75 yıl önce yaşanan katliam ve onu aydınlatan bir şiir: Otuzüç Kurşun

Pazar, 29 Temmuz, 2018
“Otuzüç Kurşun”, en yaygın Ahmed Arif şiirlerinden. Şair, şiiri, Zahir Güvemli’nin Hürriyet’te yayımlanan bir haberinden sonra yazmaya karar verdiğini söylüyor: “(…) okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.” Tarih, özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor. Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Şair, bunun farkında: “Bu hayat ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli.”

75 yıl önce, 1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde yaşanan hadise, en büyük utançlarımızdan. O gün, 33 kişi, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Cumhuriyet tarihinde yapılan yargısız infazların en büyüklerinden biri bu.

Hadise çok geç ortaya çıktı ve gündemi işgal ettiği dönemde bir şiire konu oldu: Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” başlıklı uzun şiiri, o yıllarda elden ele dolaştı, dilden dile yayıldı. Zaman içinde pek çok bölümü farklı bestelerle yorumlanan “Otüzüç Kurşun”, ilk baskısı 1968 yılının Kasım ayında Ankara’daki Bilgi Yayınevi tarafından yapılan tek Ahmed Arif kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”i kapatan şiir. Şiirin geçirdiği evrelere ve bu şiirden yapılmış bestelere yazının sonunda değineceğim ama önce yazılmasına sebep hadiseyi hatırlatayım…

Yazık ki eldeki kaynaklar sınırlı ve birbiriyle çelişiyor. Bunun için neler olup bittiğine dair tam bir şey söylemek mümkün değil. Birazdan vereceğim bilgiler, eldekileri süzerek edindiklerim.

Başlangıcı, İran sınırından Türkiye’ye girerek hayvan çalanlar olduğuna dair bir habere dayanıyor. Hadise başta “sivil” yollardan hâlledilmeye çalışılıyor ancak çözülemiyor. Özalp kaymakamı Hilmi Tuncel’in himayesinde “görev”e başlayan kimi çetelerin olaya el koyması gerginliği artırıyor zira bu çeteler sınırı geçerek iki bin koyunluk bir sürüyü Türkiye topraklarına getiriyor. Tuncel’in bu sürüyü iade etmemesi üzerine İran tarafındaki aşiret reislerinden Mehmedi Misto, Özalp’a geliyor ve 500 koyunla dönüyor. Genelkurmay, bu noktada devreye giriyor: 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın katliam emrini vermesi, son nokta.

Kaymakam Tuncel’in orduyu çağırırken bahanesi enteresan: “Rus askerleri sınıra dayandı.” Kendi başarısızlığını bir yalanla örtmeye çalışıyor. Sonradan yaşanan gelişmeler biraz da bunun ışığında gerçekleşiyor. Aralarında bir kadın ve 11 yaşında bir çocuğun bulunduğu 33 kişi, biraz da sınırın öte tarafında beklediği söylenen “düşman”a gözdağı vermek üzere gözaltına alınıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından olayı kontrol etmek üzere gönderilen (sonrasında Ankara Valiliğine atanan) müfettiş Mehmet Avni Doğan, konuştuğu tutukluların suçsuz olduğuna hükmederek Muğlalı’nın emrine itiraz ediyor ancak engelleyemiyor. Müfettişi tehditlerle susturan Muğlalı, köylülerin casusluk yaptığını söyleyerek katliam emrini uygulamaya koyuyor. 33 kişi, 28 Temmuz günü [kaynakların bazılarında 30 Temmuz olarak geçer] Yukarı Koçkıran köyü sınırındaki Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna diziliyor. Kimi kaynaklarda kurşuna dizilenlerden birinin hadise esnasında kaçıp kurtulduğu yazılı ama bu, doğrulanmış bir bilgi değil. Kaynakların bir kısmı, bu kişinin, gözaltına alınanlar arasında bulunan tek kadın olduğunu ve görevliler arasında bulunan Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç’in “Türk askeri kadına ateş etmez” diyerek onu kurtardığını yazıyor.

Yaşananlar bir yana, hadiseye dair en büyük utançlardan biri, sonrasındaki örtbas etme çalışmaları. Hadise, askerî raporlara “çatışma” olarak yansıtılıyor: Kurşuna dizilenlerin askerlere saldırdığı söyleniyor ve yaşanan çatışma sonucu öldürüldüklerine dair bilgiler, tanıklıklarla rapora yerleştiriliyor. Dahası da var: İzleri örtmek için Sefo Deresi ablukaya alınıyor; o günden sonra kimsenin bölgeye yaklaşmasına izin verilmiyor. Üstelik durum hâlâ böyle: Yakın zamanda, katliamla alakalı bir film çekmek için bölgeye giden ekibe jandarma tarafından izin verilmedi.

Enteresandır, hadiseyi ortaya çıkartan ve Muğlalı’nın yargılanmasını sağlayan, yeni iktidara gelmiş Demokrat Parti. Yapılan etkin muhalefet kapsamında meclise bir soru önergesi veriliyor ve yapılan tahkikat sonucu yargı yolu açılıyor. Hadiseyi meclise getiren, Ahmed Arif’in “süt dayımız” diye andığı Diyarbakır milletvekili Mustafa Ekinci. Şairin mevzuya alakası biraz da buradan… Sözü “Otuzüç Kurşun”a getireceğim ama öncesinde, Mustafa Muğlalı’nın 1947 yılında emekli olduğu bilgisini vereyim. Hadisenin gündeme gelmesinden sonra yapılan yargılama sonucunda idam cezası alan Muğlalı, yaşı göz önünde bulundurularak hapishaneye gönderildi. Askerî Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ikinci yargılamanın yolu açıldı ancak Muğlalı, bunu göremedi: 11 Aralık 1951’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

“Otuzüç Kurşun”, en yaygın Ahmed Arif şiirlerinden. Şair, şiiri, Zahir Güvemli’nin Hürriyet’te yayımlanan bir haberinden sonra yazmaya karar verdiğini söylüyor: “(…) okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.” Her ne kadar hadiseyi gündeme getiren isim akraba olsa da mevzu hakkında bilgisi kıt. Bir yandan öğrenmeye çalışıyor, diğer yandan bunu nasıl şiire aktaracağını düşünüyor, bulamıyor: “Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur.” Bunları düşünüyor ama yılmıyor. Alıyor eline kağıdı kalemi, yazıyor da yazıyor. Kolay olmuyor elbette, “destan”ın tam anlamıyla ortaya çıkışı yıllarını alıyor.

Ahmed Arif’in şiirlerini demlenmeye bıraktığı bilinen bir gerçek. “20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var” diyor ve ekliyor: “Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.”

“Otuzüç Kurşun”, yazdıktan sonra demlenmeye bıraktığı ama sonrasında dokunmadan yayımladığı şiirlerden. ‘50’li yılların ikinci yarısında, şiirden kimi parçaları “33 Kurşun Destanı’ndan parçalar” başlığıyla (o sıra sıklıkla mektup yazdığı) Leyla Erbil’e gönderiyor ve ucuna şu notu iliştiriyor: “Merhaba! Gerisi var daha. Şimdilik gözlerinden öpeyim.”

Ahmed Arif Anlatıyor, Refik Durbaş, Cem Yayınları

Burada küçük bir not düşeyim: Ahmed Arif’in şiirine dair söyledikleri, 7-14 Nisan 1990 tarihleri arasında Cumhuriyet’te yayımlanan Refik Durbaş söyleşisinden. Söyleşi, aynı yıl Cem Yayınevi tarafından “Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu” başlığıyla kitaplaştırıldı. Aksi belirtilmediği taktirde bütün alıntılar, bu kitaptan.

Şair, Refik Durbaş’a şiir hakkında bilgi verirken öncesinde (1948 yılında) “Rüstemo” adlı bir başka şiir yazdığını söylüyor. Şiir, o dönem Attilâ İlhan’ın derlediği bir antolojide “Rüstem” adıyla yayımlanmış ama “Hasretinden Prangalar Eskittim”e girmemiş. Ölümünden sonra, oğlu Filinta Önal tarafından derlenen ve “kalan” şiirlerinden oluşan “Yurdum Benim Şahdamarım”da (Everest Yayınları, 2003) karşımıza çıkan şiirin bir bölümü şöyle: “Önce Şeyhülislâm fetva buyurur / Katlim dört mezhepte vacip görülür / Sonra saray ferman eyler / Ve kaltak vurulur ordugâhlarda…”

“Otuzüç Kurşun”a döneyim ve sözü yine Ahmed Arif’e bırakayım: “(…) yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum.” Şaire göre bu şiir bir ağıt. Yazdığı dönem, arkadaşları bile tepki göstermiş. O günleri, ondan dinleyelim: “Şimdi bana söylenen şudur: ‘Sen niye yazdın bunu?’ Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak? Şunu da söyleyeyim: ‘Otuzüç Kurşun’u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi. Çok yakınlarım, arkadaşlarım ‘Niye yazdın bunu?’ dediler. ‘Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.’ Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: ‘Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.’ İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Devamlı telgraf çekmiş İsmet Paşa’ya, yani sıcak tutmuş konuyu. Bu da Demokrat Parti’nin arayıp da bulamadığı bir şey. DP bunu bir siyasi sömürü haline getirdi.

Demek ki halkı yaralayan bir olay bu. Dediğim gibi ben bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum. Elbet benim biraz farklı bir yanım olacak. İyi kötü mürekkep yalamış bir adamım. Destan nedir, ağıt nedir biliyorum. Bu havayı vermeye çalıştım. Ve dikkat edersen utanıyorum. Çünkü öğünmek namertliktir. Ama şunu da söylemek lazım. Bu, Türk şiirinde Türkçeyi çok geniş ufuklara götüren bir şiirdir. Bir de bu gözle bak.”

Şiire karşı çıkanlar sadece yakın çevresi değil. Rahatsız olan çevreler hızla hareket etmiş ve “Otuzüç Kurşun” daha yayımlanmadan kovuşturmaya uğramış. Ahmed Arif’i alıp götürenler “oku” demişler, şair inat etmiş ve “ölürüm okumam” cevabını vermiş. Sonrası sabaha kadar süren dayak: “Şimdi Atatürk Spor Salonu var ya, o zaman spor salonu yok, stadyum berilere kadar geliyor. Antrenman falan yapıyor çocuklar orada. Çevresi tellerle gerili. Dövdükten sonra o tellerden aşağıya attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye. Acıyıp oradan çıkarıyorlar. (…) Ancak bir haftada kendime gelebildim. Bir hafta sonra sokağa çıkabildim. Hiç kimseye de anlatmadım bu olayı. En yakın arkadaşlarıma bile…”

Söyleşinin yapıldığı dönem, Kürt sorununun yeniden tartışmaya açıldığı, gündemi işgal ettiği dönem. Tartışılıyor ama aslında konuşulamıyor çünkü tabular henüz yıkılamamış. Dahası, devletin başındakiler, “Kürt diye bir ırk yoktur, karda yürürken çıkan seslerden dolayı onlara öyle denir” şeklinde komik açıklamalar yapıyor… Böylesi bir ortamda, kimilerinin “dikkatli” adımlar atması şaşırtıcı değil. Bunlar arasında, Ahmed Arif’in kitabını basan Cem Yayınevi de var. “Hasretinden Prangalar Eskittim”, 1988’de 21. baskıya ulaşmış ancak yayınevi bu baskıya bir “Açıklama” eklemiş. Şöyle:

“Olay, 1942 yılında meydana gelmiş ancak yıllarca sonra kamuoyuna yansımıştır. Mâsum ve günahsız bir grup yurttaşımızın öldürülmesi konusunda soruşturma yapan Parlâmento Tahkikat Komisyonu, vardığı sonucu 1950 yılında bir rapor halinde açıklamış ve bu rapor, o zamanki iktidarın yayın organı olan Zafer Gazetesinde tam metin olarak yayınlanmıştır. Ayrıca kanlı olayın sanıkları mahkemede yargılanmış ve ağır cezalara mahkûm edilmiştir.

Ozanımız bu ağıdı, işte bu bilgilerin ışığında kaleme almıştır (1950). Ozanın bazı şiirleri gibi bu ağıt da elinizdeki kitabın birinci baskısı çıkıncaya kadar 20 yıl elden ele dolaşıp çoğaltılmıştır… Konu bugün için elbette tarihe mal olmuştur. Ne var ki işin aslını bilmeyen bazı yazarlar, haliyle yanlış yorumlara varmıştır. Böylesi yanlış anlaşılmaları göz önüne alan yayınevimiz okuyuculara yardımcı olmak için bu açıklamayı yapmak gereğini duymuştur.”

Burada geçen 1942 ifadesi, bir baskı hatası –ki bu, en masum hata. Neyse ki sonraki baskılarda açıklama kaldırılıyor. Bu hamlenin, Mustafa Muğlalı’nın yeniden gündeme geldiği günlere denk gelmesi tesadüf değil.

O günlere dönelim: Tam da kitabın yeni baskı yaptığı dönemde Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki mezarı törenle yeni açılan Devlet Mezarlığına nakledildi. Dokuz yıl sonra, yargılanarak hapse atılan “komutan”a iade-i itibar yapıldı ve 1998’de Harp Akademileri Komutanlığı’nın bahçesindeki Kahramanlar Geçidi’ne büstü dikildi. Bu kadarla da kalmadı, 2004 yılında olayın yaşandığı yerde bulunan Özalp Tabur Sınır Komutanlığı Kışlası’nın adı Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası olarak değiştirildi. Olayda yakınlarını kaybedenler tepki gösterdi, İnsan Hakları Derneği’nin de devreye girmesiyle açılan imza kampanyası, Genelkurmay Başkanlığı’na geri adım attırdı: Kışlanın adı, 2011 yılında Şehit Astsubay Erkan Durukan Kışlası olarak değiştirildi. Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, bu değişim üzerine şu açıklamayı yaptı: ”Sadece Van’a dair değil, bütün yerlerin isimlerini gözden geçirip, yenileme ve mümkün olduğunca terörde şehit verdiğimiz kişilerin ismini verme yönünde bir karardır.”

Şu ana kadar anlattıklarım “karanlık” taraftakiler. İşin bir de “aydınlık” tarafı var. Başta söyledim, şiirin pek çok bölümü farklı zamanlarda farklı bestelerle söylendi. Yazının sonuna doğru, bu bestelerin bir kısmını anayım ama öncesinde, şiirin beş bölümden oluştuğunu söyleyeyim.

“Bu dağ Mengene dağıdır” dizesiyle başlayan ilk bölümü Onur Akın besteledi. Şarkı, “33 Kurşun” adıyla Grup Baran’ın ilk albümü “Yediveren”de yer aldı. Rahmi Saltuk ve Cem Karaca, şiiri aynı isimle söyleyenler. Cem Karaca yorumu önemli zira 1988 yılında yayımlanan “Töre” adlı kasetin ikinci yüzünü açan bir şarkı bu. Oldukça uzun. Şiirin 5 numaralı bölümüyle başlıyor, 3 numaralı bölüme bağlanıyor. Aradaki geçişte Selahattin Çelikses tarafından okunan bir ezan var ama bu sonrasında “sakıncalı” bulunmuş olacak ki plak şirketi kaseti CD ve plağa aktarırken bu bölümü çıkarttı, sonraki kaset baskıları “ezansız” yapıldı. Oğuz Abadan tarafından yapılan bu beste, ilerleyen yıllarda Hasret Gültekin tarafından da yorumlandı.

Şiirin en bilinen bölümü, 3 numaralı bölüm. Bilinme sebebi, ‘70’li yılların hemen başında yapılan, çok popüler olan, sonrasında Esin Afşar ve Can Bonomo tarafından da seslendirilen Fikret Kızılok bestesi: “Vurulmuşum / Dağların kuytuluk bir boğazında / Vakitlerden bir sabah namazında / Yatarım / Kanlı, upuzun…” Hemen ardından gelen dizeler, 1979 yılında yayımlanan Zülfü Livaneli albümü “Atlının Türküsü”ne “Kirvem” adıyla girdi: “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz / Rivayet sanılır belki / Gül memeler değil / Domdom kurşunu / Paramparça ağzımdaki…”

“Otuzüç Kurşun”, sadece Türkçe değil yaratıldığı coğrafyanın dilinde de söylendi: Ciwan Haco, şiiri “Sî û Sê Gûle” albümünde Nedim Hekarı tarafından çevrilmiş Kürtçe sözlerle seslendirdi. Şiirin en etkileyici yorumlarından biri bu.

Otüzüç Kurşun ilk kez “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı kitapta yayımlandı.

Ahmed Arif, şiirini “sürprizi bol bir şiir” olarak nitelendiriyor. Sonrasında söyledikleri, “Otuzüç Kurşun”dan çıkan onca farklı besteyi aydınlatıyor aslında: “(…) bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin. (…) Hepsi başından beri bir bilinçle, bir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. [‘Otuzüç Kurşun’] bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.”

Yazı uzadı, toparlayayım… Bugün, 75 yıl önce olan bir hadiseyi anlatmaya çalıştım. Onu bugüne taşıyan bir şiiri, şairinin kılavuzluğunda açtım, hatırlattıklarını yazıya döktüm. Hadise hakkında yazılmış tek şey bu şiir değil. Günay Aslan, 1989 yılında yayımlanan “Yas Tutan Tarih / 33 Kurşun” adlı kitabında olanı tanıklıklarla anlattı. Pencere Yayınları tarafından yayımlanan metin, aynı yıl röportaj dalında Yunus Nadi Armağanı’nı aldı. İki yıl sonra, İsmail Beşikçi, “Orgeneral Muğlalı Olayı / 33 Kurşun” başlıklı bir kitap yazdı. O dönemde Yurt Yayınları tarafından yayımlanan bu kitabın yeni baskısı İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından 2013 yılında yapıldı. Hadise, yakın zamanda sahneye de aktarıldı: Hamburg’daki Getto Theater, “33 Kurşun / 33 Schüsse” adını taşıyan oyunu Mahmut Canbay rejisiyle sahneledi. Günay Aslan’ın kitabından uyarlanan oyun, bu yılın 30 Mart günü prömiyer yaptı ve büyük ilgi gördü.

Tarih, özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor. Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Kimi kovuşturmaya uğruyor, toplatılıyor ya da imha ediliyor ama her şey bir yana şarkılar ve şiirler yok edilemiyor. Bunun için Ahmed Arif şiiri çok önemli. Şair, bunun farkında. Şu cümleler, onun cümleleri: “Bu hayat ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli.”

Kendi kökünü araştırırken kaybolmayan şairlerden Ahmed Arif. “İyi ki var” dediklerimizden. Olmasaydı, bir yanımız eksik kalacaktı.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI