Solgun demokrat

Perşembe, 19 Temmuz, 2018
Solgun demokrat o kadar kendinden emin, sahip olduğu dar kapsamlı ve tek tip bilgi ve değerler setiyle öyle mesttir ki, muhatabının söylediğini dinlemez, dinlediğinde ise ya kendi düşüncelerini tahkim eden pekiştirici kanıtlar ya da cahilce lakırdılar olarak kaydeder zihnine.

Kısa bir ara vermiştik. Çay-kahve içip sohbet ediyorduk. Toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalık eğitimiydi ve katılımcıların tümü kadındı. Kahvemle bir köşeye çekilmişken, katılımcılardan biri gizemli bir tavırla yanıma yaklaştı: “Lütfen yanlış anlamayın ama hep AKP’lileri eleştiriyorsunuz, hiç mi iyi bir yanı yok bu insanların?” Hiç öyle yaptığımı düşünmüyordum. Şaşırdım. Aksine, bir partinin seçmenini aşağılayarak, ötekileştirerek politik eleştiri yapamayacağımızı anlatmıştım. Buna dikkatini çekmeye çalıştım ama pek kulak asmadı. İçini dökmenin rahatlığıyla uzaklaşırken, bir diğeri belirdi. Kolumdan hafifçe çekerek sınıfın bir köşesine götürdü ve şöyle dedi: “AKP’yi hiç eleştirmiyorsunuz. Memnun musunuz yani yapıp ettiklerinden, toplumsal cinsiyet politikalarından?”

Aynı eğitimde bulunan iki kişinin, anlattıklarımı dinleyip birbirinin zıddı iki izlenim edinmeleri hakkında uzun süre düşündüm. Elbette kendimi iyi ifade edememiş olabilirdim. Ama dinleyicilerde hiç mi sorun yoktu?

Yıllar önceki bir okur profili çalışmasında da, çok satan gazetelerin internet portallarına yorum bırakan okurlarla derinlemesine görüşmeler yapmıştım. Sorular arasında, “Medya sizce olaylara ve olgulara tarafsız ve nesnel yaklaşabilir mi? Tarafsız bulduğunuz yayın hangisidir?” de vardı. Birinci soruya olumlu yanıt verenler, ikinci soruya istisnasız kendi takip ettikleri gazeteleri örnek göstererek cevap veriyorlardı. Ayrıntıya girdiklerinde de, sadece kendi görüşlerini destekleyen, pekiştiren, onları ters köşeye yatırmayan ve konforlarını bozmayan yayınları ve yorumcuları takip ettiklerini, onları tarafsız bulduklarını anlıyorduk. Duymak istediklerini yazıyordu bu gazeteler.

KENDİNE MÜSLÜMAN

Eskilerin sık kullandıkları bir tabirdi kendine Müslüman. Sadece kendisi ve benzerleri için iktidar, anlayış, ihtimam, özen ve çıkar talep eden; bunun için her kapıyı zorlayan ve bütün bunları kendine hak gören kişiler için sarf edilirdi. Çoktandır, seçim süreci ve yeni rejim tartışmaları vesilesiyle çevremde kendine Müslüman insan sayısının çoğaldığını gözlemliyorum. Ya da benim gözüme batmaya başladılar, bilemiyorum. Kadın hareketinin, feminist itirazların, taleplerin görünür olduğu durumlarda ise (taciz, tecavüz, şiddet vakaları, eşitliği ihlal eden yasal düzenlemeler vb.) anti feminist olanları, beraberlerinde açüklamalarıyla (mansplaining) peydah olmaya başladılar. Ben bunlara, özellikle de solcu, özgürlükçü ve muhalif olduğunu iddia edenlerine solgun demokrat diyorum.

Solgun demokrat o kadar kendinden emin, sahip olduğu dar kapsamlı ve tek tip bilgi ve değerler setiyle öyle mesttir ki, muhatabının söylediğini dinlemez, dinlediğinde ise ya kendi düşüncelerini tahkim eden pekiştirici kanıtlar ya da cahilce lakırdılar olarak kaydeder zihnine. Bazen yazılan bir yazıyı okur veya yapılan bir konuşmayı dinler. Sonra müellifle bağlantı kurup, “İkimiz ne kadar da aynı düşünüyoruz” der. Düşüncelerinin ayrıntısını ortaya serdiğinde ise o kişiyi hiç anlamamış olduğu, kendi doğrularıyla sarhoş zihninin baktığını bulanık gördüğü, o doğruları bir daha doğrulayacak destek aradığı fark edilir.

Sorulduğunda tarafsız, sağduyuludur. İnsana çok değer verir ve buna “hümanizma” der. Farklı görüşlere açıktır, hiç tutucu değildir. Ama hep bir “ama”sı vardır. Tamam, demokrattır ama “o kadar da değil”cidir. Hep kırmızı çizgileri vardır. Basan yanar. Kazara onun inandıklarından farklı bir şey söylerseniz, meşrebine ve ideolojisine bağlı olarak sizi bölücülükle, inançsızlıkla, yozlukla veya yobazlıkla ama en çok cehaletle suçlar.

Bu memleket kimindir? Üstelik elden gitmektedir. Kimlere ve ne günlere kalmışızdır. Halk vatandaşı mağlup etmekteyken, mürteciler, bölücüler, vatan hainleri bölük bölük toplanmaktayken okumuş yazmış kesim nasıl olur da eşitlik, etik, empati, geçmişle hesaplaşma gibi laflar etmektedir? Geçmişte olanın sorumluluğunu niye bizim yüklenmemiz gerekmektedir? Her dönemin kendi gerekleri vardır ve o yerine getirilmiştir. Bu ne aymazlıktır! Bu memleket bir avuç zibidiye, erkek düşmanı, sınıf bilincinden mahrum feministe (kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarını sınıf düşmanı yahut daha iyi ihtimalle sınıfı dışlayan tali bir disiplin olarak niteleyen “demokratlar” sayıca çoklar), otun çöpün, hayvanın haklarının derdinde (bu kulaklar, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurulduğunda, hızlı sosyalist arkadaşların, “Ağaçları mı kurtaracak bu tipler?” diye dalga geçtiklerini duydu) tuzu kuruya mı terk edilecektir? Nice okumuş yazmış insan kendini uçtum akıllıların, hainlerin, yobazların hizmetine sunmuş ve memleketi bu hale getirmiştir. Hâlâ mı ders alınamamıştır?

Daha iyi huylu olanı cehaletinizi yaşınıza, cinsel kimliğinize, kültürel ve politik aidiyetlerinize bağlayan, ölçülü bir diskur çeker. Alaycıdır da. Ama damarına basarsanız onun da öfkeden gözü döner, kapıyı çarpıp çıkar ve sizi siler. Her ideolojinin ortak paydası olabilen homofobi, anti feminizm ile maluldür solgun demokrat. Bu hareketlere destek verenler nonoş, karşısındakini anlamaya, dinlemeye, uzlaşmaya çalışan liboştur. Gittiği yere medeniyet götürme iddiasındadır. Cahillere, yobazlara, çomarlara parmağının ucuyla bile temas etmek istemez. Ama bir yandan da hizaya sokmak ister.

Her katıldığı toplantıda, konferansta konuşanı faka bastıracağını düşündüğü yaman bir sorusu, daha doğrusu bilahare korsan bildiriye dönüşecek retorik bir sorusu vardır, bunu da ağzının kenarında çarpık bir gülüşle sorar. Sorarken etrafı çaktırmadan kolaçan eder. Nasıl da geçirdim, der gibidir, içinden tebrikleri kabul eder. Çıkışta da konuşmacının yanına yaklaşıp argümanlarını bir de yüz yüze tartışmak (değerli fikirlerini boca etmek) ister. Aslında o kürsüde o olmalıdır da, neysedir. Kimler nerelere geliyordur. Sosyal medyada da bu tavrını tutarlı biçimde sürdürür.

Yarı aydın tarifine uygundur. Kulaktan dolma bilgileri, bu bilgileri ve değer yargılarını pekiştiren, tahkim eden kıymetli köşe yazarları, gazetecileri, gazeteleri, dergileri, kitapları vardır. Sadece onları okur. Sadece onlar “doğruları” söylemektedir. Gaflet uykusundakileri uyandırmak için her vesileyle sosyal medyada bu yazıları/yazarları paylaşır, dost meclislerinde onlardan alıntılar yapar.

Hasılı, ne duymak, ne görmek istiyorsak bize onu duyurup onu gösterecek mecralara yönelmeye eğilimliyiz hepimiz. Bu çok konforlu bir pozisyon. Çocukluktan başlayarak biraz özeleştiri ve empati yapmak, huzurumuzu kaçıracak, canımızı sıkacak fakat içinde yaşadığımız toplumu, onun sorunlarını anlamaya çalışmayı beraberinde getirecek ve daha barışçıl bir dünyada yaşama ihtimali artacak bence.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI