'Kahrolsun halkın katili cunta'

Pazar, 15 Temmuz, 2018
Bir hafta her şey çok sakin geçecek zannediyordum. Yeterince yiyeceğim vardı ve pirinç rakısı. Koreli çiftçiler vermişti her şeyi. Yazı yazacaktım...

Üstüm yanık kokuyordu hâlâ. Keskin bir koku bu, yanık lastik ve devlet kokusu. Bir polis otobüsü yaktı üç gün önce Koreli çiftçiler. Ağzına kadar dolu bir miting meydanıydı. Sakince kalkan üç çiftçi, uzun demir çubuklarıyla gidip, otobüsün pencerelerindeki parmaklıkları kanırtıp içeri molotof attı. Boştu otobüs. Sonra polis saldırdı. Hep beraber çatıştılar. O sırada sahnedeydik biz, dayanışma duygularımızı filan ifade ediyorduk. Sözümüz bitince gelip, ‘yemeğe gidelim’ demişlerdi doğulu nezaketiyle. Sahnenin dibine kadar yaklaşmışlardı artık polisler. Kendi aralarında bizi nereye yemeğe götüreceklerini konuşuyorlardı galiba ve bir yandan uzun demir çubuklarla plastik kalkanları kırıyorlardı.

Üç gün sonraydı. Nehrin ortasında uzun tahta bacakların üstünde kurulmuş bir kulübedeydim. Üç günün tam aksine çok sakindi her şey. Su akıyordu sadece. Çok yavaş. Kuşlar kırmızı, sarı ormandan havalanıp uçuyorlardı. Kanat seslerini duyuyordum. Adrenalin yapıyor bunu galiba. Bütün algıları daha çok açılıyor insanın. Buna bağımlıyım diye düşünüyorum. Hiçbir şey yapamadığımda, bungee jumping yapıyordum, olmazsa 800 kilometre yürümeye çıkıyordum, sınırlardan kaçak geçip, gerilla kamplarında konuk oluyordum. Birilerinin aklına girip kerpiç ev yaptırmaya çalışıyordum ya da bir işgal fabrikasında Küba futbol takımına forma dikiyorduk mesela. Yapacak bir şey yok. Belki tedavisi vardır ama bilmiyorum…

Bir hafta her şey çok sakin geçecek zannediyordum. Yeterince yiyeceğim vardı ve pirinç rakısı. Koreli çiftçiler vermişti her şeyi. Yazı yazacaktım. O zamanlar henüz kağıt-kalemle yazmayı unutmamıştım. Gündüzleri yazıyordum. Hava karardıktan sonra çok önemli işlerim vardı. Yıldız seyrediyordum. Her gece üç-beş tanesi kayıyordu ya da pirinç rakısı yüzündendi bu.

İki olta atmışlardı suya benim için. Günde bir-iki balık çıkıyordu. Pek balık tutuyorum gibi değildi ama. Aklıma geldiğinde gidip yukarı çekiyordum. Bazen yazıya dalıp unutuyordum. Koşuyordu kelimeler peş peşe. Bunun nedeni de birikmiş adrenalindi bence. Damardan üç günlük çatışma zerk etmişlerdi. Kendi kendime konuşmaya başlıyordum. Deli olduğumdan değil. Sanırım. İnsanı şair ederdi kırmızı, sarı orman ve yavaş, çok yavaş akan su.

İki gün sonra bir motor göründü. Dört kişi vardı içinde. Yaklaşınca tanıdım birisi Hoon amcaydı Kore’de ünlü çiftçi lideri. Bir ay takılmıştık birlikte, hiç dil bilmeden bütün Kore’de. Yanında bir İngilizce öğretmeni getirmişti o söyledi. Ben sıkılırım diye gelmişlerdi. Cuntayı deviren halk isyanın liderlerindendiler. Bana bu isyanı anlatacaklardı. Biri geri döndü. Üçü uzun uzun anlattı. Dört gün. Kuşların kanat sesleri duyulmuyordu artık ama pirinç rakısı boldu ve balıklar taze.

Tek sorun dönenin İngilizce öğretmeni olmasıydı…

YAZARIN DİĞER YAZILARI