Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Hayat kadrajının Simurg'u: Bischof

Pazar, 15 Temmuz, 2018
Magnum Fotoğraf Ajansı kurucu üyelerinden, daha 38 yaşında hayata veda eden Werner Bischof'un insanlık kadrajları, Leica Gallery İstanbul'da sergileniyor. Sanatçının yönetmen oğlu Marco Bischof, Ara Güler'in de açılışına katıldığı sergi hakkında konuşurken, "Bugünlerde birçok fotoğrafçı var, sadece güzel resimler çekiyorlar. Ancak, burada çok çok az mesaj edinebiliyoruz. Oysa babamın fotoğraflarında, son derece kuvvetli bir insanlık mesajını almak olası" diyor.

Sevgili, güler yüzlü direktör Yasemin Elçi idaresindeki Leica Gallery İstanbul, geçen günlerde foto muhabiri Ara Güler’in de şereflendirdiği önemli bir açılış daha yaptı. Hayat kadrajının en ideal karesi uğruna, bir fotoğraf çekimi seyahati esnasında, 16 Mayıs 1954’te Peru’nun And dağlarında geçirdiği trafik kazasında daha 38 yaşında iken hayatını yitiren Werner Bischof’a ait siyah beyaz yaşam ‘tablo’ları, 30 Ağustos’a değin Doğuş Grubu’nun bünyesindeki bomontiada’da sergilenmeye başladı.

Bischof’un bir çırpıda bin şeyi tecrübe ettiği kısa, ama dolu dolu hayat hikâyesi, Fotografevi katkılarıyla hazırlanan sergi vesilesiyle basılmış Leica Gallery yayınından öğrendiğimiz kadarıyla, şöyle:

“Werner Bischof 1916 yılında İsviçre’de doğdu. Zürih’te Art and Craft School’da Hans Finsler ile fotoğraf eğitimi aldıktan sonra, fotoğraf ve reklâm stüdyosu açtı. 1942’de Du dergisi için serbest çalışan sanatçı, ilk büyük çaplı foto-röportajlarını 1943’te yayımladı. Bischof, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım üzerine yayımladığı röportajıyla, uluslararası itibar kazandı. Takip eden yıllarda, kendisini savaş sonrası yeniden yapılandırmaya adamış insanî yardım örgütü Swiss Relief için, İtalya ile Yunanistan’a gitti. 1948’de, LIFE dergisi için Kış Olimpiyatları’nı fotoğrafladı. Doğu Avrupa’ya, Finlandiya, İsveç ve Danimarka’ya yaptığı geziler ardından, Picture Post, The Observer, Illustrated ve Epoca gibi çeşitli dergilerde çalıştı. 1949’da, kurucu üyelerle Magnum Fotoğraf Ajansı’na katılan ilk fotoğrafçı oldu. Ardından Asya’da (Hindistan, Japonya, Kore, Hong Kong, Çinhindi) iki yıl geçirdi. 1953 sonbaharında Bischof, Amerika’da renkli fotoğraflardan oluşan, geniş bir seri üretti. Ertesi yıl, Meksika ve Panama’ya seyahat etti. Daha sonra, film çekmek için, Peru’nun kırsallarına gitti. Magnum kurucusu Robert Capa’nın ölümünden sekiz gün önce, Andes’te trajik bir şekilde, trafik kazasında yaşamını yitirdi.”

Macaristan, Budapeşte, çocukları İsviçre’ye taşıyan bir Kızılhaç treni, 1947

Kendisi de Magnum üyesi olan ‘onur objektifimiz’, yakında bomontiada’daki alt isimli mekânın bulunduğu yerde kendi müzesini Doğuş Grubu katkısıyla açacak Ara Güler, Bischof için şu ifadeyi kullanıyor:

“Fotoğraf, dört köşe bir çerçevenin içinde sadece bir dünyanın tarifini yapan bir doküman parçası değildir. İçinde bir his, bir sevgi vardır. Onun için Werner Bischof fotoğraflarına dikkatle bakmak lâzımdır. İçlerinde rüzgârlar eser, size bir memleketin kokusunu getirir.”

Üstat Ara Güler, Fotografevi’nin kendisiyle başlattığı, Gülnur Cengiz imzasıyla hazırlanan ve Bruno Barbey ile, vaktiyle İstanbul Pamukbank Fotoğraf Galerisi’nde de kişisel bir sergi açmış Nikos Economopoulos’un ardından sürdürülen, yakında da – yine vaktiyle ‘Avrupalılar’ sergisini İstanbul’da Pamukbank katkısıyla izleme şansı bulduğumuz Henri Cartier-Bresson ile devam edeceği müjdesini aldığımız ‘Fotocep’ albümü (2015) girişinde, dostu Bischof için, şöyle devam ediyor:

“Dağların arkasına bakan bulutlar bir daha aklınıza gelir ve güneş bir daha batar, tabii ki yine uyanmak üzere… Werner Bischof bizi uyandırır, nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı hatırlatır. Bize getirdiği dünyanın içinde hem kendisi vardır, hem gezdiği dağlar vardır, hem de ‘sen’ varsındır.”

Macaristan, Puszta ovaları, çiftçi hanı, 1947

Werner Bischof’un sinema yönetmeni oğlu, ‘Babama Sorular’ isimli bir kitaba da imzasını bırakmış olan Marco Bischof, açılış için geldiği İstanbul’da, Leica Gallery’de yaptığı sunuş konuşmasında, şu alıntıyı yapıyor: “Babam, ’50’lerde dünyayı gezerken seyahat etmek, az kişinin ulaşabildiği bir ayrıcalıktı. Asya’dayken, günlüğüne şöyle yazmış:’Farklılıklar içinde ortaklıklar arıyorum.’ Ona göre fotoğraf, derin duygular, derin düşünceler ve köprüler kurabilmekle alâkalı.”

Leica Gallery İstanbul’daki Werner Bischof sergisi, gerçeküstü bir zaman ve mekân seyahati vadediyor denebilir. Macaristan’dan (1947) Güney Kore’ye (1952), Almanya’dan (1945) Japonya’ya (1951), Kamboçya’dan (1952) Meksika’ya (1954) uzanan bir insanlık seferi bu.

Biz de bu vesile ile, Marco Bischof ile, sevgili babasının gördüğü dünyadan söz edelim dedik:

Marco Bischof

Babanız yüreğini ve objektifini neredeyse her daim insanlık mirasına odaklamaya özen göstermiş. Tüm ülkeleri seyahat edip, bu olgunun değerlerini adeta yeniden inşa etmeye girişmiş diyebilir miyiz?

Kendisinin büyük bir hümanist olduğu fikrindeyim. Fotoğraflarının bu denli başarılı olmasının sebebi, üzerinde çalıştığı insanlık sorularıydı, bilirsiniz, kadın, erkek, anne, çocuk, savaş, açlık… Talihsiz biçimde bizlerin her daim maruz kaldığı şeyler de buna dahil. Buradaki fotoğrafların birçoğu, halen son derece modernler ve aynı zamanda da neredeyse 50, 60 yıl öncesine aitler. Öte yandan kendisi içerik ve biçimi de çok iyi bir biçimde bir araya taşımış biri. Çünkü kendisinin son derece güçlü bir fotoğraf eğitimi var ve bu, sahaya çıktığı esnada, kendini çok doğru biçimde yansıtıyor. Söz gelimi kompozisyonlarında, diyelim ki Almanya’nın savaş sonrası hali ortasında yürüyen bu adam karesinde, bunu görebiliyoruz.

Almanya, Baden-Württemberg bölgesi. Freiburg im Breisgau kasabası. Bir adam, yiyecek aramak için yıkılan şehrin içinden geçiyor, 1945

Kendisi bir müzikal besteci gibi; kimi eserleri ‘solo’, kimileri büyük, enstrümantal kompozisyonlar adeta. Bunun da üzerine bir de sahip olduğu merak duygusunu ekleyelim. Gözlerine taşan bu merak, onun hayat ve dünya hakkında her seferinde yepyeni görüş ve ‘resim’ler üretmesine sebebiyet vermiş gibi… Ne diyorsunuz ?

Kesinlikle böyle. Çünkü söz gelimi Asya’da iki yıllığına bulunduğu esnada, bir foto muhabiri olarak çalıştı ve ardından, Amerika kıtasına gelerek tamamen yeni, farklı bir fotoğraf anlayışı ve pratiği ortaya koydu. Dolayısıyla foto muhabirliğini geride bıraktı ve bir döneminde de adeta bir sanatçı, bir yazar gibi davranıp üretmeyi seçti. Deneyciydi. Ama talihsiz biçimde Peru’da hayatını yitirdi. Ama fotoğraflarına baktığımızda, her zaman bir hareketin, yeniliğin olduğunu görebiliyoruz.

Bakışında bir tazelik vardı yani… Öte yandan salt siyah beyaz savaşçısı da olmadı; renkliyi de denedi babanız.

Elbette, o dönemde, 1950’lerde yeni yeni ortaya konulan renkli fotoğraf büyük ilgi uyandırmıştı. Bu tam bir deneydi. Yanına her zaman iki makine alırdı babam. Biri renkli, biri siyah beyaz film içeriyor idi. Çünkü birçok basın organı kendisinden aynı zamanda renkli fotoğraflar da talep etmekteydi.

Kendisinin çektiği doğa kareleri, canlılara ait resimler de birer tuval, gravür, desen tadındalar…

Evet, bunun yanı sıra size şunu da açıklamalıyım: Babamın babası, bir fabrikada müdürdü. Kendisi çocukları pazarları kıra çıkarır ve bitkileri incelemeye götürürdü. Dolayısıyla babam, bitkiler hakkında çok fazla bilgi sahibiydi. Buna büyük ilgi duyardı. Çünkü doğa mükemmel bir sanatçıydı. Doğanın tüm formları üzerinden, kariyerinin başında birçok fotoğraf çalışması oldu. Söz gelimi dışarı çıktığında, bir güzel çiçeğe rastladığı zaman, yanında getirdiği ve hep bulundurduğu beyaz kartı fon olarak kullanır ve bir stüdyoda imişçesine çekim yapardı. Çok basit ve etkili bir yöntemdi bu. Işık, güneş, iklim… Söz gelimi bazı kareleri o kadar etkiliydi ki, fotomontaj sanırdınız. Veya bir karesinde, zımpara kullanmak suretiyle sümüklüböcek kabuklarını yontmuş ve döngüsel formları resimlemişti. Ya da bir renkli karesinde, o zamanın çok zor üretim koşullarında çok basit bir sabun köpüğünü makro çekimle olağanüstü şekilde görüntülemiş biriydi babam. Bilirsiniz, çubukla balon yaparsınız, özellikle çocuklar çok sever hani… İşte bu örnekte de sabun köpüğünü siyah ortamla buluşturup çekim yapmıştı. Bu zor fotoğraf için zerre esintinin olmaması gerekliydi. Kendisi atölyesinde de çok deney yapan biri oldu. Savaştan sonra çıktığı Avrupa’da da yaşadı bunu. Bunda, kendisine eğitim veren ve Bauhaus ekolüne mensup hocasının da etkisi büyük oldu. Babamı tanınır kılan önemli fotoğraflarından biri de, üzeri sinekle dolu o ilginç ampul karesidir.

Hani neredeyse kamerası oyuncağı, hayat da oyun alanı gibiymiş. Modernizm zehrini de yutmuş…

Kesinlikle, daha sonra da hakikate yönelik ilgisiyle, bambaşka durumları fotoğraflamış. Evet, dediğiniz gibi onun en önemli özelliği, eserlerinde hep bir mesajı iletiyor olmasıymış. Bugünlerde birçok fotoğrafçı var, sadece güzel resimler çekiyorlar. Ancak, burada çok çok az mesaj edinebiliyoruz. Oysa babamın fotoğraflarında, son derece kuvvetli bir insanlık mesajını almak olası.

Bilgi için linkler:

wernerbischof.com

http://en.leica-camera.com/Leica-Galleries/Leica-Gallery-Istanbul/News-Program/MAGNUM-PHOTOGRAPHER-WERNER-BISCHOF

YAZARIN DİĞER YAZILARI