Bir 15 Temmuz yazısı

Pazar, 15 Temmuz, 2018
Darbe fena bir şey. Bu konuda iktidarla hemfikirim. Açık söyleyeyim, hemfikir olduğum tek konu bu ama onda bile anlaşamıyoruz. Ben “darbe nereden gelirse gelsin, kimi hedef alırsa alsın fenadır” diyorum; iktidar ise hadiseyi “bize karşı yapılan darbe kötüdür” yaklaşımıyla sahipleniyor. Darbeyi yapanları en ağır şekliyle cezalandırıyor ama bu, darbeyi yapanlarla sınırlı kalmıyor: Barış isteyen, iktidara karşı olduğunu dillendiren, onları eleştiren herkes bir bir tutuklanıyor, işinden oluyor.

Bundan iki yıl önce, 2016 yılının 15 Temmuz günü memlekette bir darbe girişimi yaşandı. Sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bugün “yeni” Türkiye’nin o tarihteki “büyük direniş” sonrasında kurulduğu dillendiriliyor ve girişimde bulunanları cezalandırma bahanesiyle çıkartılan onlarca KHK ile insanlar işlerinden ediliyor, hapse atılıyor. Bu kadar da değil: Dernekler kapatılıyor, gazete, dergi ve televizyonların yayınlarına son veriliyor, mal varlıklarına el konuluyor. Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının üzerinden iki yıl geçti ama etkileri sürüyor.

Her zaman her fırsatta her yerde söyledim: Darbeye karşıyım. Aklı olan, herhangi bir şekilde darbenin savunucusu olamaz. Her ne vesileyle ve kime karşı yapılırsa yapılsın, darbe denilen şey ülkeye her zaman büyük zarar verir. Geçmişte örneklerini gördük ama ders almadığımız aşikar. Gezi direnişi sırasında alanda bulunan gruplardan birinin [hadi adını da vereyim: Bugünkü Vatan Partisi’nin gençlik örgütü olan TGB] askeri “göreve” çağırdığı hafızamızda. Aynı topluluk, farklı zamanlarda Selimiye Kışlası’na doğru yürüyerek bu çağrıyı tekrarlamıştı. Öncesinde Cumhuriyet mitingleri ya da başka buluşmalar sırasında da böylesi çağrıların dillendirildiğini unutmadık. Askerden medet uman bir topluluk var, öncesinde yaşananlardan ders almamışlar.

“Öncesi” dediğim, memlekette yaşananların seyrini değiştiren üç darbe… 1960 yılının 27 Mayıs günü, ordu yönetime el koydu ve dönemin başbakanı Adnan Menderes’le birlikte iki arkadaşını idam etti. 1971 yılında, bu kez 12 Mart’ta, yine ordu hükümete bir muhtıra verdi. Bir önceki darbenin kurbanları sağ cenahtandı, bu kez (rövanş alır gibi) üç devrimci genç idam edildi. Her iki darbede de tutuklananları hesaba katmıyorum… Sonraki darbe 12 Eylül 1980 tarihinde yapıldı, çok can yaktı. Son büyük kırılma noktasıydı bu ve sonrasında memleket bambaşka yerlere savruldu.

12 Eylül sonrasında Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiş bir şarkı, sanki darbe sonrası yaşananların fotoğrafını çekiyor: “Durup dururken / Bir sabah erken / Bir kıyamet / Durup dururken // Şafak sökerken / Alırlar seni / Voltadasındır / Durup dururken // Davullar çalar / Borular öter / Bir dostun küser / Durup dururken // Sürgün olursun / Yurdundan uzak / Türkü söylersin / Durup dururken…” Buradaki “dostun küsmesi” hâli insanın içini burkuyor zira o dönemde en çok yaşanan, bu. Ahmet Kaya, Livaneli’yle aynı dönemde bu durumu “yüz çeviren dostlar” dizesiyle anlatmıştı. Bütün bunlar bir yana, dönemin fotoğrafını çeken, 1990 tarihli bir Mozaik şarkısı… “Bildiklerimiz”, daha çok [sanki bugünü anlatan] “polis kimlik sorar” dizesiyle hatırımızdadır ama şarkının sözleri, 1980 sonrasında yaşananları bugüne taşıyor: “Her şeyin adı değişir / Okunmaz yakılır kitaplar / Karın doyurmaz sinema / İstedin mi çıkılmaz yurtdışına…”

Darbelerin, özellikle 12 Eylül darbesinin yaptığı şey açık: Geçmişi silmek ve öncesinde hiçbir şey yokmuş gibi davranmak. 15 Temmuz başarılı olsaydı yapacağı buydu. Başarısız oldu ama yine geçmiş siliniyor. Kimileri, “yeni” Türkiye’nin 15 Temmuz’daki “direniş” sonrasında kurulduğunu iddia ediyor ve o günü bir “diriliş” olarak görüyor. Sistem değişirken üstüne basa basa söylenen en önemli tarih bu. Bunu yapanlar “öncesi”ni yok sayıyor, unutturmaya çalışıyor. Gazeteler, dergiler ve televizyonlar bir bir kapanırken onların arşivleri de tarihe karışıyor.

Şunu unutmamak gerekiyor: 27 Mayıs’ı yapanlar, bugünküler gibi davranmıştı. Menderes iktidarından bunalan halk, “kurtarıcı” addettiği askeri kucaklamış, “darbe”yi “devrim” addetmiş, hadiseyi büyük coşkuyla karşılamıştı. Bundan güç alan “kurtarıcılar”, her şeyin adını 27 Mayıs olarak değiştirdi. Meydanlara, parklara, caddelere, okullara ve aklınıza gelebilecek her tür mecraya 27 Mayıs ya da onu çağrıştıran isimler verildi. Tıpkı bugün olduğu gibi. Ankara’da Kızılay adıyla özdeşleşmiş meydanın adı artık 15 Temmuz Milli İrade Meydanı. İstanbul’da, o gece yaşanan “direniş”in merkezi olarak görülen Boğaziçi Köprüsü’nün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirildi. Kalan illerde de durum farklı değil: 15 Temmuz Meydanı olmayan il neredeyse yok.

Tam bu noktada her şeyi bir kenara koyup etrafınıza bakmanızı isteyeceğim. Soru basit: 27 Mayıs adını taşıyan kaç yer var? Bir dönem ortalığı kaplayan İnkılap ilkokulları şimdi nerede? Adları artık ne? 27 Mayıs’ın izi neredeyse hiç kalmadı. 12 Mart aileleri parçaladı, çok can yaktı ama iz bırakmadan yok oldu. 12 Eylül derseniz, Kenan Evren ve arkadaşları iz bırakabilmek için çok uğraştı ama artık hiçbirinin adı anılmıyor. En azından “hayırla” anılmıyor. Lafı uzatmayayım, yekten söyleyeyim: Bir yerin adını değiştirmek ya da dağa taşa bir tarihi iliştirmek, pek işe yaramıyor. Gün geliyor, devran dönüyor, rüzgâr bambaşka bir yerden esiyor ve ortalıkta hiçbir şey kalmıyor. Bir şey daha hatırlatayım: 27 Mayıs’ı yapan ve sonrasında memleketi idare eden Millî Birlik Komitesi, o tarihi Hürriyet ve Anayasa Bayramı ilan etmişti. Bugün kaç kişi bu bayramı hatırlıyor?

15 Temmuz’da yapılan darbe girişimi başarılı olsaydı ve asker gelseydi durum bugün yaşadığımızdan daha farklı olmayacaktı. Yine özgürlükler kısıtlanacak, birileri tutuklanacak, insanlar toplu hâlde işten atılacaklardı. Darbe girişimi sonrasında yayımlanan onlarca KHK ile yapılan, kurulacak yeni “kurul”un çıkartacağı kararnamelerle yapılacaktı. Özneler değişecekti belki ama icraat aynı kalacaktı ve yine çok canlar yanacaktı.

Toparlayayım: Darbe fena bir şey. Bu konuda iktidarla hemfikirim. Açık söyleyeyim, hemfikir olduğum tek konu bu ama onda bile anlaşamıyoruz. Ben “darbe nereden gelirse gelsin, kimi hedef alırsa alsın fenadır” diyorum; iktidar ise hadiseyi “bize karşı yapılan darbe kötüdür” yaklaşımıyla sahipleniyor. Darbeyi yapanları en ağır şekliyle cezalandırıyor ama bu, darbeyi yapanlarla sınırlı kalmıyor: Barış isteyen, iktidara karşı olduğunu dillendiren, onları eleştiren herkes bir bir tutuklanıyor, işinden oluyor. Üstelik bu daha da sürecek…

Bayramlar güzel şeyler. En azından eskiden öyleydi. Bilhassa “millî” bayramlarda memleket “bir”leşir, her türden düşünce tek potada erir, insanlar bayramı ortak bir coşkuyla kutlanırdı. Bugün “bayram” dediğimiz, ayrıştırıyor. 15 Temmuz, “Demokrasi ve Millî Birlik Günü” ilan edildi ama yazık ki iktidarın söylemi günün adıyla örtüşmüyor. Yapılan şarkılar bile öyle: “Darbe yapacakmış itin birisi / Milleti hesaba katmamış hele / Sökmez top tüfek vatan halkına / Ülke yıkacakmış bak ite hele // Yiğittir yiğidin adı Erdoğan / Yiğittir milletin öcünü alan / Soytarıdan hoca olur mu ulan / Darbe yapacakmış bak ite hele…” Sözlerinden bir kesiti aldığım şarkı, Tuncay Okutan imzalı. İsmail Türüt’ten Ümit Besen’e, Erhan Güleryüz’den Uğur Işılak’a pek çok insan şarkılarında “destan”ı anlattı.

Gönül isterdi ki bu yazıyı şarkılarla süsleyeyim, güzel bitireyim. Yazık ki bugünü anlatan, yukarıda bir örnekle andığım şarkılar fena. 2016 yılının 11 Eylül günü, darbeden iki ay sonra, o güne kadar yayımlanan şarkılardan bir kesiti duvaR’da yayımlanan bir yazımda yan yana getirmiştim. Sonrasında şarkılar arttı ama hiçbiri “birlik” üzerine değil. Toplumu ikiye bölen şarkılar bunlar. Hiçbiri dile düşmedi, alanlarda coşkuyla söylenmedi.

Kimi şarkılar bugün nefretten söz ediyor, dinleyene düşmanlık aşılıyor ama etki alanları sınırlı. Dilden dile yayılan, kitlelerce söylenen barış şarkıları hiç de az değil. Umudumuz varsa, bundan.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI