Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Sükut değil söz altındır

Cuma, 13 Temmuz, 2018
Otoriter bir rejimin artık bütün unsurlarıyla ve kurumlarıyla yerleştiği şu sıralarda muhalefet için aradığımız çıkış da korkusuzca doğruyu söyleme ediminde ısrarımızda yatıyor. Ancak, bunu otokrata bizi idare ederken doğru yolu göstermek için değil, halkı politik bir özne olarak inşa edebilmenin ilk adımı olarak yaptığımızı unutmadan.

Yine hareketli günler geçiriyoruz. Gündem hızla değişiyor; bir gün içinde o kadar çok şey oluyor ki takip edeyim derken doğrusu benim başım dönüyor. Artık cep telefonumla yatmaya başladım, tam bir bağımlıya dönüşmek üzereyim. Gözümü açar açmaz polisiye bir roman okurken ya da film izlerken duyduğum heyecana denk bir duyguyla doların gidişatını öğrenmek üzere telefona sarılıyorum. Doğrusu kendisi de bu heyecanlı bekleyişi (!) bu aralar hiç boşa çıkartmıyor. Yalnızca dolar mı, şu son bir haftada olup bitene bir bakın: Tecavüze uğramış, işkenceyle ölmeye yatırılmış, suç biliminin ellerinde, medyanın sıradanlaştırıcı dilinde nesneye dönüştürülmüş küçücük bedenleriyle kaybolan çocuklar, Çorlu’da ağır bir ihmalin sonucu olduğu her halinden belli feci bir tren kazası, OHAL’in son kanun hükmünde kararnameleri, bu kararnamelerden biriyle gelen kıyım benzeri ihraçlar, yeni rejimin başlangıcını imleyen bir yemin töreni, bu törenin hemen ardından Bakanlar Kurulu’nun açıklanması, bir numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile güçlendirilmiş merkezini Cumhurbaşkanı’nın tek adam olarak işgal ettiği yeni rejimin yeni yönetim mantığının resmen ilan edilmesi, bir başka ifadeyle bildiğimiz haliyle Cumhuriyet’in yerine bir başka “şey”in geçtiğinin inkar edilemez gerçekliğinin üzerimize çöküşü, muhalefet partilerinin, hiçbir şey olmamış gibi, milletvekillerinin yeni dönemde işlevi belirsiz Meclis’te yemin etmelerinden sonra yerel seçim hedefleri doğrultusunda hazırlıklarına başladıklarını kamuoyuna ilan etmeleri, Soma davasının son duruşmasında bütün adalet beklentilerinin beyhudeliğini gözümüze sokarcasına okunan karar, daha FETÖ’nün uçsuz bucaksız gibi görünen çıkar/suç ağlarını çözememişken başımıza bir de Adnan Hoca örgütünün çıkması, NATO’da “Kabadayılar Çetesi”nin reisi Donald Trump eliyle çıkarılan kriz, Dünya Kupası’nda Hırvatistan’ın final oynayacak olması…. Özeti bile yarım sayfa süren gündem, benim seçtiklerimle, şu anda yeni bir şey olmadıysa böyle.

Böyle bir gündem yazma kolaylığı değil, güçlüğü yaratıyor. Çok fazla yazı, çok fazla söz dolaşıyor. Gündemin hızı, yazanı bu hıza ayak uydurmaya zorluyor. Bunun ise en görünen sonucu, yazmaya eşlik eden düşünsel sürecin kesintili, kendiliğinden, çoğu kez içten, ancak yüzeysel olmaktan kaçınamayan bir tarzda ortaya çıkması. Böyle yazarken bir adım geriye çekilip düşündüklerinin üzerine düşünmek neredeyse imkansızlaşıyor. Böyle yazmanın kendiliğindenliğini seviyorum; yazma alışkanlıklarımı alt üst eden hızdan da ancak yazmaya başlayıncaya kadar şikayetçiyim. Bu hız, bu kendiliğindenlik, yazmayı bir tür konuşmaya dönüştürüyor ki bana sözü bir direniş biçimi olarak düşünebilme olanağı veriyor. Çekici olan yanı da bu sanırım.

OHAL’in 8 Temmuz 2018 tarihli son Kanun Hükmünde Kararnamesi ile ihraç edilen Barış Akademisyenleri, yıllardır çalıştıkları fakültelerinden odalarını boşaltıp ayrılırlarken attıkları imzanın arkasında olduklarını, bugün olsa metni yine imzalayacaklarını yüksek sesle korkusuzca beyan ettiler. Aylardır her ihraçtan sonra verdikleri demeçlerde, kendilerine karşı açılan davalarda yaptıkları savunmalarda aralarında olmaktan gurur duyduğum bu akademisyenler, ısrarla aynı şeyi söylüyorlar. (Dileyen okurlar, bianet’ten bu savunmaların metinlerine ulaşabilirler.) Barış akademisyenlerinin ısrarında, rejimin otoriterliği su götürmez bir gerçek olarak ortadayken söz söyleme cesaretinin, eleştirinin değerini yeniden tartışmaya açmak için bir fırsat, muhalefetin yeni rejimde kendisine yol ararken ne yapması gerektiği sorusuna da paha biçilmez bir yanıt görüyorum.

Fransız düşünür Michel Foucault 1983 yılında derslerini Antik Yunan felsefesinin kavramlarından biri olan parrësia’ya ayırmıştı. Kavram, Türkçe olarak korkusuzca doğruyu söylemek biçiminde ifade edilebilir. Antik Yunan’da ilk kez M.Ö. 484- 407 tarihleri arasında Euripides’in metinlerinde rastlanan bu kavramla ilgili olarak Foucault’nun yorumunu izlersek – ki bu yorum, kavramın daha sonraki metinlerde aldığı biçimleri de gözeterek onu tarihsel bir bağlama yerleştiriyor- bu kendine özgü sözel faaliyetin başat özelliklerini ayırt edebiliyoruz. Öncelikle, bu özel söz edimi hakikatle sözü söyleyen arasında ancak dürüstlükle, içtenlikle kurulabilen bir bağı içeriyor. Konuşan sözünün içerdiği hakikate içtenlikle inanmakla kalmıyor, onu korkusuzca, kimi zaman hayatı pahasına ifade etmekten kaçınmıyor. Doğruyu söylemenin herhangi bir biçiminden bu özel edimi ayıran da işte bu tehlikeyi göze alma cesareti. Öğretmen, bildiğine emin olduğu bir şeyi öğrencilerine aktarırken kendisinden emindir. Doğruyu söylemektedir ama böyle yapmakla kendisini herhangi bir tehlikeye atmış olmaz. Sadece işini yapmaktadır. O halde bu öğretmen, korkusuzca konuşma ediminin öznesi olamaz. Kral ya da tiran içinse durum daha basittir. O, konuştuğunda doğruyu söylemekle kendini tehlikeye atmaz. O nedenle, bu edim ona da ait değildir. Bu edimin sahibi, otokratın karşısında ona rağmen doğruyu özgürce, korkmadan dile getirebilendir. Eleştiri, her zaman iktidara direnmek zorunda olanlardan gelecektir. İktidardaki bu edimden yoksundur ama buna muhtaçtır.

Bu özel söz edimi, sözü söyleyeni, doğruyu söyleyerek sorumluluğunu yerine getirdiğinde başına gelebilecekleri göze alma cesareti ile hakikatten kaçmanın rahatlığı arasında bir ikilemde bırakır. Korkusuzluk, sözün söylendiği toplumsal-politik bağlamda bir bedelle gelir. İşte bütün mesele o bedeli ödemeye hazır olmaktır. Dikkat çekici olan, doğruyu ısrarla her koşulda söylemeye hazır olmanın, edimi gerçekleştiren için doğru olanla, hakikatle kişisel bir ilişkinin varlığında mümkün olmasıdır. Söz söyleyen, hakikatle kurduğu özgün, kişisel ilişkisini ifade etmektedir. Her şeye rağmen bu hakikati söylemelidir, bu bir sorumluluktur. Yalnızca başkalarınınkini değil, kendi hayatını iyileştirmek için de herkesin hakikati işitmesi gerekmektedir. Bu ise ancak eleştiri özgürlüğünü kullanan konuşanın, korkusuzca yönlendirmek yerine açıklığı, yalan yerine doğruyu seçmesiyle gerçekleşecektir. Sükut değil, sözdür altın olan. Sessiz kalmak, yalanın yanında yer tutmakla eşdeğerdir. Can alıcı hakikat mutlaka dile gelmelidir. Susmak, suça ortak olmak demektir. Bu öyle bir eleştiridir ki, sözün sahibi öncelikle kendisini, benliğini ortaya koymaktadır. Kolay bir konum değildir bu.

Antik Yunan felsefesinin korkusuz konuşma edimi olarak parrësia, Barış Akademisyenlerinin durumunda yeniden canlanıyor bana kalırsa. Demokratik bir hak olarak ifade özgürlüğü bağlamında, devlet iktidarını kullananlara, bu iktidarın yurttaş haklarıyla sınırlı olması gerektiğini hatırlatmaya devam ettiklerinde, bu iktidarın kötüye kullanımının sonuçları konusunda kendilerine yönelmiş her tehdidi göğüsleyerek uyarıcı olma görevini üstlenmeye hazır olduklarını her ilan ettiklerinde bu antik edimin modern siyaset açısından da ne denli önemli olduğunu göstermiş oluyorlar.

Bana kalırsa, otoriter bir rejimin artık bütün unsurlarıyla ve kurumlarıyla yerleştiği şu sıralarda muhalefet için aradığımız çıkış da korkusuzca doğruyu söyleme ediminde ısrarımızda yatıyor. Ancak, bunu otokrata bizi idare ederken doğru yolu göstermek için değil, halkı politik bir özne olarak inşa edebilmenin ilk adımı olarak yaptığımızı unutmadan. Doğruyu söylemeyi cesaretle seçen herkesin iktidarın bünyesinde bir gedik açacağını akılda tutarak…


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI