Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Dumanlı havayı kurt sevsin*

Perşembe, 12 Temmuz, 2018
Aklıma gelen resim şu: Racon kesilmiş, yeni racona uymayan herkesin ensesinde bir nefes, bir tehdit. Kasaya damat oturmuş, kapıya namlı kabadayılar dikilmiş, müflis işletme herkesi biraz daha sindirerek ayakta duruyor.

Yaklaşık altı yıl önce, Türkiye’de dört parti anayasa uzlaşma komisyonu oluşturup “demokratik anayasa” için asla uzlaşamayacakları bir işleyiş biçimi belirlediklerinde sevgili hocam Murat Sevinç’in yürütücülüğünde Anayasa Seminerleri düzenlemiştik. Öğrencilerimizle anayasa tartışmaktan başka hiçbir kaygı gütmeden, projelendirmeden, Mülkiye’deki paralı derslerden artan boş sınıflarda her hafta seminer yaptık.** Öğrencilerimiz büyük bir disiplinle çalıştılar, korkmadan konuştular; bizler çalıştık, yetmediğimiz yerde uzmanlar çağırdık. Henüz Erkan İbiş rektör olmamıştı ya da yeni yerleşmişti koltuğuna ama bir üniversite vardı.

Yeni sistem üzerine yazmak için düşünürken bu seminerlerde bir öğrencimizin seminerleri düzenlememize doğrudan itirazı geldi aklıma: “bu havada anayasa konuşulmaz.” Biz önce bir dil sanatı kullandığını, demokratik bir ortamın olmadığını kastettiğini düşündük ama öğrencimizin çevre duyarlılığını sonradan öğrendik. Bildiğimiz havayı kastediyordu, Ankara’nın, özellikle de Cebeci çukurunun havasının kirliliğini. Nefes alan tüm canlılara verilen zararı. Buradan bir anayasal hak olarak çevre hakkına geçmemiz çok zor olmadı.

HAVAMIZ NASIL?

“Bu havada anayasa konuşulur mu?” sorusu başka bir anlam kazandı bugün. Bir kurulun, lağvedilmesine saatler kala cumhuriyetin bütün kurumlarını, anayasal açıdan tartışmalı bir yetkiyle ve bozuk bir Türkçe’yle yok ettiği kararnamelerinin sistematik bir değerlendirmesini yapmak belki haftalar alacak. Bugün ne bir değerlendirmeye başlangıç yapmak ne de anayasa üzerine yazmak içimden geliyor. Hava o hava değil. Lağvedilmiş bir kurulun, eski Bakanlar Kurulu’nun bütün yetkileri, ara mekanizmaları tamamen ortadan kaldırarak ulufe töreni benzeri bir tiyatroyla varaklı koltuğuna oturan devlet başkanına devrettiği bir devletin yazılı mevzuatının ve geliştireceği teamüllerin anayasal olmayacağını söylemek yeterli sanırım. Artık bir anayasa yok, ara kademeler dediğimiz kurullar yok. Hükümet hukuka aykırı davrandığında denetim yapabilecek bir mekanizma yok, kuvvetlerin ayrılığı ya da birliğinden söz etmenin bile anlamı yok, çünkü yasama ve yargı organlarından bahsetmek mümkün görünmüyor.

Atipik kararnamelerle ilk karşılaştığımızda, 20 Temmuz ara rejiminin yapısını anladığımızda, bu kararnamelerin 1930’ların Almanya’sında ifade ettiği anlamla arada paralellik kurabilecek bilimsel ve siyasal yeterliliği sağlamıştı cumhuriyetin eğitimi. Cumhuriyet, kendi korkularının, sınırlarının, dışlamalarının, zorlamalarının kurbanı oldu. Hakkı helal olsun.

Aklıma gelen resim şu: Racon kesilmiş, yeni racona uymayan herkesin ensesinde bir nefes, bir tehdit. Kasaya damat oturmuş, kapıya namlı kabadayılar dikilmiş, müflis işletme herkesi biraz daha sindirerek ayakta duruyor. Yeni Türkiye’nin görkemli ama komiklikten bir türlü kurtulamayan kuruluş mitinin şatafatlı tasvirinin yanında bu sade resim ne zaman gözüne görünür halkımızın? Kaçıncı imparatorluk diyelim? Kaç yıl sürecek?

ÖZNE OLMAK, CÜMLE BİTİRMEK, HUKUKUMUZU SAVUNMAK

Çocuklarımız kaybolurken, madenlerde işçiler, trenlerde yolcular öldürülürken, düşünce hapiste, safsata gazete manşetlerinde ve televizyon ekranlarındayken, kindar kitlelerin kuşandığı silahlar gözüne sokulurken bütün muhaliflerin, organize suç örgütü liderleri “mevzuata uygun, ifade özgürlüğü niteliğinde tehditler” savururken, kürsülerinden hocalar atılırken, okullarından öğrenciler tutuklanırken hangi ellerde somutlaşacak eşit ve özgür yurttaşların topluluğu olan yeni bir cumhuriyetin imgesi? Bütün anıları silinirken kentlerimizin nerede bulacağız bir ülkeyi kuracak gücü?

Yaralarımız var, incindik. Yorulduk belki. Birçoğumuzun beklentisi kalmadı gelecekten. Böyle dönemlerin en tehlikeli duygusu olan sinizme kayıyor birçoğumuz. Fiil ne olursa olsun, öznesi bizleriz, özne olarak temsilin kurgusunun ötesine geçerek eyledik yıllardır. Gezi’de böyle oldu. Seçim süreçlerinde, temsili kurumların yarışmalarının göbeğinde bile böyle oldu. Tamamlanan her cümlede bizler olacağız bu nedenle. Özne olamayanın bir şey kuramayacağını, cümlenin yarım kalacağını bilelim, bu rahatlatsın bizi. Yaralarımız kadar dayanışmanın, özgürleşmenin de biriktiğini bilelim. Fakat özneleşme süreçlerini gerçekleştirmeden, üzerimize çöken kurumlarla hesaplaşmadan eşit ve özgür bir cumhuriyetin kuruluşundaki potansiyele yerleşemeyeceğimizi de görelim. Yalanla mücadele etmek zordur, doğru. Bu zorluğu öyle ya da böyle göğüslüyoruz işte, istesek de istemesek de. Fakat sevgili hocam Ahmet Murat Aytaç’ın dediği gibi hakikatin kendine has bir gücü olmadığını, onu savunacak öznelere ihtiyaç duyduğunu bilelim.

Hava böyle işte, Hasan Hüseyin’in söylediği gibi, “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette/Direnmekle, kurtulmakla/Barışla ben amenna.”

*Ahmet Arif, Karanfil Sokağı

**Bu seminerler Mülkiyeliler Birliği tarafından Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sistemi Tartışıyor başlığı ile basıldı. Ayrıca web sitesine de konuldu. İsteyenler şuradan bakabilir: http://mulkiye.org.tr/wp-content/uploads/2015/09/49.pdf http://mulkiye.org.tr/wp-content/uploads/2015/09/49.pdf


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI