Yeni rejim neye benziyor?

Çarşamba, 11 Temmuz, 2018
Türkiye'de yaşamakta olunan şeyi yorumlarken ideolojik zeminli totaliterizm, Putinesk Asya otoriterliği, Baasçı rejimler gibi örnekler, rekabetçi otoriteryanizm, Bonapartizm veya "şirket devlet" modelleri kullanılabiliyor. Pek çok benzerlikler ve farklar işaret ediliyor. Ancak bunları tartışırken, Türkiye'nin hiç de boş sayılamayacak bir demokrasi deneyimi olduğunun, birçok özelliği ile kolay yönetilir butik bir ülke olmadığının hatırdan çıkartılmaması gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yemin edip, kendini başkan ilan etmesinden ve kabinesini açıklamasından sonra, artık yeni bir durumun başladığı, bir şeylerin de bittiği konusunda genel bir kabul oluştu. Ama başlayanın ve bitenin ne olduğu, ne kadar etkili olacağı ve ne kadar süreceği konusunda farklı isimlendirmeler ve değerlendirmeler devam ediyor. Sadece izleyenlerin değil, yapanların da kafası hayli karışık gibi. Bu hafta, Gazete Duvar’da yayınlanan iki yazı ilham verici bir tartışmanın girişi olabilecek tezler içeriyor.

Kronolojik sırayı takip etmeyip, önce 10 Temmuz tarihli Ümit Akçay’ın “Kriz ve otoriterizmin yükselişi” yazısından bir alıntı: “Kısacası, büyük ekonomik krizler önemli ekonomik ve siyasal sonuçlar doğuruyorlar. Bu sonuçların yönü ise, genellikle, kriz anında toplumlardaki güç dengesinin kimden yana olduğu tarafından belirleniyor. Bir başka ifadeyle, bir ekonomik krizin ekonomi politikalarında değişim yaratması için, yöneten sınıfların buna mecbur kalması gerekiyor.

Sadece AKP’nin değil hakim sınıfların, ekonomik güç odaklarının, örgütlü çıkar çevrelerinin ve dünya ekonomik sisteminin de içinden geçtikleri krizi yapısal dönüşümlerle aşmayı deneyecek yeni bir modeli yok. Tıkanmış, çökmüş birikim modelini tazeleyecek bir önerileri de. Erdoğan’ın seçim kampanyası da, ortaya çıkarttığı kabine de bunun kanıtı. Aslında AKP ve Erdoğan iktidarının bir süredir yaptığı krizi erteleme, idare etme, oluşacak tepkiler için başka kanallar açma, oluşturma çabası global trendin uyumlu bir parçası. Bu noktada İlhan Uzgel’in 9 Temmuz tarihli yazısı konuyu bir iç mesele olmaktan çıkartacak bir perspektif sunuyor:

“Bu yeni sağ, dışlayıcı ve otoriter siyaset anlayışı neoliberal küreselleşmenin 2008’de içine girdiği krizi aşmanın bir yolu olarak ortaya çıktı ve sorunu iktisaden çözmek kapitalist sınıfın işine gelmeyince, Batı kapitalizmi dönüşümü siyasette aramaya başladı. (…) Türkiye yaşadığımız otoriter dalganın ilk ve etkili örneklerinden biri olarak sesli olarak eleştiriliyor ama belli ki bu modelin nasıl bir seyir izleyeceği, toplumsal ve siyasal tepkinin boyutlarının ne olacağı Türkiye üzerinden test ediliyor.

SÜREKLİ PAZARLIK

Hakim sınıfların ve uluslararası sistemin, yönetimlerin demokratikliği ile ilgisinin iddia edildiği gibi özgürlükçülük odaklı olmadığı, otoriter sağ popülist iktidarlarla çok derin yaklaşım sorunları yaşamadığı ortada. Ancak, bu yol arkadaşlığı aralarında bir çelişki olmadığı, bazı gerilimler yaşanmadığı anlamına gelmiyor. İster içeride, ister dışarıdaki güç merkezleri, siyasi iktidarlara sadece kendi politikalarıyla, hatta çıkarlarıyla uyumlu olup olmamaları açısından değil, ortak çıkarlar konusunda pazarlığa açık olup olunmaması ve ikna-zorlama imkanları açısından da bakıyorlar. Elbette devamı veya idare edilmesi istenen ekonomi politikalarıyla ilgili rıza üretebilme kapasitesi de iktidarların desteklenmesi veya katlanılması açısından en önemli kriter. Bu gevşek, zaman zaman çatışmalı ilişki, mecburiyet sıkıntısını yumuşatan dinamik bir sürekliliği mümkün kılıyor.

AKP ve özellikle Erdoğan, özelleştirmeden AB sürecine, küreselleşme ile uyumlanmadan borçlanma odaklı birikim modeli tazelenmesine kadar geniş bir alanda kolay toplumsal rıza üreteceğini vaat ederek iktidara geldi. Elverişli konjonktür ve “başarılı” telafi mekanizmaları eliyle bu rızayı nisbi bir memnuniyet ile de perçinledi, büyüttü. Önüne çıkan bütün gerilimlerde de, ana vaatlerini ve kendisi için taşıyıcı olan ana aktörleri pazarlık mesafesinde tutmayı başardı veya onlar da Erdoğan ile bu mesafeyi korumayı seçti. Fakat, bu ilişkinin tek taraflı bir hizmet sözleşmesi gibi işlemediği, zaten işlemesinin de mümkün olmadığı ortada. Elbette, bu pazarlık ilişkisinin diğer tarafındaki Erdoğan da, alan genişletme ve alan ihlali konusunda hiç pasif olmadı, kazandırırken fazladan kazanmayı da kabul ettirme konusunda aşırılıklar gösterdi.

Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidar serüveninde, toplumsal rıza üretimi açısından hayati öneme sahip ideolojik hassasiyetler, kimlik siyaseti ve kültürel aidiyet evreni gibi konular hep fazla görünür oldu. Zaten ihtiyaç duyulan fonksiyon da, bu aşırı görünürlüğü gerektiriyordu. Rövanşist, teşhirci ve mütecaviz ideolojik tavır, muhalefet dilini de biçimleyerek amaca uygun biçimde süreklilik kazanan bloklar yarattı. İktidarın kendi tabi olduğu kurallar ve inançlar bütününü değil, ötekilerin itaat için zorladığı şartları çevreleyen İslamcılık, korku ve hedefini kaybetmiş tepkinin dışa vurumuna dönüşen milliyetçilik devrevi olarak aynı potada farklı dozlarda karıştırılabildi. Bu haliyle AKP ve Erdoğan iktidarı, hedefine kilitlenmiş ideolojik bir yeni rejim yürüyüşünden çok, dünyadaki diğer örneklerdeki gibi süper eklektik otoriter sağ popülist dalgalara daha çok benziyor.

2007 e-muhtıra olayı, Ergenekon-Balyoz ve 17-25 Aralık süreçleri, Cemaat’le kapışma ve 15 Temmuz, çözüm süreci ile MHP ittifakı gibi çok hareketli bir olaylar dizisi, bu iktidarın devlet içinde ve devletle ilişkide ilerleme sürecini oluşturuyor. Ekonomik elitlerin ekonomi politikalarıyla bağlantılı olarak sürdürdüğü pazarlıklı, al-verli, alan daraltmalı-alan ihlalli macerasına benzer bir hikaye burada da var. Kimin kime mecbur kaldığının veya teslim olduğunun, kimin kimi neye veya ne kadar zorladığının belirsizleştiği bir süreç. Ancak, sürecin karmaşıklığı, kapalılığından çok, çok taraflı oluşundan geliyor ve çoğu zaman farklı gibi görünen seçenekler aynı anda yürürlükte olabiliyor. En önemli organ ele geçirilmiş gibi göründüğünde, ele geçirildiği düşünülenin belirleyiciliği artabiliyor. Kimin kimi yedeklediği, kimin kimi taşıdığı karışabiliyor veya aslında çoğu zaman her taraf için de söylenen doğru olabiliyor.

YOLCULUK NEREYE?

Tekrar toparlamak gerekirse; Türkiye’de yaşamakta olunan şeyi yorumlarken ideolojik zeminli totaliterizm, Putinesk Asya otoriterliği, Baasçı rejimler gibi örnekler, rekabetçi otoriteryanizm, Bonapartizm veya “şirket devlet” modelleri kullanılabiliyor. Pek çok benzerlikler ve farklar işaret ediliyor. Ancak bütün bunları tartışırken, Türkiye’nin ne kadar kötü pratikler üretmiş olursa olsun hiç de boş sayılamayacak bir demokrasi deneyimi olduğunun, birçok özelliği ile kolay yönetilir butik bir ülke olmadığının hatırdan çıkartılmaması gerekir. En önemlisi de, bu iktidarın içinde biçimlendiği dönemin genel karakteri dikkate alınmalı. Elbette, bütün dünyada esen neoliberal krizden negatif olarak ayrışmaya başlamış olmasını da hesaba katmak gerek.

16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleriyle Erdoğan, kendi iktidarı için rıza üretme konusunda bütün pazarlık alanlarında bir avantaj elde etmiş oldu. Fiilen yürüttüğü iktidar biçimini yasal olarak uygulamaya sokarak da önemli bir aşamayı geçti. Fakat, 7 Haziran 2015’ten bu yana AKP’nin iktidarın devamı konusunda ürettiği destek, ekonomi politikaları konusunda bir rıza olarak okunmaya çok elverişli değil. Çünkü bu seçimlerde ölçülen şey bu değil. Yeni bir model önerisi veya aktör ihtimali yaratamayan ekonomik güç odaklarının da, mevcut olanı devam ettirmeye itiraz etmeyi ertelemeleri de çok istikrarlı bir anlaşma anlamına gelmiyor.

Son kabineye özel sektörden bazı isimlerin alınmasıyla sınıfsal desteğin yükseleceği iddiası da, söz konusu isimlerin ağırlığıyla pek doğrulanmıyor. Mevcut kabine koalisyonda hakim sınıf için hayli zayıf bir temsil tablosu veriyor. Aynı tablo, giderek daha parçalı ve aslında kırılgan hale gelen siyasi koalisyon için de geçerli. Erdoğan’ın yakın dönemde elde ettiği seçim sonucu ve itirazların hayli geri çekilmesiyle sağladığı geçici onayla yelteneceği alan ihlallerinin ekonomide ve siyasette nasıl reaksiyon alacağını göreceğiz.

Erdoğan iktidarının devlet içine ilerleyişi konusunda da gerek kabine, gerek şimdiye kadar ortaya konulan hazırlıklar hızlı yıkım sürecini takip edecek bir kurucu enerji göstermiyor. Yakın bir vadede ciddi krizler üretmeye aday yönetsel dağınıklığın, şimdilik onay vermiş gibi duran güç merkezleri için yeni fırsat kapıları açması olası. Özetle, AKM’yi yıkmayı bir icraat başarısı olarak göstermekle, yeni yapılacak “opera binasına” işlev kazandırmak aynı şey değil.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI