Bahadır Özgür
Bahadır Özgür

AKP'nin Lagoda Akademisi: Okursan aç kalırsın!

Salı, 10 Temmuz, 2018
AKP'nin bilime, okumaya, okuyana dair tahayyül sınırlarını aşan açıklamaları ve tavırlarını sadece entelektüel birikime yönelik bir saldırı olarak görmek hata olur. Zira, altta tehlikeli bir dip dalgası hızla büyüyor. Son 16 yılda ekonomik popülizmin yol açtığı tahribat, eğitimle refah; dolayısıyla adalet ve demokrasi arayışı arasında oldukça ürkütücü bir denklem kurdu.

Guliver’in devler ve cüceler ülkesine gezileri çok sevilir. Ama fazlasıyla ‘uçuk’ ve distopik bulunan uçan ada Laputa’yı ziyareti Türkiye’de diğerlerine göre az bilinir. Ne var ki tarih, ironi ustası Jonathan Swift’e bile ironi yapıyor işte. Akademideki son birikimleri de tasfiye edilen Türkiye, giderek fena halde Laputa’ya benziyor çünkü…

Sanatın, felsefenin, edebiyatın yersiz bulunduğu bu tuhaf adadaki Lagoda Akademisi’nin üyelerinden biri salatalıktan güneş ışığı elde edip, şişede saklamayı düşünürken bir diğeri ev yapımına çatıdan başlamanın daha iyi olacağını savunur. Akademide eğitim de gariptir. Bilgi ince yufkalara yazılır ve aç karnına yedirilir. Eğer üç gün üç gece sadece su içilirse bilgi doğrudan beyne gidecektir. Ne kadar hoş değil mi?

Swift 250 yıl önce bunları yazarken elbette dönemin aklını alaya aldığını sanıyordu. Nereden bilsin, bir gün bir ülkede TÜBİTAK adlı kurumun dua ile yetişen fasulyenin üç kat hızlı büyüdüğünü kanıtlayacağını; Sadaka Taşı, Tillo Evliyalarının Kerametleri projelerini geliştireceğini, papaz eriğini imam eriğine çeviren deneyler yapacağını…

Türkiye’nin geçerli ‘bilimsel aklı’ bu artık. “Gavurlar dedemden sıfırı çalıp matematiği geliştirdi. Yoksa Roma rakamı dediğin bir V, üç kazıktır” diyen milletvekili de, “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor” feryadını koparan profesör de, kapağına “ODTÜ kapansın ahır yapılsın” yazan mizahın seri katili Misvak da, Beyoğlu’ndaki kitabevinin vitrinini çekip Twitter’dan “Siyasi iktidar tamam, sıra kültürel iktidarda” mesajıyla paylaşan vasat yazar da birer anomali değil, yeni normaldir.

Ancak tahayyül sınırlarını fersah fersah aşan bu açıklamaları AKP’nin sadece entelektüel birikime yönelik saldırısı olarak görmek de hata olur. Zira, altta tehlikeli bir dip dalgası hızla büyüyor. Son üniversite sınavı öncesi Habertük’ün röportaj yaptığı gencin sözleri, bu tehlikenin çarpıcı bir tezahürüydü mesela. “Sınav için o kadar strese girmeye değmez” diyor ve ekliyordu: “Zaten okusam ne olacak. En fazla 3 bin TL’ye iş bulabilirim.”

Haksız mı? Aklı erdi ereli çevresinde gördüğü şey bu değil mi? İşte bu da bir anomali değil, bizatihi ülkenin yeni normalidir. Dolayısıyla AKP’lilerin yukarıda sıraladığımız ekstrem akıl dışılığının toplumda rasyonel bir karşılığı bulunuyor. Aksi halde “Aya sekiz şeritli otoban yapacağız desek inanırlar” sözünü edebilen özgüvenin kaynağını açıklamakta zorlanırız. Beğenelim veya beğenmeyelim, Türkiye gibi ülkelerde çoğunluğun uğraşı bir hayatta kalma kavgasıdır. O kavganın araçlarının adil olup olmaması eninde sonunda ülkenin demokrasisini de hukukunu da belirliyor. Bu yüzden son 16 yılda en çok tahrip edilen şey, hayata birkaç adım geriden başlayanların öyle veya böyle elindeki yegane etkili ve adil silah olan eğitimdi.

Gelin ileriye dönük tahminleri bir yana bırakalım ve 16 yılda AKP iktidarının uyguladığı ekonomik popülizmle eğitime vurduğu büyük darbenin izini sürmeye çalışalım. Bakın refahla eğitim arasında nasıl bir denklem kurulmuş?

CEHALETİN EKONOMİ POLİTİĞİ

Ne kadar yetersiz ve güvenilmez olursa olsun TÜİK’in verdiği rakamlar üzerinden yapacağımız basit hesaplamalar dahi eğitim ile yaşam koşulları arasındaki ilişkinin nasıl tepetaklak edildiğini kanıtlamaya yetiyor. Önce devletin resmi gelir dağılımı ve yoksulluk araştırmalarının sonuçlarından çıkardığımız ve son 10 yılda eğitim düzeyi ile yoksul sayısındaki artış arasındaki ilişkiyi gösteren şu dört grafiğe dikkatlice bakın:

.

 

.

.

.

Özellikle Türkiye’de üniversite mezunlarının arasındaki yoksul sayısındaki artış gerçekten çarpıcı. 2006’da üniversite mezunları arasında yoksulluk sınırının altında olan kişi sayısı 20 binlerdeyken, bugün yüzde 85 artışla 150 binleri aşmış durumda. Aynı dönemde yüksek öğrenim almış kişiler arasındaki yoksulluk oranı da yüzde 58 gibi rekor bir yükseliş gösterdi. Buna karşın halen oldukça fazla olmasına rağmen, okur yazar dahi olmayan kesimlerin sayısında ciddi bir düşme söz konusu.

Şimdi de pazılı tamamlayan bir başka grafik verelim. Bu grafik de dört yılda eğitim durumuna göre insanların Türkiye’de elde ettikleri kazançtaki artış oranlarını gösteriyor.

.

Ortalama kazanç yüzde 45 artarken, bu artış üniversite mezunlarında yüzde 28’de kaldı. Lise ve dengi okul bitirenlerin kazancı ise yüzde 42’ler düzeyinde yükseldi. Buna karşın sadece okur yazar olanların gelirindeki artış yüzde 59 ile üniversite mezunlarının 2.5 katı. Okuma yazma bilmeyenlerin kazancında ise yüzde 55’e yakın artış var.

Elbette pek çok açıdan tartışılması gereken eğitim ile refah arasındaki bu ters ilişki bize, bir hayatta kalma stratejisi olarak okumanın alt sınıfların nazarındaki cazibesini yitirdiğini gösteriyor. Daha iyi yaşam koşulu arayışı olmadığı vakit; hak, hukuk, adalet, demokrasi arayışı neden olsun ki? Maksat para kazanmaksa, cehalet eğitimin açamadığı kapıları kolayca açabilen kara bir büyücü gibi ortalıkta dolanıyorsa, insanlar niye yıllarca okusun ki? Hele sonunda sefil olmak varsa…

Guliver’in seyahati madem bizi buralara kadar sürükledi, meraklısı için son bir anekdot düşelim…

Yaşadığı karanlık çağı gürül gürül akan bir alegoriyle anlatan Swift kitabını, Türkçeye özeti çevrilirken yer verilmeyen şu sözlerle noktalar: “Tek bir adam, geriye kırıntıları bıraktığı binlerce yoksul adamın emeğinin keyfini sürüyor.”

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI