Saat 12:15 mi?

Pazartesi, 9 Temmuz, 2018
Gidişatı durdurmak, saati 11:45’te tutmak için büyük bedelleri göze alan muhalifleri, saati 12:15’e ayarlamaya, işin işten geçtiğini kabullenme rahatlığıyla “farklı düşünmeye” davet etmek siyasal sinizme çağrının ötesine geçmez. Halbuki Akçam yanılıyor, iktidar 24 Haziran’da mutlak bir zafer elde etmiş değil.

Son yazısında Taner Akçam, Türkiye muhalefetinin hâlâ saati 11:45’miş gibi algıladığını, 12’ye çeyrek kalmışlığın telaşı ve de korkusuyla hareket ettiğini ileri sürerek, saatleri 12:15’e ayarlamayı, “kaybedilmişliğin rahatlığıyla” “düşünmeyi” öneriyor. Oysa “saat 12’yi geçti”, “iş işten geçti” kabulü, muhalefet açısından yeni bir sıçrama tahtası yaratmayacağı gibi bu kabul, tam da AKP’nin hakim kılmak istediği haletiruhiyeyi altın tepside sunmanın ötesinde bir anlama gelmiyor.

24 Haziran sonrasından itibaren Türkiye toplumsal muhalefetinin, başta Muharrem İnce olmak üzere öncülerinin de dirayetsizliği yüzünden gözle görülür bir yeniklik duygusuna kapıldığı ve bu duyguyu tersine çevirecek bir siyasetin örülemediği açık. CHP’nin bula bula TBMM Genel Kurulu’na geldiği sırada ayağa kalkmayarak muhalefet yapacağını ilan ettiği Erdoğan’ın bugünkü yemin töreni ve ardından ilan edilecek Bakanlar Kurulu’ndan hemen sonra muhalefeti ağır ağır ezecek yeni uygulamalara girişeceğini öngörmemek için hafıza kaybı yaşıyor olmak lazım.

AKP şimdiye kadar çoğunlukla zaman kazanmak için yürüttüğü ezme politikalarını artık kalıcılaştırmanın, kendisini sürekli diken üstünde tutan muhalefeti bir daha başını kaldıramayacağı kadar ezmenin yollarına başvurabilir. Bunun için yeteri kadar zamana ve araca sahip olduğu da görülüyor. Muhalefetin yeni ezme uygulamalarına karşı yapabileceği esas şey, AKP’nin ezme hızını, dolayısıyla zamanı olabildiğince yavaşlatmak, böylece yeni rejimin oldu-bittiye getirilmesini, onun kurumsallaşarak kalıcılaşmasını mümkün mertebe zorlaştırmak. Muhalefetin bunu yapabilmesi için de sürecin henüz bitmediğini, felaketin devamının olacağını ve hâlâ “kurtarılabileceklerin” olduğunu kabul etmesi lazım.

Taner Akçam ise son yazısında bunun tam tersi bir önermede bulunarak muhalefeti “düşünme tarzını değiştirip” “kurtarabileceğimiz hiçbir şey yok” duygusunun “rahatlığıyla” hareket etmeye, daha doğrusu hareket etmemeye davet ediyor.

Akçam bu parlak fikrini Almanca “umdenken” sözcüğü üzerinden izah ediyor: “Almanca, ‘yeniden düşünmek’ diye çevrilen bir kelime var: ‘umdenken’ ama ‘düşünme tarzını değiştirmek’, hatta ‘düşünmeyi tersine çevirmek’ diye okumak daha anlamlı. Önerdiğim böyle bir şey; bu ülkede bir şeyleri değiştirmek isteyen insanlarının yapması gereken şey ‘umdenken’.”

Bir kere Akçam’a “bu ülkede bir şeyleri değiştirmek” için neler yapılabileceğini, mevcut baskı düzenini doğrudan deneyimlemeden, toplumsal muhalefetin yapısına birinci elden dokunmadan, başka bir ülkeden bakarak kestirmesinin zor olduğunu hatırlatıp sığ bir polemiğe girmenin anlamı yok.

Muhtemelen Akçam da bunun bilincinde olarak Rudolf Bahro’ya atıf yapma ihtiyacı hissediyor ve önerisini şöyle izah ediyor: “Bahro mealen, birbirinden esasta farklı iki tür siyaset yapış tarzı olduğunu anlatıyordu. ‘Birinci tarz’, diyordu, ‘saatin 12’ye çeyrek kala olduğu üzerine kurulan siyasettir. Buna göre, henüz vakit çok geç değildir, kurtarılacak ve korunacak bir şeyler vardır. Ve önerilen siyaset, ‘geç kalmadan; yıkımın ve tahribatın önünün alınması için atılacak adımlar’ üzerine tartışmaktır. Bu mantıkta siyaset yapanlar, önerilenleri veya beklentileri olmayınca, saatin 12’ye daha da yaklaştığı düşünürler. Durum kötüleşmekte olduğu için, büyük bir karamsarlığa düşerler. ‘Eyvah, mahvolduk, artık bu gidiş durdurulamaz’, diyenlerle, ‘hayır henüz daha yapılacak şeyler var’, diyenler tartışmaya girişir… Karamsarlar ve iyimserleri olan siyasi tartışmalar yapılır ama temel mantık aynıdır. Saat 12’ye çeyrek vardır ve bu gidiş durdurulmalıdır. ‘Oysa bir de ikinci tarz siyaset yapma tarzı vardır’, diyordu Bahro… Saat 12:15’tir, yani korktuğunuz şey çoktan olmuştur. Kurtarılacak bir şey yoktur artık. ‘Saat 12 olmadan’ telaşına, heyecanlanmalarına, moral yıkıntılarına gerek yoktur çünkü artık, kurtarılması gereken şeyler yoktur… Engellenmesi gereken, gelmekte olan bir felaket de söz konusu değildir… zaten felaketi yaşamaktasınız. Şimdi bu durumda ne yapılması gerektiğini düşünüyorsanız, onu söyleyin. Bahro, Yeşil parti siyasetinin 12:15 üzerine kurulmasını öneriyordu. Benim Türkiye siyasetine ilişkin önerim budur. Saat 12:15 ve kurtaracağımız hiçbir şey yok. Bu nedenle fazla telaşa da gerek yok. İkinci Cumhuriyet kuruldu ve bizler ne kadar çırpınsak da bu kuruluş kendi gerçekliğini yaratmaya devam edecek.”

Akçam’ın da aktardığı üzere “Bahro, Yeşillerin kurucularından idi ve konuşmasının konusu (kapitalist veya sosyalist) endüstrileşmenin tahrip ve yok ettiği Doğanın-Çevrenin nasıl korunacağı idi.” Dolayısıyla doğanın tahribine karşı yürütülecek muhalefet açısından bu taktik bir yere kadar anlaşılabilir. Peki acaba Bahro, “saat 12:15” kabulünü, iktidarın belli bir stratejiyle yıldırmaya, yenilgiyi kabul ettirmeye ve bu kabulü yarattıktan sonra tümden yok etmeye odaklanacağı Türkiye muhalefeti için önermeyi göze alabilir miydi?

Akçam bunu tartışmaktan kaçındığı gibi, somut öneriler sunma konusunda da bir hayli “rahat” davranarak şu cümleleri kuruyor: “Saatin 12’yi çeyrek geçtiği rahatlığı ile söylüyorum. Önerim, söylenmesi gerekeni söylemek, bu kadar basit.”

Sahiden bu kadar basit mi? Türkiye’de iktidardakiler dışında hiç kimsenin 12’yi çeyrek geçtiği rahatlığına sahip olmaması sadece bir “umdenken” eksikliği, yahut bir yanılgı (“irren”) mı?

Akçam’a göre muhalefet işe, işin işten geçtiğini, yenilgiyi kabullenerek başlamalı ki, aslında Muharrem İnce “Adam kazandı” diyerek bunu yaptığı için muhalefetteki yenilgi duygusu derinleşti.

Gidişatı durdurmak, saati 11:45’te tutmak için büyük bedelleri göze alan muhalifleri, saati 12:15’e ayarlamaya, işin işten geçtiğini kabullenme rahatlığıyla “farklı düşünmeye” davet etmek siyasal sinizme çağrının ötesine geçmez. Halbuki Akçam yanılıyor, iktidar 24 Haziran’da mutlak bir zafer elde etmiş değil. İktidar açısından bile saat henüz 12:15 değil. Fakat Türkiye muhalefeti saati 11:45’e sabitleyerek, çeyrek kalmışlığın telaşını ve değiştirme umudunu muhafaza ederek hareket etmekten vazgeçip 12:15’in “rahatlığına” kapıldığı an, AKP kazanmış olacak.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI