'Kültürümüzde var'

Cuma, 6 Temmuz, 2018
Bugün peşi sıra patlak veren ve değişik tahlillere konu olan olayların failleri, onlara ne kadar patolojiğin hanesinden sıfatlar taksak da tüylerimiz diken diken olacak belki ama onlar buranın ‘normali’, ‘sıradanı’ maalesef. Öfkeyle ‘sapık’, ‘cani’ yaftalarının, bir nebze de olsa içimizi rahatlatsa da üstünü örttüğü şey, gerçek paçavrasını ayağımızla tekmelediğimiz gerçeğinden başkası değil.

Yaz günleri, hava sıcak. Herkes serin ve gölgelik bir yer arayışında. Sıcaklığın yarattığı rehaveti dağıtma gayretinde. Bir kahvehanenin hafif gölgeli avlusunda havanın sıcaklığına rağmen canlılıklarını yitirmemiş adamlar çay içip kâğıt oynuyorlar, yoldan geçen birileri, tanıyor tanımıyor belli değil, “şeytanınız bol olsun!” çekiyor onlara. Gezintiye çıkmış bir kadın karşılaştığı kişilere merhabasıyla sesleniyor, kimisinden karşılık bulurken kimileri öylece geçip gidiyor. Plastik benzeri malzemesiyle oyuncakların olduğu küçümen parklarda annelerinin, büyükanne, büyükbabalarının eşliğinde çocuklar tükenmez enerjileriyle bağrış çağrış oynuyorlar. Sahilin en uygun bulunan yerinde oltalarını sabırla bekleyen birkaç adam, kimilerinin rast gelesiyle selamlanıyor. Şehrin pazar yerlerinde müşteriler bir tezgâhtan bir tezgâha konuyor, pazarcılarla girdikleri küçük pazarlıklarla, muhabbetlerle. Espriler, atışmalar cabası. Şehrin çeperlerindeki işliklerde, fabrikalarda kimi kez bıkkın kimi kez kendilerini unuturcasına çalışan kadınlar, adamlar. Gündeliğin hay huyu, ‘sıradan’ akışı işte.

Şehrin sokaklarında gündelik kaygıların eşliğinde seyrüsefer eylerken bakışlara yansıyan görüntüler, sanki her şeyin sakinlik içinde usul usul kotarıldığı hissini verir çoğun. Her şey ‘olağan’, her şey ‘normal’. Bu görüntülere dâhil olanların konuşmalarına az biraz kulak kabartıldığında oysa neredeyse huzur verici bu sakinlik hissini bozacak ne tespitler, ne öneriler, ne yargılar dökülecektir, ne ahkâmlara tanık olunacaktır kim bilir. Hele de duyarlığı daha bir inceltip bu olağan akışa yaklaşıldığında görüntüler bambaşka çehreye bürünecektir, onları ters yüz edecek, allak bullak edecek karanlık noktalar peyda olacaktır. Ve yok edilmeye, dağıtılmaya çalışılan ‘kâbusların’ el altındaki bu olağanlıkta vücut bulduğu gerçeğiyle yüz yüze gelmek an meselesidir. Ama gerçek, sokağa altmış bir paçavradır, her elin uzanmadığı, çoğun ayakların tekmelediği bir paçavra.

Normalin patolojik addedilenle, patolojik olarak tanımlananın normal addedilenle girift ilişkisi ya da görünenin göründüğü gibi olmadığı gerçeği, algılar üzerindeki işlemle açık eder kendini ancak. Yarı dolu bir bardağa konulan kaşığın kırık görünmesi olağandır ve buradan hareketle kaşığın kırık olduğu yargısı da ‘doğrudur’ biliriz, ama hangi koşulda? Tabii ki algıdaki yanlışlık marifetiyle. Algıları biçimlendirerek, koşullandırarak çarpıtan olgu ve örüntülere kafa yormadıkça ve onları etkisizleştirecek dizgeleri güçlendirmedikçe algının yanlışlığından mütevvelit ‘doğru’ yargıları bertaraf etmek pek mümkün değil. Bu bapta her ‘patolojik’ sıfatına haiz olandan daha çok ‘normal’ sıfatıyla dillendirilen karşısında düşünmek ve ‘patolojik’ olarak adlandırılan olay ve olguların ‘anomali’ değil, ancak ‘normalin’ bağrında şekillenebildiğini kavramamız gerek.

On yıl kadar bile değil, ABD’de bir internet ağı üzerinden çocukları değişik vaatlerle kandırıp ‘müşterilerine’ sunan bir şebeke ele geçirilmişti. Ve o ‘müşterilerin’ hemen tümü ‘mazbut’ aile babası ya da çevresindekiler tarafından sevilen, itibar gören işinde gücünde kişilerdi. Yani ‘normal’ ve ‘sıradan’ insanlardı. Ya da nitel araştırmanın duayenlerinden David Silverman’ın ABD’de altmışlı yıllarda medyada ortalığı kasıp kavuran, aile içi de olmak üzere ‘çocuk istismarı’ haberlerinin, bir on yıl geçmeden siyasal iktidar da dahil bir takım medya organlarının ve değişik güç odaklarının manipülasyonlarıyla gerçeği olduğundan çok daha başka gösterdiğinin açığa çıktığı ve o zamanki haberleri eleştirel bir süzgeçten geçirmeden araştırma konusu yapanların gerçeğin üstünü örtmekten başka bir işlevinin olmadığı yönündeki tespitini hatırlayalım.

Bugün peşi sıra patlak veren ve değişik tahlillere konu olan olayların failleri, onlara ne kadar patolojiğin hanesinden sıfatlar taksak da tüylerimiz diken diken olacak belki ama onlar buranın ‘normali’, ‘sıradanı’ maalesef. Öfkeyle ‘sapık’, ‘cani’ yaftalarının, bir nebze de olsa içimizi rahatlatsa da üstünü örttüğü şey, gerçek paçavrasını ayağımızla tekmelediğimiz gerçeğinden başkası değil.

Yirmi, yirmi beş yıl oluyor, İsviçre’de bir hayvana tecavüz ettiği için mahkûm olan bir Türk, “kültürlerinde var” savunmasıyla ceza indirimi almıştı. Ne kadar da utanç verici değil mi? Verilen karardaki ırkçı saikleri, oryantalist bakış açısını bir kenara bırakalım, bir gerçeği ifşa ettiğini reddedebilir miyiz gönül rahatlığıyla? Evet, bu mahkemede ifşa edilenin yanı sıra çocuk istismarı da, ensest de kültürümüzde var. Bunlar normalimizin yapı taşlarından.

Bu bapta çocuk istismarının sorumluları olarak iktidar namzetlerinin en hafif deyimle fütursuz ifşaatlarını hatırlatmak, gerçeğin ortaya çıkarılmasından çok onu bulanıklaştıran bir ‘açıklama’ tavrına işaret ediyor sadece. Bu genel tavrın alelacele benimsenmesiyle oluşan taşlaşmış kavramlarla tikelin çekiciliğine kapılıp gidiveriyoruz. Bu türden ifşaatlar, pratikler hemen görünür olan, ele gelen görgül olaylar kabilinde oysa. Görgül olanda oyalanıp kaldıkça bunların yerine başkaları gelse ya da olayların failleri en ağır cezalara uğrasa istismarların ortadan kalkacağı vehmine kapılabiliyoruz kolayca. Burada, bu iklimde yetişip güç devşirdiler, yapacaklarını yaptılar oysa. Hoşumuza gitsin gitmesin onları var eden, bizim de paylaştığımız, yaşamımızı örgütlediğimiz, ama sorgulamaktan azade kıldığımız kimi eylemler, tavırlar ve değerler. Bu topraklarda çocuk istismarının bir ekonomi-politiği var, sosyo-kültürel bir art alanı var. Farklı ve hemen kolaylıkla birbirine indirgenemeyecek, ama derinden derine aralarında içsel bağlarla bağlı arzuların nesnesi çocuk. Ve kolayca gözden çıkarılabilen bir varlık, her işe koşulduğunda da, el üstünde tutulup sarılıp sarmalandığında da.

Görünürde olanın ardında fiilî ve yapısal olan dinamikler vardır her zaman. Üstelik değişime dirençleri de farklı farklı. Hemen seferber ediliveren ‘çocuk’, ‘aile’, ‘evlilik’, ‘akrabalık’, ‘eğitim’, ‘devlet’ vb. kavramları hallaç pamuğu gibi bozmadan, bunların hayata geçirilişlerini ayrıntılarıyla incelemeden, benzer olguların yanı sıra, ‘çocuk istismarı’nın ne yeni deneysel kanıtlarına ulaşmak ne de ardındaki fiilî ve yapısal dinamiklere vakıf olmak mümkün değil. Ancak bu koşullarda gereken müdahaleleri ve müdahalenin sınırlarını layıkıyla tespit edebiliriz. Bunun için de tikelin çekiciliğinden ve entelektüel haz yaratan genelleme yapma çekiciliğinden sıyrılma gayreti atacağımız ilk adımdır belki.

Hatırlayalım: “İnsan ancak yarattığı şeyi tam olarak bilebilir” (Giambattista Vico, Yeni Bilim).


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI