Eylül ile Leyla’yı kim öldürdü?

Perşembe, 5 Temmuz, 2018
Laf atmayı taciz değil, flörtleşme ve beğeni göstergesi sayan; “Boşuna çırpınma senin de hoşuna gidecek” diyen tecavüzcü Coşkun’a, Nuri Alço’ya kahkahalarla gülen ve tecavüz fiilini önleyecek bir toplumsal kültürün inşasına katkıda bulunmak yerine, mütecavizi benzer yöntemlerle cezalandırma fantezileri kuran ve bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin kapanmasına ses etmeyen bir toplumun mensupları olarak hep birlikte sorumluyuz.

Mütecavizi sapık olarak nitelendirmekten, öyle nitelendirmesek bile öyle olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmiyoruz. Özellikle mağdurlar çocuklar olduğunda. Halbuki tecavüz, sapkınlık, anormallik, hastalıkla ilintili olmaktan öte bir fiil. Eril tahakkümle, ataerkil cinsiyet rolleriyle, gelenek ve inanç tarafından tahkim edilen baskıcı, cinsiyetçi, heteronormatif, homofobik kültürle izah edilebilecek bir saldırganlık türü.

Son haftalarda Eylül ile Leyla’nın kaybolmaları ve sonra cansız bedenlerinin bulunması olaylarıyla yeniden gündeme gelen pedofili, çocuk istismarı ve çocuğa yönelik şiddet olayları bir süredir uyutulan cezalandırma pratiklerini yeniden tartışma konusu yaptı. Hükümet, mütecavizleri hadım, hatta belki idam etme konusunda kararlı olduğu izlenimini vermeye çalışıyor. Halkın öfkesini dindirmeye, beklentileri geçici olarak karşılamaya yönelik bu vaat büyük bir çoğunluktan destek görüyor anladığım kadarıyla.

Cezanın amacı nedir? Elinden çok değerli, hatta en değerli şeyini almak: Canını, özgürlüğünü, haklarını, mal varlığını vb. Hadım cezası da o en değerli olanı, erkekliğini almak anlamına geliyor ki, zihniyet olarak bir şey değişmiyor. Cinsel gücünü, cinsel kimliğinin en önemli bulduğu parçasını yitirmek bir erkek için büyük bir travma. Hele de ataerkil kültürlere mensup erkekler için. Mütecaviz erkeğin elinden alınması düşünülen en kıymetli şey, eril şiddeti tesis etmekte kullanılan saldırgan erkekliğin cinsel gücünü temsil eden organ. Yani, bu tür bir cezayla cinsel saldırganlığın erkek için biyolojik, içgüdüsel bir şey olduğu vurgulanıyor ve mütecaviz iktidarsızlaştırarak cezalandırılırken, kaybedilen o kıymetli cinsel iktidarın yaratacağı travma en büyük ceza olarak görülüyor.

***

Tecavüz hiçbir zaman sadece cinsel arzunun tezahürü olmadı. Erkek cinsel organı ve onun muhatabında yaratacağı korku, bu korkunun beraberinde getireceği teslimiyet bir fetih duygusu aynı zamanda. Muhatabının bedensel bütünlüğünü bozmak, ona korku vermek cinsel hazdan daha tatmin edici ve güçlendirici bir tecrübe eril zihniyet için. Bu güç çocuklar üzerinde kullanıldığında, çocuklar fiziksel zayıflıkları ve yaşadıkları duruma bir ad koyamadıkları, neler olup bittiğini anlayamadıkları için direnemiyorlar çoğunlukla ve böylece failin şikayet edilme, cezalandırılma riski azalıyor.

Cinsel açlık ve bu açlık doyurulamadığında ortaya çıkan saldırganlık ile genç bedene duyulan arzu bizimki gibi geleneğin ve dinin kurallarıyla biçimlenen kültürlerde erkekliğin doğasından, fıtratından kaynaklanan bir özellik, bir ayrıcalık olarak algılanıyor ve mubah görülüyor. Aynı şekilde, cinsel ilişkide hazzın erkeğe özgü bir ayrıcalık olduğu düşünülüyor. Kadınların haz arayışı ahlaksızlık olarak nitelendiriliyor. Böyle bir kadın korku ve bu yüzden de husumet yaratıyor. Yani cinsel ilişkinin karşılıklı rızaya ve hazza dayanması önemsenmiyor.

Genel kanının aksin tecavüz her sınıftan, kültürden, inançtan erkeğin faili olabileceği bir suç. Sınıfsız ve imtiyazlı bir eril şiddet türü. Kendi kızının üstüne titreyen bir baba başkalarının kız çocuklarına cinsel saldırıda bulunabiliyor. Komşunun kızını/oğlunu kaçırıp tecavüz eden, hatta öldüren yoksul kesimden bir erkekle, dünyanın her yerinde seks turizmi adı altında fuhuşa zorlanan yahut itilen çocuk yaştaki seks işçileriyle para karşılığı birlikte olmaktan imtina etmeyen zengin erkek arasındaki fark, ikincisinin kabahatini gizleyebilecek güce sahip olması.

Peki tecavüz vakalarını ortadan kaldırabilmek, en azından azaltabilmek için neler yapılabilir? Bu konuda caydırıcılık önemli. Tecavüze yönelik ağır cezalar caydırıcılık sağlayabilir, cezasızlık ise bu tür vakaların önünü açabilir. Ama suç işlenmeden, saldırı gerçekleşmeden önce neler yapılabileceği konuşulmadan hemen en şedit cezaları talep etmek de kolektif ruh halimizin hiç iyi olmadığını gösteriyor. Önerilerden biri olan kimyasal hadım şiddet yüklü bir cezalandırma biçimi. Tıpkı idam gibi. Her ikisinin de caydırıcı olmadığı kriminolojik araştırmalarla kanıtlanmış. Onun yerine, kadın düşmanı, heteronormativite üzerine kurulu, eril tahakkümü normalleştiren ve yücelten toplumsal değerlerin sorgulanması; hükümet politikalarının bu özelliklerden arındırılması için taleplerde bulunulması ve eril şiddetle mücadele edebilecek politikalar geliştiren, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti önlemek, insan haklarını tesis etmek üzerine kurulu uluslararası sözleşmelere riayet edilip edilmediğini denetleyen resmi kurumlar (geçmişteki haliyle Kadın Bakanlığı ve Kadının Sorunları ve Statüsü Genel Müdürlüğü gibi) ile sivil toplum örgütlerinin (bir KHK ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği gibi) yeniden faal hale getirilmesi daha önemli bence. Tabii asıl yapılacak olan ataerkil şiddet döngüsünü, cinsiyet eşitsizliklerini önce kamu vicdanında yargılayacak bir kültürün hakim kılınması için çabalamak.

***

Eylül ile Leyla’yı kim öldürdü sorusunun cevabı günlerdir içimi yakıyor, daraltıyor. Erkekliği kışkırtan ve yücelten, cinsel saldırganlığı meşrulaştıran, erkeğin nefsinin kuvvetli olduğuna, cinsel arzularına gem vuramayacağına inanan bir kültürde yaşıyoruz. Daha bebeklikten yeni çıkmış bir erkeğe “Amcalara pipini göster” diyen; güzel kokan bir yiyeceği, “sonra bir yeri şişer” diyerek kızların değil, oğlanların ağzına tıkıştıran; oğullarını dolaştırdıkları sünnet arabasının arkasına “Sünnetimde attığım çığlıklar, attıracağım çığlıkların teminatıdır” veya “Hepsini kestirmedim, kalanı şuna buna yeter!” yazdıran; laf atmayı taciz değil, flörtleşme ve beğeni göstergesi sayan; “Boşuna çırpınma senin de hoşuna gidecek” diyen tecavüzcü Coşkun’a, Nuri Alço’ya kahkahalarla gülen ve tecavüz fiilini önleyecek bir toplumsal kültürün inşasına katkıda bulunmak yerine, mütecavizi benzer yöntemlerle cezalandırma fantezileri kuran ve bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin kapanmasına ses etmeyen bir toplumun mensupları olarak hep birlikte sorumluyuz.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI