Selim Temo
Selim Temo
  • stemo@gazeteduvar.com.tr

İki kültür-II: Otoasimilasyon

Çarşamba, 4 Temmuz, 2018
Üç vakte kadar siyaset toplumsal alan gibi kültürel alana da dönecek. Ama siyasete borçlu olan kültürel alan şimdi siyasetten alacaklı.

Fotoğraf www.leanoticias.com sitesinden alınmıştır.

Geçen hafta bizim buraları gönüllü asimile eden muhafazakâr kültürden söz etmiştim. Onunla aynı işlevi gören ve yine sadece Kürtlere satılabilen ikinci model, pop-seküler kültürdür. Her tarafta huyunun mavi olduğu anlaşılan gençler, hiçbir şey okumadan her şeyi bilmenin konforuyla yayılan sosyal medya kültürü, kafelerin her tarafına asılan ucuz edebiyat mecmualarının kapakları filan. Bilmeyen de sanır ki Kürtler topyekûn İkinci Yenici olmuş! Bu arada bu adı taşıyan bir kafe de var epey yüksek bir muhitte.

Kürtler, ulus olarak bir parçası olmadıkları muktedir kültürün iki kanadının dalgalarına kapılmış gidiyorlar. Kafeler bunun mekânsal ve kurumsal aygıtı. Geçen hafta bahsettiğim kafelerdeki tuğra sayısına bakınca sahiplerinin Osmanlı mahdumu olduğunu sanırsın. Seküler kafelerin duvarlarında ise kuşe kâğıda basılı dev posterlerde parlayan popüler Türk sanatçılar vardır. Kürt sanatçıları sorsan, pek azında “onlar da var” derler. A4’lere siyah beyaz çıktı şeklinde alınmış Xaçolar, Uzunlar, Meryemxanlar dip köşelerde kederle iç çekerler.

Genç evlilerin çocuklarıyla devam ettikleri bu kafelerde ilaç için Kürtçe bir kilam/stran duyulmaz. Erkek çocukların adlarında “Mîr”, kız çocuklarınınkinde “Roj” hecesi olur mutlaka. Çocuklara hiçbir anlamı olmayan uzun “Kürtçe” adlar verilir, ama çocuklar tek kelime Kürtçe öğrenmeden büyürler. Adlarının anlamı sorulunca, “ufuktan doğan güneşin sağındaki bulutun dibindeki ağacın gölgesindeki ışık huzmelerinin suya vuran yansımasının kelebek kanadına değen parıltısı” derler de “navê te çi ye / namêy to çi yo” sorusuna cevap veremezler.

Kafelere acayip isimler verilir, “Sin-Kaf” mesela. Bildiğin penis! Malum organ Aramî alfabede sîn ve kef harfleriyle yazılır. Eh ortamda ayıp olmasın diye sîn-kaf denir. Sinkaflı küfür diye bir şey var sonuçta. Bu arada “sin” Farsçada mezar, İngilizcede günah anlamına gelir. Hilmi Yavuz’un şiiri içinde pek de şık bir yerde durmayan bir dizesi vardır, bu iki anlamdan el alır: “ölüm o uzak akraba / her yerdesin var.” İlk dize güzel bak! “555” diye de bir kafe var. “Beşinci ayın beşinde, saat beşte, Kızılay’da”nın şifresi değil mi bu? Maksat darbe koşulları mı olgunlaşsın? Cemal Süreya’nın aynı adlı bir şiiri var ama o şifreden 24 gün sonra darbe oldu!

Büyük kafe zincirlerinin deste deste parayla açılan şubelerinde kendini Amed’de değil de Kütahya’da filan sanırsın. Buralara egemen edebiyatın acentesi gibi çalışan yerel yazarlar takılır ve kayyımların Kürtçeyi gömdüğü yerlerin üstüne hevesle basan topuklarının sesi ta uzaktan duyulur. Garsonlardan birine kazara Kürtçe bir sözcükle seslensen, Londra metrosunda karşılaşan bir Eskimo ve bir Aborjin gibi bakışırsın. Büyük kitapçılarda Kürtçe kitap sorsan, müdire hanımlarla müdür beylerin dalında çürümüş bir üzüm salkımına dönüşen suratlarını görürsün. Kayyımlar Yusuf Kaplan gibi tipleri, bu kitapçılar ise Hilal Kaplan gibi tipleri davet eder ve Yozgat’ta bile yadırganacak bir tavırla imza masasının üstüne bayrak koyarlar. İmza masası kaymakam masasına döner.

İki haftadır şöyle böyle betimlemeye çalıştığım bu umumî manzara, Kürt modernleşmesinin kendi dinamiklerini tümüyle kaybetmeye başladığını gösteriyor. Yüzünü egemen kültüre dönen kitleler, onu yeniden üretiyor. Başka bir asimilasyon türüyle karşı karşıyayız. Bu yeni durumu ve gelecek perspektifini konuşmalıyız, dilerse suya yazılsın.

İki kültürün baskın olmasında ağır baskı koşulları başat nedendir elbette. Belediyenin bile militarize edildiği bir yerde yaşıyoruz. Su parasını garnizona ödüyoruz sonuçta. Zeminden kopma lüksümüz yok. Zira kayyımların kendi memleketlerinden getirttikleri zabıtalar bile SS subayı gibi davranıyor. Önümüzdeki yıllarda bir darbe olursa, bu zabıtalardan bilin! Ama kültürel ve sosyolojik değişime zamanında sadece siyasî siyasetle müdahale etmenin de bir rolü var. Dominant Kürt siyasetinin Kürtçenin öğretilmesinden sanata, gramerden giyime, mimariden TV yayınlarına kadarki tekçi hâkimiyeti, sosyolojinin reddettiği bir gerçeklik yarattı. Sosyolojiyle uyuşmayan merkezci ve siyasî müdahale, insanların doğrudan ya da doğal yollarla edindikleri kültürel öğeleri siyasîleştirdi. İnsan seçmediğini almaz. Farklı kültürel tercihlerin de içinden üretilebileceği bir demokratik Kürt atmosferi olmalıydı.

Toparlayayım: Dev bir kışlaya çevrilen bu topraklarda Kürtçe bloglar gibi direnen başka odaklar da var. İki kişinin bir araya gelemediği yerde 10-15 kişinin kurduğu okuma grupları, 30-40 kişilik salonların iki metreye üç metrelik sahnelerini her hafta Kürtçe oyunlarla dolduran oyuncular, Kürtçe vine ve videolarla yüz binlere ulaşan Deno gibi, Madlipz yaratıcıları gibi harika gençler, arı kovanına giren korkusuz bir kelebeğe benzeyen Amedspor gibi spor takımları, zamanında belediyelerin sahne vermediği müzisyenler, dergiciler, ev radyoları, arşivciler, Serhad’a lord olanlar, PDF’ciler, mizahçılar, ortalığı yankılı bir Kürtçe ile çınlatan Kurdînûslar, bir kuşunki kadar zarif bedenlerini platinle donatıp daha çok dans eden yaralılar, yeşil ağaçlar gibi suya uzanan muhabirler, kapatılan gazetelerini bulutlara basarak yayan basın emekçileri. Dominant siyasetten kalanlar ile onun tarafından itilenler, konuşulmayan ama yazısız da olsa uzlaşılan bir mutabakatla kültürel bir kimliği yeniden dokuyorlar.

Üç vakte kadar siyaset toplumsal alan gibi kültürel alana da dönecek. Ama siyasete borçlu olan kültürel alan şimdi siyasetten alacaklı. Artık kültür şeflerinin, belediye memurlarının belirleyeceği bir kültürel çerçeve yok. Liberal bir kültür politikası şart bu saatten sonra. Efendinin örterek, dominant siyasetin vurgulayarak, sözünü ettiğim iki kültürün ise yönünü çevirerek asimile ettiği Kürt toplumu, ancak liberal bir kültür anlayışı ile demokratikleşebilir. Bunun mutabakatı ise yazılı olmak zorundadır ve harflerin üstünde parladığı zemin, özeleştiri rengini taşımalıdır.


Selim Temo kimdir?

27 Nisan 1972’de Batman’ın Mêrîna köyünde doğdu.2000 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Etnoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1997’de Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, 1998’de Halkevleri Roman Ödülü’ne değer görüldü. Yüksek lisansını (“Cemal Süreya Şiirinde Bedenin Yazınsallaşması”) ve doktorasını (“Türk Şiirinde Taşra: 1859-1959”) Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 2009’da Mardin Artuklu Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. 2011’de, Exeter Üniversitesi’ndeki (İngiltere) Centre for Kurdish Studies’de konuk hocalık yaptı. Hrant Dink Vakfı tarafından “dünyada, geleceğe dair umudu çoğaltan kişiler”den biri sayılarak “2011’in Işıkları” arasında gösterildi. Radikal gazetesinde başladığı köşe yazarlığına (Kasım 2013-Kasım 2014), Ocak 2017’den beridir Gazete Duvar’da devam ediyor. Dört Türkçe iki Kürtçe şiir kitabı, bir romanı, iki antolojisi, 12 çocuk kitabı, yedi roman-öykü çevirisi, iki şiir kitabı çevirisi, bir çevrimyazısı, bir gazete yazıları ve iki edebiyat kuramı kitabı yayımlandı. 6 Ocak 2017’deki 679 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Amed’de yaşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI