İdam, hadım, kayıplar ve deli sorular

Çarşamba, 4 Temmuz, 2018
Çocuk istismarı suçuyla mücadele için zihniyet dönüşümü gerekiyor. Aynı zamanda bu suçun diğer suç türlerinden hangisiyle iç içe denebilecek kadar ilişkili olduğunu da göz önüne almak şart. Çocuğun cinsel istismarı eril şiddet biçimlerinden biri olduğu kadar, çocuk kaçırma suçuyla da ilişkili. Kayıp çocuklar gerçeği ve çocuk kaçırma suçlarıyla mücadele dinamikleri de bu bakımdan gözden geçirilmeli.

Çocuk istismarının cinsel olanı dışında da pek çok biçimi var malum. Fiziksel şiddet, zorla çalıştırma, çocuk askerlik, çocuk evlilikleri gibi tanımlanmış istismar biçimleri yanında bir de tanımlanmamış olanlar var. Örneğin bu ağır sorunun önlenmesine dönük doğru adımların atılmayışı da çocuk istismarının bir diğer biçimi. Sorunun kaynağına inerek nedenlerin doğru tespit edilmeyişi de önemli istismar biçimlerinden. Her kafadan bir ses çıkıp kahru bela okumakla geçiştirilmesi de çocuk istismarı sayılmalı. Uygulanabilir ve önleyici yararı yüksek gerçekçi çözümler üretilmediği halde kimyasal hadımın gündeme getirilmesi de çocuk istismarı. Toplumsal infiali baskılamak için kullanılan sansasyonel önerilerden biri kimyasal hadım. En yaygın ve önde gelen nedeni çarpık erkeklik algısı olan çocuğun cinsel istismarı suçunu önlemek istermiş gibi yaparak erkeklik algısını yüceltmekle malul bu yöntem istismarın istismarı. İstismarcıları salıp cezaevlerini boşaltma aracı.

Ve tabii bir de idam çığlıkları var. Kimyasal hadım gibi idam cezası talepleri da çocuk istismarı suçunun siyaseten istismarı ve bu yönüyle çocuk istismarı yöntemi. Politik çıkarlar için ölü sevicilikten başka bir şey olmayan idam cezası talepleri ve iktidar tarafından bu taleplerin körüklenmesi suçla mücadele değil. Çünkü idam, hukuki bir ceza değil. Siyasi bir karar idam. Zira cezai yaptırımı yok. Sadece geride kalanlara gözdağı vereceği umulan politik bir eylem. İdam, güya potansiyel suçluların gözünü korkutmak için kamuya öldürme yetkisi vermekten ibaret. Güya gözünü korkutmak, diyorum; çünkü binlerce yıllık insanlık tarihinde ölüm cezasının, asılarak idama gelinceye kadar onlarca farklı infaz yöntemi geliştirilmişken, ölüm cezasıyla sonuçlanan suçların işlenmesi hiçbir zaman engellenememişti. Suçlunun, o suçu işlemekten vazgeçirilmesine dayalı cezai yaptırım. İdam hükmü tam bu nedenle, geri dönüşü olmadığından yaptırım cezası değil.

Herkesin bildiği bu basit gerçekler neden yok sayılır? Belki Türkiye’de idam cezasının kalkışı AB süreciyle ilişkili olduğundan, dış baskı gibi görüldüğünden. Siyaseten çocuk istismarının bir başka boyutuna dönüştürülen idam çığırtkanlığı, isyancı yeniçerilerin “kelle isterüz” dayatmasına benziyor. Yeniçeri isyanından politik güç devşiren Osmanlı saray erkanı tipi bugün de işbaşında. Çocuk istismarı suçunu kendi politik emelleri için istismar etmekten çekinmeyip idam cezası talebini kışkırtan pek çok. Çocukları kaçırılan, kaybolan, istismar edilen, öldürülen aileleri aldatıp, çocuğun cinsel istismarı suçunu cezasız bırakmanın aracı olan idam ve kimyasal kastrasyonu gündeme taşıyorlar, fırsatı ganimet bilip. Çocuğun cinsel istismarı eril şiddet türlerinden biri olarak tanımlanıp eril zihniyetin dönüşümüne katkı sunacak tedbirler alınması, soruna doğru yerden bakmaya başlamanın ilk şartı. Çocuk istismarı suçuyla mücadeledeki zorluklardan birisi, suçun sebebi doğru tespit edilmediği için yanlış tedbirlerle, tedbir bile sayılmayacak politik tercihlerle gelen cezasızlık. Kimyasal hadım, cezanın bir parçası olarak uygulandığında suçlu serbest, suç cezasız kalacak. Bugün saygınlık indirimi veren yargının yarın idam vereceğini sanmaksa ahmaklık olur. Tersine idam vermek istemeyecek mahkemeler. Suç görmezden gelinerek cezasız bırakılmış olacak. Kanaatim odur ki, çocuğun cinsel istismarı suçuna idam cezası isteklerinin arka planında suçu görmezden gelme eğilimi yatar. İdam isteklerini kışkırtan devletlûların zihninde çok daha başka şeyler var elbet.

Çocuk istismarı suçuyla mücadele için zihniyet dönüşümü gerekiyor. Aynı zamanda bu suçun diğer suç türlerinden hangisiyle iç içe denebilecek kadar ilişkili olduğunu da göz önüne almak şart. Çocuğun cinsel istismarı eril şiddet biçimlerinden biri olduğu kadar, çocuk kaçırma suçuyla da ilişkili. Kayıp çocuklar gerçeği ve çocuk kaçırma suçlarıyla mücadele dinamikleri de bu bakımdan gözden geçirilmeli. Çocuğun cinsel istismarıyla mücadelenin bir boyutu olarak kayıp çocuk vakalarının izlenmesi gerekiyor. Her yıl binlerce çocuk kaçırılıyor, kayboluyor. Ama biz, kaç bin çocuktan söz ettiğimizi bilmiyoruz. Kaçırılma yöntemleri gibi kaç çocuğun bulunup ailelerine teslim edildiğini de bilmiyoruz. Hangi yöntemler yardımıyla kayıp çocuklara ulaşıldığını bilmediğimiz gibi. Bulunamayış nedenlerinden de, bu kayıp çocukların akıbetinden habersiziz. Zira devlet bizi, kamuoyunu bilgilendirmiyor. Kamu kurumları, yetkili birimler yani devlet kendisi biliyor mu, onu da bilmiyoruz.

Suçla mücadeleyi zorlaştıran etkenlerden biri de sorunun kapsam ve mahiyetini anlayıp, adlandırıp izlemek için gerekli olan somut sayısal verilere sahip olmayışımız. Düzenli tutulup periyodik olarak kamuoyuna ilan edilmesi gerekiyor kayıp çocuk vakalarının. Kaç kayıp çocuk var? Her yıl kayıp çocuk sayısındaki artış oranı nedir? Kayıp çocukların kaçı sağ olarak ailelerine teslim edilmiş? Kaç çocuk cinsel saldırıya uğratılmış? Kaç kayıp çocuk hayattan koparılmış? Emniyet ve adliye kayıtları, bu sorulara cevap bulabileceğimiz şekilde düzenli istatistikler halinde raporlaştırılmalı ve kamuya açık olmalı. Ki medya ve sivil toplum kamu çalışmalarını denetleyebilip, sivil baskı metotlarıyla yanlışların düzeltilmesine katkı sunabilsin.

En kıymetli varlığımız, çocuklarımızı bu kayıp istatistiklerinde bir sayıdan ibaret görmek çok acı olsa da sorunun çözümü için doğru politikalar üretmek açısından gerekli. Mesela TÜİK verilerine göre 2008-2016 yılları arasında kayıp çocuk sayısı 104 binin üzerinde. Peki, sonraki iki yılda kaç kayıp çocuk var? Akıbetleri hakkında bilgi içermeyen ve sorunu hayli gecikmeli eskimiş bilgilerle takip etmeye yol açan bu yetersiz verilerle kaçırılan, kaybolan çocukları bulmak da, cinsel istismarı önlemek de mümkün değil. Her gün yenilenen veri bankası kurmak hiç de zor olmadığı halde, kayıp çocukların kısa sürede, başına bir şey gelmeden bulunmasını da kolaylaştıracak bir kayıt sistemi neden oluşturulmaz? Varsa böyle bir kayıt sistemi neden halkla paylaşılmaz? Bilme hakkı kadar önemli sayılacak bir başka açıdan da gerekli, verilerin kamuya açık olması. Halkın desteğini kazanmak için gerekli, hem sayısal veriler hem de kayıp çocukların eşgali ve beden özelliklerini bilmek. Kayıp çocukları bulmak için halkın desteğinden yararlanmak gerektiği halde neden bu yöntemler kullanılmaz?

Araştırma ve soruşturmaların profesyonel ekiplerle yürütülmesi gerektiği halde neden kayıp çocukların aranmasında uzmanlaşan ekipler artırılmaz? İstismar, cinayet veya başka sonuçları önlemek için ilk saatlerin kritik önemi bilindiği halde olay yerine ilk gidenler neden afet arama kurtarma ekipleri olur? Doğal afet ile kriminal bir eylemde kayıp arama yöntemleri arasında belirgin farklılıklar olduğu halde. Kriminal izlerin silinmesine de yol açacak halk aramalarının, bu konuda uzmanlaşmış emniyet ve jandarma personeli liderliğinde yürütülmesi kaç çocuğun hayatını kurtarır? Kayıp-kaçırılmış çocukları sağ salim bulmayı kolaylaştıracak yöntemler neden geliştirilmez?

Deli sorular takılıyor insanın aklına. Mesela Ağrı’da kaybolan Leyla 17’inci günde bulundu. Yazık ki, adli tıp verilerine göre kaybolduktan 8-10 gün sonra ve açlıktan öldüğü açıklandı. Yürek dayanır mı bu ihmale? İhmal değilse beceriksizlik. İş bilmezlik. Köyün sadece üç kilometre uzağında cenazesi bulunmadan önce Leyla’ya sağ olarak ulaşmayı önleyen etkenler nelerdi? Ama yine de kaçırma ve cinayet üzerinde durulmasına rağmen soruşturma gizli yürütülüyor. Son yılların adli modası böyle. Peki Leyla’nın nasıl olup da bulunamadığı soruşturmaya dahil mi? Yoksa bu gizlilik, çocuğun günlerce bulunamayışı ve hemen ailesinin yanı başında aramaların sürdüğü yerlerde olduğu halde bulunamayışından kimlerin sorumlu olduğunu gizlemek için mi?

Aynı şekilde Polatlı’da Eylül aranırken de pek çok hata yapılmış olmalı. Gene evinin yanında kaybolduğu halde komşunun arabasındaki izlere ilk saatlerde ulaşılıp belki de sağ bulunmasını engelleyen etkenler nelerdi? Çocuğun kaçırılması ya da zorla alıkonulmasını takip eden ilk saatlerde sağ salim bulunma imkanları nasıl olur da geliştirilmez? Eril şiddetin, en yakınındaki kadın ve çocukları hedef aldığı gerçeğini emniyet nasıl olur da gözardı eder? “Ama”ları aile, akraba, komşu gibi yakın çevreden başlatıp, soruşturmayı neden yönde derinleştirmez emniyet? Bu soruların cevabı da mı, cezasızlık ve gizlilik? Sorumluların kusur, beceriksizlik, ihmal, suistimal yönünden sorgulanıp gerektiği şekilde cezalandırılmaması da tıpkı indirimler gibi hadım ve idam safsatasıyla suçluların serbest, suçun cezasız bırakılması kadar engelliyor mu, çocuğun cinsel istismarı ve çocuk kaçırma suçlarıyla mücadeleyi?

Tabii İstanbul Küçükçekmece Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yaşanan “115 hamile çocuk” davasında zanlıların ifadelerinde yer alan “sağlık bakanlığı talimatlarını yerine getirdik” beyanı takılıyor aklıma. Bildirim zorunluluğu dışında bilmediğimiz başka bir talimatı mı var Sağlık Bakanlığı’nın? Şüphesiz mahkemenin ara kararı da bazı sorular getiriyor akla. Başhekim yardımcısı ve Sosyal Hizmet uzmanı tutuksuz, denetimsiz hatta yurt dışı çıkış yasağı getirilmeden ve duruşmalara katılma mecburiyeti kaldırılarak yargılamayı sürdürme kararı biraz tuhaf değil mi? Suçu açığa çıkarıp, bildirim yükümlülüğünü yerine getirerek, çocuk istismarı suçunu ilgili birimlere ve kamuoyuna duyuran sosyal hizmet uzmanı neden mahkemeye zorla getirilecektir? Çocuk istismarı suçunu bildirmek mi suç olan? Sanıkların uyguladıkları söylenen sağlık bakanlığı talimatının içeriğini mahkeme heyeti merak edip davaya dahil eder ve bizi de bilgilendirir mi acaba?

Bunlar hep gündemde olacak sorular ancak şu an cevap aramaktan çok dua etmeye ihtiyacım var. Şimdi Hatay’da Ufuk, Diyarbakır Silvan’da Yusuf ve Siirt Pervari’de Salih için aramalar sürerken aynı hataların tekrarlanmaması, sağ salim bulunmalarına duacıyım. İzmir Tire’de yine jandarma ve AFAD ekiplerinin arama kurtarma çalışması başlattığı öğrenilen Rüya bebek ve anneannesi gibi binlerce kayıp çok dahil duama.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI