Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Yıkıcı iyimserlik

Cumartesi, 30 Haziran, 2018
Yıkıcı iyimserlik, beklentilerin boşa çıkmasıyla yaşanan bir hayal kırıklığından çok daha fazlasını anlatır. Sadece bu olsaydı, taktik veya stratejik değişiklikler, iyimserlik eğilimini tekrar ayakları üzerine oturtmak için elverirdi. Oysa seçim sonuçlarının yaşattığı derin sarsıntı, durumun böyle olmadığını açıkça gösteriyor. İyimserlik, bizi iyimser olmaya sevk eden gayenin kendisi, varılmak istenen sonucun önüne bir engel olarak dikildiğinde yıkıcı olur.

Bir seçim daha yaşandı ve bitti. Seçmenler canlı bir rekabet ortamına şahit oldu. Süreç boyunca muhalefet cenahından esen iyimser havanın nedeni de bu olsa gerek. Çünkü rekabet beraberinde sadece riskleri getirmez, yeni fırsatlar da yaratır. Bununla birlikte, seçim sonuçları bu değişim fırsatlarının çok da iyi değerlendirilemediğini gösterdi. 24 Haziran seçimlerini de AKP açık ara farkla kazandı. Tıpkı 2002’den bu yana yapılan her oylamayı kazandığı gibi. Başta Erdoğan olmak üzere, iktidar cenahının sözcüleri “demokrasinin zaferi” temalı nutuklar atmaya hazırlanırken, muhalefet tarafında havanın hızla bozduğu görülüyordu. Başlangıçtaki iyimserlik hızla karşıtına dönmüştü. Dönüşüm o kadar hızlı oldu ki, seçim hileleriyle ilgili iddialar, bir nebze olsun kimseyi teselli edemedi.

Bu süreçte yaşanan duygusal dalgalanmalar, siyasetin bir başka boyutuna dikkatimizi çekiyor. Seçim, adayların ortaya çıkmasıyla başlayıp sonuçların ilanıyla sona eren bir süreç içinde gerçekleşir. Sona eren her süreç gibi, seçim de bugünden geçmişe dönük olarak analiz edilebilir. Lakin yüzümüzü geçmişe her döndüğümüzde olayların içinden bazılarını seçme zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız. Yani bazı olayları seçer, onları birbirine bağlayarak geçmişi bir dizi biçiminde yeniden inşa ederiz. Burada yaptığımız tercihler, esasen bireysel veya genel eğilimlerin tesiri altında şekillenir. Eğilim derken, olaylar yaşanırken verdiğimiz duygusal tepkileri yönlendiren ruh hallerini kastediyorum. Dolayısıyla, bugünden geçmişe dönük algımızı yönlendiren eğilimler, geçmişten bugüne etki eden duygusal tepkilerce önceden koşullandırılmıştır.

O halde seçim, bir bilgi konusu olmazdan evvel, bir duygulanım konusu biçiminde deneyimlenir. Olaylarla iç içe gelişen duygusal eğilimler, seçmen davranışları üzerinde doğrudan etki eder. Şimdiki seçim tartışmalarında dile getirilmeyen şey tam da bu etkidir. Çok az çalışma veya tartışmada siyasetin duygulanımsal boyutuna vurgu yapılmaktadır. Eldeki sayısal verilerin analiziyle mevcut durumu açıklamak ve gelecek için öngörüde bulunmak yeterli görülmektedir. Ne var ki, böylesi analizler için bazı yöntemsel tercihlerin önceden yapılmış olması gerekir. Diyelim ki seçimin katılım oranları, oy kaymaları, oy dağılımı veya seçmenin ideolojik tercihleri gibi parametreleri hesaplıyoruz. Ortaya çıkan tabloyu anlamlandırırken, önceki seçimlerden hangisi baz alınacak: 7 Haziran mı, 1 Kasım mı? Dahası, hesaplanan değişimlerin anlamı nedir? Mesela seçimin “asıl galibi” kimdir? AKP, MHP veya HDP için seçilen ölçüte göre, farklı galibiyet biçimleri pekala ileri sürülebilir. Ölçüt seçimini belirleyense, her durumda, söz konusu duygulanım yapıları olacaktır.

Burası, iyimserliğin siyasi ve ideolojik işlevinin önem kazandığı yerdir. İyimserlik, süreç içindeki tutum ve davranışlarımız kadar, süreç bittikten sonraki bakışımız üzerinde de etki yapar. Bugün muhalefet güçlerinin yaşadığı moral çöküntü, her seçim döneminde kışkırtılan bu iyimserliğin yıkıcı karakterinin eseri olarak görülebilir. Yıkıcı iyimserlik, beklentilerin boşa çıkmasıyla yaşanan bir hayal kırıklığından çok daha fazlasını anlatır. Sadece bu olsaydı, taktik veya stratejik değişiklikler, iyimserlik eğilimini tekrar ayakları üzerine oturtmak için elverirdi. Oysa seçim sonuçlarının yaşattığı derin sarsıntı, durumun böyle olmadığını açıkça gösteriyor. İyimserlik, bizi iyimser olmaya sevk eden gayenin kendisi, varılmak istenen sonucun önüne bir engel olarak dikildiğinde yıkıcı olur. Bu tartışmada, iyimserliğin yapısı, seçim yoluyla yaratılmak istenen değişimin, yine bizzat seçim tarafından imkansız kılınması yoluyla yıkıcı bir karakter kazanmıştır.

Elbette iyimserlikle ilgili hikâyenin hepsi bundan ibaret değil. İyimserliğin yapıcı yanını görmezden gelmek büyük hata olur. İnsanı eyleme yönlendiren, ruhunu dışa açan duygular, esasen iyimserlik tarafından mümkün kılınır. Eğer kendi müdahalesiyle, dünyanın daha iyi bir yer haline geleceğini düşünmüyorsa, insan niçin eyleme geçsin? Fakat iyimserliğin duygusal yapısı, sadece eyleme yönlendiren unsurlardan ibaret değildir. KHK ile mağdur edilmiş iyimser bir seçmenin süreç içindeki konumunu bir örnek olarak ele alalım. Onun iyimserliği sadece oy tercihini belirleyen seçim davranışına etki etmeyecektir. Aynı zamanda olayların akışı onun istediği biçimde değiştiğinde, işine geri dönme, zararlarının tazmin edilmesi gibi bazı hayalleri de besleyecektir. Seçmenin duygu dünyası, davranış ve düşünce bakımından bir bütün olarak iyimserliğin etkisi altına girecektir. Demek ki iyimserlik, aynı zamanda bir fantezi evreniyle iç içe olan belli bakış açılarını da benimsemiş olmayı gerektirir.

Sonuç olarak, iyimserliğin duygusal yapısı, dünya gerçekliğinin bilinç tarafından kavranma biçimleri üzerinde kaçınılmaz bir baskı yapar. Özellikle “yıkıcı iyimserlik” durumu söz konusu olduğunda, gerçeklik ile beklentiler arasındaki denge ikincisi lehine bozulmaya başlar. Sanıyorum, seçim tartışmalarında şahit olduğumuz iki durumu, bu yıkıcı iyimserliğin anlayışımızı kısıtlayan etkisinin bir yansıması olarak değerlendirebiliriz. Bu durumlardan ilki, Türkiye’de özellikle 2007 seçimlerinden itibaren görülen yüksek katılım oranlarının değerlendirilmesiyle ilgilidir. İkinci durumsa, muhalefet blokunun seçim adaleti ve güvenliği ile ilgili endişelerine dairdir. Her iki örnekte de aslında temenni teorilerinin analizin yerine geçtiği görülmektedir.

Esasında 12 Eylül sonrasında yapılan bütün seçimlerde katılım oranları, demokratik ülkeler ortalamasının çok üzerinde seyretmiştir. Bu durum üzerinde ilk başta oy vermenin zorunlu olması ve cezai yaptırıma bağlanması elbette etkili olmuştur. Ancak 1990’larda, zorunluluğun fiilen uygulamadan kalkmasıyla,yüzde 80-90 aralığında gerçekleşen katılım, 2002’de ilk defa yüzde 80’in altına inmiştir. AKP’nin kazandığı ikinci seçimden sonra yapılan tüm oylamalarda bu oranın tekrar yüzde 80-90 aralığına yükseldiği görülmektedir. Şimdi, bu yükselişin iyimserci yorumu, meseleyi “demokratik meşruiyet” açısından ortaya koyar. Buna göre geniş seçmen katılımı, siyasal sistemin Türkiye’deki meşruiyetini ve yönetimin ne kadar geniş bir tabanın rızasına dayandığını gösterir. Diğer yandan, “ileri demokrasilerde” seçimlere katılımın ne kadar düşük olduğu da dikkate alınınca, bunun pekala Türkiye’de demokrasinin çok daha derinleştiği biçiminde yorumlanması da mümkün hale gelir. Nitekim Erdoğan’ın 24 Haziran değerlendirmesinde bunun bir örneğini görmekteyiz:

“Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir. Milletimizin bizatihi kendisi bu seçimin galibi, 81 milyon vatandaşımızın her bir ferdidir. Siz tarih yazıyorsunuz. Asırlar sizi çok farklı anacak. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde seçimler bizdekinin yarısını bulmayan katılımla yapılıyor. Türk milleti sandığa, sandıkta tezahür ettirdiği iradesine sahip çıkarak, demokrasiye ve onun ayrılmaz parçası olan haklarına ve özgürlüklerine ne kadar önem verdiğini bu seçimde tekrar göstermiştir.”

Doğrusu seçime katılım oranlarının yüksek olması, tek başına meşruiyet ve demokratik derinliğin bir göstergesi olamaz. Çünkü siyasal katılım, anlık bir davranıştan ibaret olmayıp, çok farklı biçimlerde gerçekleşmesi mümkün olan bir süreci işaret eder. Seçime katılım, ancak bu genel siyasal katılım çerçevesiyle bir arada değerlendirildiğinde anlamlı olabilir. Bu açıdan bakınca, Türkiye’de seçime katılımın yüksek olması, alternatif katılım biçimlerini düzenleyen hak ve özgürlüklerin aşırı bir şekilde kısıtlanmasıyla ilişkilidir. Yani mesele öyle “haklar ve özgürlüklere verilen önemin” değil, başka hak ve özgürlükleri etkili bir şekilde kullanma olanağının olmamasıyla ilgilidir. Kanımca Türkiye’nin seçim kültürünü, gelişmiş ülkelerinkinden ayıran en önemli boyut budur.

Yıkıcı iyimserliğin görüş açımız üzerindeki daraltıcı etkisinin diğer örneğini muhalif blokun seçim yenilgilerini açıklama biçimi oluşturur. 2002’den bu yana yapılan ulusal çaptaki on üç oylamanın tamamını, muhalefet büyük bir farkla kaybetmiştir. Buna rağmen, muhalefet partileri yenilgileri için “seçim hileleri” dışında hiçbir gerekçe ileri sürememiştir. Kendi siyaseti ve seçmen desteği konusunda propaganda edilen iyimserlik, bu açıklama tarzının seçmenler nezdindeki inandırıcılığını artırmıştır. Elbette seçim hileleriyle ilgili iddiaların ciddiye alınmaması gerektiğini söylemiyorum. Gerek sandık güvenliği, gerek oy sayımı ve oyların birleştirilmesi süreçlerin şeffaflığıyla ilgili önemli sıkıntılar mevcuttur. Lakin muhalefet her seçimde hile yapıldığını ileri sürse de, hiçbir zaman bu iddianın ciddi anlamda takipçisi olmamış ve kısa süre içinde seçimlerin geçerliliğini kabul etmiştir. Bu açıdan bakınca, seçim güvenliğiyle ilgili iddiaların muhalefetin seçim başarısızlıklarının üstünü örten özürcü bir açıklama biçimine dönüştüğünü görüyoruz.

Gerek iktidar gerek muhalefet yaklaşımları açısından “yıkıcı iyimserliğin” esasını, seçmenlerin düşünce ve davranışlarının verili iyimserlik eğilimi aracılığıyla yönlendirilmesi oluşturur. Gerçek bir demokratik katılım kültürü ve derinlikli bir seçim anlayışı, sadece seçim sürecini değil, seçimin yapılışını belirleyen kuralları da dikkate almayı gerektirir. Çünkü seçimin nasıl sonuçlanacağı konusundaki asıl karar sahipleri, oy verenlerden çok, oyların sayımını yönlendiren kuralları koyanlardır. Seçim, sadece seçmen ve adaylar arasında oynanan bir oyun değildir; oyunun içinde her zaman başka bir oyun vardır. Esasında demokratik değişim ve karar süreçleri için bir çözüm olan seçim, pekala demokrasi önündeki bir engele de dönüştürülmüş olabilir. Böyle bir dönüşümü, ancak oyunun kurulduğu üst düzeyi gözettiğimizde tersine çevirebiliriz. İyimserlik, sadece bu yoldan yıkıcı olmaktan çıkarılıp yapıcı karakterine iade edilebilir.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI