Muharrem İnce, beden diliyle neler dedi?

Çarşamba, 27 Haziran, 2018
“Değerli basın mensupları...” diye başladığı an, bir şey oldu... Sanki, görünmez bir şırınga geldi ve İnce’nin bütün duygularını, mimiklerini, vurgularını, ifadesini hüp diye çekti. Hepsi yok oldu gitti. Bugüne kadar, konuşurken, hep kürsüyü ortalayan (sahiplenen) İnce, elleri titreyerek tuttuğu kâğıdı okurken, minik minik adımlarla hafiften yana kaydı.

Değişik ve bir o kadar da güzel insanlarız. Sevdik mi, çok (aşırı, çılgınca, her hücremizle) seviyoruz. Sonra bir şey oluyor… Aniden (aşırı, çılgınca, her hücremizle) nefret ediyoruz. Bir uçtan, öbür uca hemencecik savruluyoruz.

Daha yeni ısınmışken, hızla soğuyoruz.

Umutlandık mı, göklerde uçuyoruz fıldır fıldır. Sonra bir şey oluyor, hop, yere çakılıyoruz. O kadar umudu, o kadar duyguyu hemen çöpe atıyoruz ve tabii, çöpü boşaltmayı ihmal etmiyoruz. Aferin bize.

Başka ne yapacaktık ki? Dünyanın sonu gelmiş çoktan. Bütün hayallerimiz, kalbimizle aynı anda çatır çutur kırılmış. Zümrüdüanka uçmuş gitmiş, bir balkonun demirine konmuş. Her şey bitmiş. Nokta. Son.

Bizim böyle yaşamaya hakkımız var çünkü biz böyleyiz değil mi? Duygu termostatımız, doğuştan bozuk.

Peki sevdiğimiz, güvendiğimiz, umutlarımızı düğüm düğüm bağladığımız insanlar?

Onlarda durum farklı. Bizim haklarımıza sahip değiller maalesef. Biz, bir insanı yere göğe koyamıyorsak, o insan duramaz, düşemez, yıkılamaz. Umutlarımızı taşıyor çünkü. Yıkılırsa, sırtındaki umutların hepsi yere düşecek, kırılacak filan. Bunu kabul edemeyiz. Hiç affetmeyiz. Anında kızarız, küseriz, nefret ederiz, sileriz, gideriz.

Muharrem İnce’nin, ünlü “Adam kazandı.” mesajından sonra da böyle oldu. Milyonlarca umut, yerlere saçıldı, bütün pencereler kapandı. Sonrası, Muharrem İnce tarafında (kendisinden hiç beklenmeyen) derin bir sessizlik… Sevenlerinin tarafındaysa, öfke fırtınaları ve tufan.

12 saat sonra, Muharrem İnce, CHP Genel Merkezi’nde konuştu. İlginç olan konuşması değildi ama. Konuşma diliyle başka, beden diliyle başka şeyler anlatmasıydı.

Komplo teorileri hakkında konuşurken, gülüyordu ama çok kızgın ve rahatsızdı. Bir gecede çılgınca beden dili çalışıp da kendini saklamayı öğrenmediyse, doğruyu söylüyordu. “Bir kere, bunları bir kapatalım.” derken, Hitler’in ünlü aşağıya bakan avuç (otorite, güç, baskınlık, hakimiyet) hareketini yaptı. Böylece, bu konuları kapatmak istediğini iyice anladık.

Sonra bir süre boyunca, alışık olduğumuz o bol mimikli, kaşlarını yukarı aşağı oynatmalı, öne eğilmeli, ellerini kullandığı beden diliyle konuştu. Elini defalarca yüzüne (özellikle burnuna) götürmesinden, söylemek istediklerini (tam) söyleyemediğini, nasıl gergin ve stresli olduğunu da iyice anladık.

Sonra önündeki kâğıdı aldı eline. “Değerli basın mensupları…” diye başladığı an, bir şey oldu… Sanki, görünmez bir şırınga geldi ve İnce’nin bütün duygularını, mimiklerini, vurgularını, ifadesini hüp diye çekti. Hepsi yok oldu gitti.

Bugüne kadar, konuşurken, hep kürsüyü ortalayan (sahiplenen) İnce, elleri titreyerek tuttuğu kâğıdı okurken, minik minik adımlarla hafiften yana kaydı.

Kağıttaki metin, bence kendisine ait değildi. Robot gibi okudu, çok uğraşsa da bir türlü sahiplenemedi, hissedemedi o söylediklerini. (Ortak hazırlanmış bir metin midir, birileri yazmış da sonra İnce kontrol mu etmiştir, ilk kez mi okuyordur, onu bilemem.)

Kâğıt okuması bitince, oh, biraz rahatladı. Kürsüsünü yeniden sahiplendi. Görünmez şırınga, mimiklerini, vurgularını, el kol hareketlerini yeniden enjekte etti. 50 günlük kampanyada onu yalnız bırakmayanlara teşekkür ederken, ifadesi değişti. Muharrem İnce (ve duyguları) geri geldi.

Seçim gecesi attığı mesajdan dolayı hatasını kabul ederken, gerçekten kendine kızgındı. Özür dilerken de gerçekten samimi görünüyordu. Yine de bu konuda konuşurken, mikrofonla oynayıp durmasına, ellerini kenetlemesine ve ifadesini kontrol etmeye çalışmasına bakarak, bu konuda söylediğinden çok daha fazla rahatsızlığı olduğunu çıkarabiliriz.

Bütün konuşmasının içinde, en önemli (bir o kadar da aydınlatıcı) anlar, CHP ve Kılıçdaroğlu ile ilgili soruların geldiği anlardı. İnce’nin omuzlarını çökerten, sesini buruklaştıran, gözlerine hayal kırıklığı serpiştiren anlar.

CHP’yle ilgili sorulara çok (ama çok) sinirlenmesi, aniden streslenmesi, soruya soruyla karşılık vermesi, “Kılıçdaroğlu’yla telefonda konuştuk, yüz yüze gelmedik. Yüz yüze geleceğiz tabii…” dediğinde, yüzünde oluşan o kızgınlık ve meydan okuma ifadesi, oralarda neler neler döndüğünün ipuçlarını verdi.

(Ertesi gün aynı yerde, aynı mikrofona konuşan Kemal Kılıçdaroğlu, konuşması boyunca Muharrem İnce’ye teşekkür etmeyerek, hatta bir gazeteci sorana kadar, İnce’nin adını ağzına dahi almayarak ve ince ince laf sokarak, konuyu güzelce netleştirdi.)

Sonuç olarak, 50 gün boyunca oradan oraya koştururken ve mitinglerde milleti coştururken hiç yorulmayan Muharrem İnce, yarım saatlik bu toplantıda, fazlasıyla yoruldu.

Aynı günün akşamı Twitter’da, Zeki Müren’in sesiyle paylaştığı duygusal klip ve “Bu böyle yarım kalmayacak…” mesajıyla sosyal medyada ona küsmüş olanların bir kısmını ağlattı. Bir de baktık ki, küsler barıştı, sevenler kavuştu.

Muharrem İnce de böylece, “Küskün gönüllere giren, işte benim siyasete devam eden.” demiş oldu.


Reyya Advan kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 13 yıl, İstanbul’da çeşitli uluslararası reklam ajanslarında, reklam yazarlığı yaptı. Çocuk hikâyeleri ve masallar yazdı. İstanbul’un trafiğine ve nem oranına daha fazla dayanamayarak, Ankara’ya geri döndü. 2009’da, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu. Reklamcılık, yazarlık, sunum teknikleri gibi alanlarda dersler veriyor. Kurbağalara olan abartılı ilgisi dışında, normal bir insan.

YAZARIN DİĞER YAZILARI