Illich ile Freire arasında

Pazar, 24 Haziran, 2018
İlk derse Pink Floyd’un ‘The Wall’u ile başlıyordum hep. Klibi de vardı, okulu yakıyorlardı filan. Öğrencilerin nedense hoşuna gidiyordu. Bazen, devrim oldu zannediyoruz diyorlardı, kahve içip bir yerlerde konuşurken.

Bir ara üniversitelerde ders veriyordum. Başlar başlamaz ilk derste, devam zorunluluğu yok, diyordum ve herkes geçecek. Herkes baştan seviyordu dersi ve yüzde 95 devam oluyordu. Buna rağmen gelip “Ben haftaya gelemeyeceğim” diyen arkadaşlar oluyordu. Sevgilinizle mi buluşacaksınız, diyordum. Yok işim var, diyorlardı. Ancak sevgilinizle buluşacaksanız gidebilirsiniz, diyordum, eğer buluşmayacaksanız bile yalan söyleyin. Sevgilim yok, diyorlardı. Olsun bulmaya gidiyorum diyebilirsiniz, diyordum. Yalan söylemek kötü bir şey değildir bence ve zaten devam zorunluluğu yoktu.

Her derse bir şarkı dinleterek başlıyordum. Buenos Aires Üniversitesi’nde, Brezilya İşçi Partisi PT’yi anlatan dersi takip ederken bir hocadan kapmıştım bu taktiği. O bazen dinletiyordu, ben her zaman. İlk derse Pink Floyd’un ‘The Wall’u ile başlıyordum hep. Klibi de vardı, okulu yakıyorlardı filan. Öğrencilerin nedense hoşuna gidiyordu. Bazen, devrim oldu zannediyoruz diyorlardı, kahve içip bir yerlerde konuşurken. Borges’in öyküsünden bir parçayı anlatıyordum o zaman. Çölün ortasında, eline bir avuç kum alıp havaya fırlatıyordu, “Ben dünyayı değiştirdim” diyordu.

Ivan Illich’in ‘Okulsuz toplumu’ ile Paulo Freire’nin ‘Ezilenlerin Pedagojisi’ arasında gidip geliyordu kafam ki hâlâ öyle. Derste mümkün olduğunca az konuşuyordum. Mesela siz Venezuela hükümetisiniz toprak reformu yapar mıydınız, diyordum. Önce evet diyordu çoğu. Ama yeterince gücünüz yok, sadece yüzde 30 oyla gelmişsiniz diyordum. Muhalefet onlar komünist, toprakları elinizden alacak diye sizi yıkabilir. Güçlenmeyi bekleriz biraz daha, diyordu o zaman çoğu. Fakat toprak reformu yapmadan, adil bir toprak paylaşımı olmadan nasıl güçlenebilirsiniz ki diyordum. Tartışma başlıyordu aralarında, seyrediyordum. Eğlenceli oluyordu ve bir sürü şey öğreniyordum. İlk başta devlet arazilerini yoksul köylüye dağıtırız diye karar alıyorlardı mesela. Bu sefer, eğer büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koymazsanız bir süre sonra o araziler de, ne kadar hukuksal önlem alırsanız alın, büyük toprak sahiplerinin eline geçer deyip dünya örnekleri veriyordum. Siz de her şeye bir şey buluyorsunuz diyorlardı. Doğruydu ama hayat teorileri pek takmıyordu ve ben sadece bu karmaşıklığı anlatmayı ve her şeyi sorgulamayı anlatmaya çalışıyordum zaten…

Sonra birden dersi ortasında kesip, bir sayfa çizgi roman dağıtıyordum. Çelik Bilek, Rodi, Profesör filan savaşıyordu ama Avukat Koloni başkan oluyordu mesela ya da Lübnan’da, 1960’larda Beyrut’un turistik hava fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçının, savaş yüzünden açamadığı dükkanına gittiğinde asitlenmiş fotoğraflarda bazı binaların silinmiş olduğunu görünce başladığı hüzünlü sanatının fotoğraflarını dağıtıyordum. Şehirde hangi binalar yıkılmışsa onları kendisi asitle siliyordu eski fotoğraflardan ve aside gözyaşı da karışmış olabilirdi.

Bir de ilk ders klasiğim vardı. Haritalara bakın diyordum. Avrupa’dan bir ülke seçin gözünüze ve aynı büyüklükte Afrika’dan bir ülke. Seçiyorlardı. Hemen hemen aynı görünüyordu haritada ülkeler. Şimdi yüzölçümlerine bakın diyordum. En az iki katı kadar büyük çıkıyordu Afrika ülkeleri. Çünkü haritalar bile yalan söylüyordu.

Ve İtalyan anarşist Renzo Novatore: “Siz devrimi bekliyorsunuz benimki başlayalı çok oldu” diyordu…

YAZARIN DİĞER YAZILARI