Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Cappadox'taki sessizliğin yankısı

Pazar, 24 Haziran, 2018
John Cage'in 'sessizlik' içeren 1952 tarihli modern klasiği 4' 33'' e yaslanan müzik, çağdaş sanat ve gastronomi ile kültür turizmi girişimi Cappadox, 9 Temmuz'a kadar Ortahisar Balkanderesi Vadisi'ndeki yapıtlara ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Fulya Erdemci ve sağ kolu Ilgın Deniz Akseloğlu küratörlüğündeki girişim, bugüne kadar yapılan dört etkinliğin aşılmayı bekleyen standartlarını geleceğe bırakıyor

Sarkis, Mavi Kalp

14 Haziran – 9 Temmuz tarihlerinde Nevşehir Ortahisar ve Balkanderesi ekseninde Kapadokya’da Pozitif markasıyla düzenlenen ‘Sessizlik’ temalı çağdaş sanat programını, 15 – 19 Haziran’da yerinde izleme olanağı buldum. Uçhisar’da art arda, farklı mekân ve saatlerde düzenlenen konserlerin yanı sıra, ‘Müşterek Tatlar’, ‘Flora Gezisi’, ‘Performans Programı’, ‘Jeoloji Gezisi’ ve Kapadokya Sanat İnisiyatifi’nin sergisiyle çeşitlenen etkinlikte küratörlük bu sene de Fulya Erdemci’ye emanetti ve kendisine Ilgın Deniz Akseloğlu yardım ediyordu.

Araştırma danışmanlığı Mükremin Tokmak, Atıl Ulaş Cüce, Galip Yavuz ve Bekir Sak’a ait girişimde, prodüksiyon ve lojistik asistanı Melodi Gülbaba olurken, projenin yardımcı editörlüğünü Nicole O’Rourke üstleniyordu. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Cappadox, kapanışı Uçhisar Meydan’da büyük ilgiyle karşılanan ücretsiz Duman konseri ile yaptı. Yerel halk ve esnaf, etkinliğin bölge ekonomisi ve sosyal hayatına getirdiği ‘pozitif’ iklime kayıtsız değildi. Kaldı ki son yılların ulusal ve ulusaşırı gelişmeleri, bölge turizmini de vurmuştu ve esnaf, ne yapacağını gerçekten bilemez durumdaydı.

Kuruyemişten sabuna, el yapımı yerel motiflerin dans ettiği takılardan ekmek arası mucizevi tatlar ve Hanımeli markası altında bölge kadınlarının pişirdiği özel tariflere varan nice unsur, ziyarete gelen sanat ve kültür meraklılarının yeniden ilgi odağı oldu. Özgün üniforması ve kadınlı erkekli çabasıyla dikkat çeken bölge jandarmasının asayiş için elinden geleni yaptığı Cappadox, bu yıl da, gastronomiyi özel bir büyüteç altına alarak ‘Obur’ markası altında Küçükasya’daki küresel gırtlağımızın çok sesli hafızasını kayıt altına almaya çalışan Levon Bağış’ın (www.levonbagis.com) Türkiye’nin çeşitli aşçılarının elinden çıkan yemekleriyle pekişen şarap tadım sunumuyla derinleşti, zenginleşti. Sunumda 2001 Tokat’tan, 2017 Nevşehir’e uzanan yedi farklı sene ve bölgede, Kayseri ve Elazığ ile Niğde gibi yörelerde üretilmiş kıymetli şaraplar ve onların varoluş hikâyeleri damaktan damağa akarken, bu içkilerle birlikte tüketilebilecek, Adana, Kars, İstanbul, Kastamonu, Balıkesir, Kahramanmaraş ve Edremit gibi noktalardan gelen özgün lezzetler bir araya getirildi. Bir yanıyla Türkiye, gastronot midelerde hayli evrensel değerlerde bir bayram etti.

Dile kolay, yaklaşık bin senelik geçmişi bulunan Ortahisar, adını bölgenin en büyük ve yüksek peri bacası Ortahisar Kalesi’nden alırken, doğal soğutma ve muhafaza imkânı sağlayan çok sayıda derin mağaraları nedeniyle, Orta Anadolu’nun turunçgil ve patates deposu olarak kayıtlara geçmiş bir bölge idi. Ortahisar ve Balkanderesi Vadisi de, meydandan vadiye inen yolla sıra dışı biçimde birbirine yaklaşan bir rota üzerinden, çağdaş sanat refakatinde alternatif okuma ve tecrübe imkânı vadediyordu.

Etkinlik, ilk dört gününde bölge hafızası ve iklimini, ışığı ve seslerini kapsayan özgün performanslara da tanıklık etti.

Bunlar arasında, halen ‘Devamlılık Hatası’ sergileriyle SALT Beyoğlu’nda da izlenen Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar’ın Söğütaltı Çay Bahçesi’nde sundukları ‘Âşık Ne Zaman Susar?’ (Arzu ve Korku, 2006-2018) isimli olanı, Ortahisar’ın ilk rüştiyesi ve sonradan kütüphane olarak kullanılan ama son dönemde boş tutulan binadaki yerini aldı. İkilinin tasarladıkları nesnelerle sunulan performans ve yerleştirme, sanatçıların ifadesiyle, Cappadox’un Kapadokya’daki izleyicisiyle ilişkisine dair düşünmek ve olasılıklarını araştırmakla ilintiliydi. İkilinin Sevda Toker ve Emre Yücel’in katkılarıyla hayata geçirdiği Performans, kolektif hafızadan tanıdık, geleneksel bir dil, ifade ve eylem biçimine başvurarak, yöre halkı ve festival / sanat izleyicisine aynı anda seslenebilmeye ve onlarla iletişim kurmaya çalıştı.

Aydan Murtezaoğlu, Bülent Şangar, ‘Âşık Ne Zaman Susar?

Murtezaoğlu ve Şangar’ın çalışmaları, günlük kültür iklimi içerisinde geçmişe yönelik, ama güncel, vefakâr ve kadirşinas bir şırıngalama teşebbüsü, bir akustik dipnot, sessizlikle hayata açılmış bir anlam parantezi olarak alınabiliyordu. John Cage’in çağdaş sanat tarihine mal olmuş ‘4’33’ isimli ‘sessiz’ bestesini Ortahisar’ın orta yerine geri çağıran ikili, bu performans ile gündeme yönelik, eleştiriden sakınmaz,hatta karşı – kültürel bir manzum metni de eski kütüphaneye konuşlandırmış oldu. Bir ‘kara kitap/defter’ olan ‘Âşık Ne Zaman Susar?’ (Arzu ve Korku, 2006-2018) isimli nesnede, bir bakışla iki sanatçının da ‘âşık’ şapkasıyla birbirlerine dedikleri 12 yılın okumasından kimi satır başları şöyle cımbızlanabilirdi: “…çocukluktan arkadaşız, dernekte dayanışırız,/memleket sorulunca hep buraları anlatırız./senin aklına girmişler, bozulmuş dilin; delisi olmuşsun büyük şehirlerin, festivallerin!/sordun mu hiç neden gitti hemşehirlilerin?/ya da zorunda mı kaldılar, bugün turistlere gösterdiğin, bırakıp giderken sessizce, yüzlerce yıllık evlerini?/dinledin mi şarkılarını hâlâ söyleyegeldikleri?/konuşturmak için seni, kurunca çilingir sofrasını, kimi çağırmalı açmak için kilitli kalan kapılarını?/ mükemmel ahenk ve mana içinse tarzı leb değmez; sırf inanç ve politikayla açılan kapılara benim de aklım pek ermez./maharet aynı kapıdan girip çıkmak değilse eğer;/felsefenin bilim ve sanatla ilişkisine de bakmaya değer./neye yarar soramayınca soru, çilingirin sofra tepsisi;/emaneten gelinen bu dünyanın, hiç olur mu ahengi?/akıyorken her şey denize, dönüyorsa ördek yine göle,/ayak uyduramıyorsa bulunduğu her çevreye,/ayırmak zor mu evcili yabaniyle,/sormalı kim kopardıysa bağlarını, ıslah suretiyle?/ açıksözlülük, âşık’ın en belirgin özelliği; kayıtsız şartsız bir adanmışlık değil ki meselesi; tek başınalıkla dost olur yetmiş iki milletle,/kurulamayınca hakkıyla mülkiyet, ne beden, ne çevre ne de düşüncede,/gidene de zor olur kalana da bu ülke; meselesi fikri takipse…

Küratör Erdemci, Murtezaoğlu ve Şangar’ın gelenekle geleceği, gelecekle geleneği teyellediği projelerinde ayrıca, Michel Foucault’nun sert ve ağır, acı bile olsa yine de ‘hakikati söyleme içgüdüsü’ (Parrhesia/Doğruyu söylemek) teorisinin, âşıklık geleneğiyle bu coğrafyada yine karşılığını gördüğünü ve bunun kendisini heyecanlandırdığını vurguluyordu. Erdemci, sanatçılara ev sahipliği eden Dreams’ Cave’de sanat eleştirmeni Murat Alat ve küratör, eleştirmen Misal Adnan Yıldız eşliğinde yaptığımız konuşmada, Cappadox’u kurgularken, çağdaş sanatın Türkiye ve bölge gündemiyle örtüşüklüğüne de duyarlığının altını çiziyordu ve âşık olanın, aslında ‘öldüğünde’/sustuğu veya susturulduğunda, sustuğuna atıfta bulunuyordu. Erdemci ayrıca, ikilinin bu unsurları bir araya taşıyarak, Türkiye’nin sessizliğini dörde bölünen altmış saniyelik sessizliğin refakatiyle söylediklerini belirtiyordu.

Meseleye bu başlıklar altından bakıldığında, Ortahisar’daki Elibelinde Motif Atölyesi de, yakında Beyrut’a üretim ve yaşam amaçlı olarak gidecek İzmirli Cansu Çakar’ın bu yılki Cappadox’ta kayıt altına almamız gereken çabalarından biri oldu. Çakar ve gönüllü kültür emekçilerine tahsis edilen atölye, çoğunluğu kadınlardan oluşan bir ekiple bölgenin geleneksel Türk el sanatlarını başta minyatür olmak üzere gerek teknik, gerekse içerik yönünden yeniden ele alarak, bambaşka anlatıları dünyaya getirmeye çabaladı. Etkinliğin birikimi ise, Ayşe Umur ve Umur Basım Sanayii katkılarıyla sevimli bir motif-resim defterine dönüştürülerek belgelendi. O’Rourke’un katkılarıyla halihazırda lüzumlu bir belgeye dönüşen Cappadox yayınında da denildiği gibi “Çakar’ın atölyeleri, temel ve geleneksel bir Türk sanat biçiminin bugünün hikâyelerini, mesele ve görüşlerini gün ışığına çıkarmayı amaçlayan anarşist birer canlandırmasıydı. Cansu ayrıca atölyeye katılanlar için içinde çiçek, ağaç, yerel mimarî, süsleme, güvercin yuvası, hediyelikler, atlar, Türk bayrakları, ikonlar, Anadolu halı motifleri, Erciyes Dağı, Ortahisar Kalesi gibi, coğrafî ve topolojik öğelerin temsillerinin de yer aldığı bir çalışma kitabı hazırladı.” Atölyede Zübeyde Bedir, Ayla Şahin, Hatice Akgur, Pelin Yayla, Tuğba Öğünlü, Seda Bozacı, İrem Memiş, Seray Topaloğlu, Esra Tüfekçi, Yaren Tükenmez, Naciye Nuran Şahin, Nurten Topka, Hale Tükenmez, Lara Topka, Hale Tükenmez, Hatice Kaya, Cahide Balalan, Gamze Öztürk ve elbette Cansu Çakar yer aldı. Çakar’ın atölyesinde bölge insanını besleyecek “Türk Minyatür Sanatı” (Prof. Zeren Tanındı) veya “Resimli-Yazılı Halı ve Kilimlerimiz” gibi yayınlar da hazır edildi. Atölyenin koridorlarında el yapımı dikme bebeklerden küpe, kolye ve kâğıt üzerine işlenmiş türlü yöresel izlenime nice zenginlik, yine kâğıda nakışlanmış olağanüstü kompozisyonlarla, büyük bir masa üzerinde buluşturulmuştu. İrili ufaklı bu renkler ve dokular, hatta üzeri işlenmiş mor, çiçekli tepsi veya kabak biçimler samimiydi, ılıktı ve inandırıcıydı. Kalıcıydı.

Elibelinde Motif Atölyesi

16 Haziran’da sabah 07.00’de Balkanderesi Vadisi girişinde düzenlenen ‘İnsan olmak, ey Dağ!’ başlıklı performansa ise, Haig Aivazian’a Elif Temizkan, Murat İçlinalça, Yoel Vahram ve Keşap ile Vahram Çalgıcıyan refakat etti. Patates deposu mağarası, dağ ve güvercin yuvası arasında süren etkinliğin videosu ise daha sonra, 9 Temmuz’a dek depo-galerilerden birinde izlenmek üzere, tıpkı Şangar ve Murtezaoğlu’nun performansları gibi, dokümanlaştı. İlgili yapıtın şarkı referansları ise Alan Lomax’ın ‘Sabah Erkenden/Early in The Mornin”, ‘Ne Zalimdir Mahpushane/Mahpushane Kapısı (Yeni Türkü) ve Neşet Ertaş’ın ‘Mapushane Çeşmesi / Hapishanelere Güneş Doğmuyor’a aitti. Bir yönüyle Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Barış Akademisyenleri ve tutuklu gazeteciler ile öğrencilere de gönderme yapan bu yapıt, gün doğumunda sanatla yapılan akustik, vicdanî ve küresel bir pansuman duygusunu taşımaktaydı. Belli bir ruhanîliği, duyarlılığı içinde taşıyordu ve dokümantere bakılırsa, o anı sanatçılarla paylaşan izleyiciler de, hiç yoktan tarihsel bir şifa anının şahitlerine dönüşmüş gibiydi.

Biri uzun tüylü ve şişman, diğer sevimli ve siyah beyaz iki özgür köpeğin, vadi ekseninde neredeyse tüm kültür ve sanat meraklılarına gönüllü ve günde 24 saat çıkar gözetmeksizin sevgiyle refakat ettikleri girişimde, ruhanilik ve şifa mesele olunca hiç kuşkusuz, 1938 doğumlu çağdaş sanat sembolü Sarkis’in vadiye bıraktığı iki ayrı yapıtı da anmadan geçmek, olmazdı. Üstat Sarkis’in Güvercinlikli Kilise’de, seramik kullandığı ilk çalışması, vadideki içinde güvercin yuvaları bulunan, kayaya oyulmuş eski bir kilisenin zemininde izlenime sunuldu. AgarakAniArtikAvanBagaranCivariKvateraSevanŞuamtaTalinVarcanYeğvard isimli çalışma, eskilerin kelime oyunlarını çağırır bir grafik bütünlükle mekâna özgü biçimde yer alırken, kendisine eserine temel teşkil eden seramik karoların yapımında, Avanoslu bir seramik ustası refakat etti. Sarkis projesinde yine yıkılmış kilise ve manastırların planlarıyla, parmak etkisinde insancıl bir enerjiyle çalıştı. Sergi yayınından öğrendiğimiz üzere, sanatçının 2004’te Hessisches Landesmuseum Darmstadt Koleksiyonu için, yağlı boya ile kendi parmak izlerini kullanarak şifa vermek düşüncesiyle yaptığı planlarda, ya da bu yıl Cenevre’deki Galerie Mezzazin’de gerçekleştirdiği sergisi için vitray kullanarak yaptığı planlarda da olduğu gibi kullandığı farklı araç ve materyaller, çalışmalarının her birinin amacıyla örtüşür nitelikteydi.

Sarkis’in bölgeye kültürel-organik bir şefkatle bıraktığı bu izler, anı ile anıt arasındaki tepeden inmeci küslüğü mümkün olan en mütevazı, içeriden ve saygıdeğer tutumla tazeleyen bir tavır ihtiva ediyor gibiydi. Özellikle, kendisinin Mavi Kalp 2018 isimli, ışıktan atar mavi bir nabız halet-i ruhiyesindeki, Rum taş ustalarınca inşa olunmuş tarihi mağara-kiliseye armağan ettiği ve Dirimart’ın katkılarıyla hayata geçirilme neon yerleştirmesi, bu duygusal saygı duruşunda yoğunluk ve gizemi katlıyordu. Sarkis bu eseriyle daha önce Ayasofya Hazine Dairesi için 2’nci Uluslararası İstanbul Bienali’nde yaptığı ve küçük bir modeli de İKSV merkez binası girişinde yer alan eserine göndermede bulunmuştu.

Hale Tenger’in Hayat Ölüm, Aşk ve Adalet isimli, mekâna özgü ses yerleştirmesinde de, doğa, insanlık ve hafızaya yönelik bir barışma ve şifa teşebbüsünün tecrübe edildiği düşünülebilirdi. Tenger’in tarihsel güvercinlikler ve onları çevreleyen antik motiflere karşı fısıldamalarla ortaya koyduğu manzum metin-kolyesi, Leonard Cohen, Hrant Dink ve eski Çin öğretisi Tao Te Ching’in sahibi Lao Tzu’ya erişir bir enginlik ihtiva etmekteydi. Tenger’in doğal ortamı zedelemez bir akustik seviyede, meditatif bir ritmle sunduğu işinde şu sözler dinleyici ve izleyiciyle paylaşılıyordu: “‘Su çatlağını bulur’ dedi / Su gibi çatlağını bulabilir misin?/ Ağaçta, bir kuş gibi olabilir misin? /’Her şeyin içinde bir çatlak, bir çatlak var’ dedi / Çatlaktan giren ışık olabilir misin? / Yapmadan olabilir misin?”

Doğaya gönderme yaparken, kültürel bir atıf da yapan Susan Philipsz’in ‘Çoktan Gitmiş’ adlı çift kanallı yerleştirmesi de, Balkanderesi Vadisi’nin en dokunaklı eserleri arasındaki yerini aldı Cappadox 2018’de. 2007 tarihli eski bir çalışmasını, bünyesindeki savak ile kurumaya yüz tutmuş Balkanderesi’ne akustik bir pınar gibi döken sanatçı, eserinde Pink Floyd eski kurucu üyesi, müzisyen Syd Barrett’ın ‘Çılgın Adamın Kahkahaları’ isimli solo albümündeki aynı adlı parçada yer alan bir nakarata gönderme yapıyordu. Bu eserle gerek küresel ısınma, gerekse baraj meselesine işaret eden Küratör Erdemci’nin, bu yapıtı Balkanderesi’ne taşımasının altında, tıpkı vaktiyle sınırsız bir bereket kaynağı olarak hayata dahil olan Barrett gibi, bu dere / ekolojik hafıza ve temsil ettiği bütün yaşamsallığın da, Philipsz’in vokaliyle ilgili coğrafyaya geri çağrılıyor oluşu yatıyordu adeta. Benim, eseri ziyaretim esnasında bir çoban, bir koyun sürüsü ve devasa çoban köpeğinin yatağın ucundaki mağarada soluklanması ise, eserin teatral yoğunluğunu defalarca artırıyordu. Bu arada vadinin de, Cappadox vesilesiyle en az 10 kez temizlendiğini ve zeminden, işe yaramaz araç lastiği parçalarının, naylonların da çıkarıldığını ve son birkaç senede bu bölgenin gittikçe çöplükleştiğini, ancak temizlenebildiğini buradan kayda düşelim.

Susan Philipsz, ‘Çoktan Gitmiş’

Bu sırada Barrett bestesi ‘Long Gone’ / ‘Çoktan Gitmiş’, Philipsz’in sesinden mağarada şöyle işitiliyordu: “…Çoktan gitmişti, çoktan / Gitmişti, gitmiş, onlar gelmeye devam ettikçe / Onun eli büyüdükçe büyüdü / Ta ki neden böyle gittiğini anlayan kimse / kalmayana dek / Ve pencere kenarında öylece kalakaldım / Merak ederek halen sevdiklerimi / Onun gözlerindeki aşkın güzelliğinin ardında / dikilerek / Zihnimin içinden ağladım / Çoktan gitmişti, çoktan.

Az önce değindiğimiz tadım ‘gezileri’ gibi, sosyal farkındalık üretimi konusunda hayli çalışkan bir Cappadox daha, bu yıl da geride kaldı. Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Profesörü Ezgi Tuncer’in STK olarak Türkiye’ye gelen göçmenlere odaklanan ‘Helping Hands’ ile yaptığı ‘Müşterek Tatlar’ atölyesi, bu yıl 18 Haziran akşamı, 30 kişilik bir kontenjan ve Kapadokya’nın serin yağışı refakatiyle, Ortahisar Tandır Cafe’de yer aldı. Helping Hands, kendi tabirleriyle ‘kurum, kişi ve aileleri birbirleriyle bağlantılandırmaya ve onların kendilerine tamamen yabancı bu topraklarda huzur, barış ve parçası olabilecekleri bir topluluk bulabilmelerini sağlamaya adanmış’tı. Son dönemde Suriye ve Türkiyeli çocuklara sanat terapisi hizmeti de veren Helping Hands, atölyesinin odağı için ise bu sene, Ortahisar sakini üç Türkiyeli kadın ile, Suriyeli üç kadının pişirdiği benzer yemekleri kendi tarifleriyle aynı ocakta buluşturdu ve bizlere hep birlikte toplumsal barışı, çok kültürlülüğü lokma lokma tattırdı.

Müşterek Tatlar

Aynı ulusaşırı ve insancıl duyarlığı içeren bir diğer proje de, Cappadox 2018’de Fransa’ya göçen Azeri sanatçı Babi Badalov’dan geldi. ‘Pippa Bacca Şiir Bahçesi’, tarihi Balkanderesi Vadisi’ndeki volkanik odacıklardan birine tişört atölyesiyle konuşlanan Badalov’un, bununla da yetinmeyerek girişimi bir nevî heykel-anı-tarla olarak kurguladığı, müdahalede bulunduğu bir açık hava yapıtına büründü. 2008’de Dünya turuna Barış ve İnsanlık adına çıktığı esnada, Milano’dan Kudüs’e otostop ile yürümeye çalışırken Türkiye’de öldürülen Pippa Bacca’ya ve 2015’te, 20 yaşında katledilen Özgecan Aslan ile Japon öğrenci, Göreme’de canına kıyılan Mai Kurihara’ya ithaf olunan, göndermeler yapılan çalışmada manzum ifadeler, el yapımı tişörtlerde ölümsüzleştirildi, toprağa bu insanlık ve Demokrasi meleklerinin isimleri bir defa daha kazıldı. Keza, şiddetin İnsanlık dışı boyutunu hayli dramatik bir tanıklıkla kalıcılaştıran Erkan Özgen de, Suriyeli küçük bir dilsiz göçmenin tanıklığını 2016 tarihli ‘Harikalar Diyarı’ isimli eseriyle vadideki bir mağaraya taşıyordu. Cappadox’a SAHA Derneği desteğiyle getirilen bu eserin yakın geçmişte Tate Modern koleksiyonuna alındığını, yine bir defa daha duyurmuş olalım.
Nitekim Nevşehir bölgesindeki Ortahisar nüfusunun onda birini de yine Suriyeli göçmenler teşkil ediyor ve sığınmacılar konusunda son günlerin en ulusaşırı kültürel ve kitlesel projelerinden bir diğerini, Banu Cennetoğlu, İngiliz muhalif gazetesi The Guardian’a refakat eden +30 bin kişilik müteveffa ulusaşırı sığınmacı liste vakasıyla yeniden gündeme taşımışa benziyor. Bu projeyle ilgili röportaj da, geçtiğimiz günlerde yine Cennetoğlu ile The Guardian’da, ilgili ekin yayımlandığı gün paylaşılmış idi.

‘Babi Badalov, Pippa Bacca Şiir Bahçesi

Bunun gibi, yaşam ve ölümü kesiştiren bu tarihsel vadideki, 1960’lara değin tabakhane olarak kullanılagelmiş bir diğer mağarada ise, ölü hayvanları doldurmak / mumyalamak suretiyle onları ve temsil ettikleri tüm doğallığı donduran, bir bakıma ölümü yenmeye elinden, emeğinden, el işçiliğinden ve göz nurundan geldiğince çalışan bir tahnitçiyi anlatan aynı adlı 2010 tarihli video işiyle, Ali Kazma yer almaktaydı. Bölge aynı zamanda, tarihi boyunca şaraphane, mesken, ahır, hapishane ve hatta kilise olarak dahi hizmet vermiş bulunuyordu.

Cappadox 2018’de efsanenin gerçekle cilveleştiği bir performans ve bir de ‘Land Art’ yerleştirmesi göze çarpıyordu. Bunlardan ilki, Avanoslu Seramik Atölyesi İkizler’de emek veren Mehmet ve Levent Düzgün’ün katkılarıyla, Rossella Biscotti’nin vadide sunduğu sıradışı varlıklara ait ayak izleri ve mitleri oldu. Bunu izleyen bir diğer efsanevî rehberlik performansı ise, ‘Holistik Hanahana Şifa Turu’ ile, Bettina Hutscheck’den geldi. Sanatçı bu turu defaten izleyicisine sunarken, bölgeden edinilmiş tabii ve gayrıtabii belleği kimi zaman belgelere, kimi zaman sözlü tarihe başvurarak görünür, bilinir ve taşınır kıldı, kendisine yöneltilen soruları büyük bir merak ve içtenlikle yanıtladı.

Girişimin en dramatik sunumlarından bir tanesi ise, RAAAF (Rietveld Architecture Art Affordances) imzasıyla geldi. Sanat ve mimarlığa felsefî bir bakış niteliğindeki RAAAF, 2016’da Ronald Rietveld ve Erik Rietveld tarafından kurulmuştu. Cappadox’un bülteninden alıntılarsak, “Felsefî ve mimarî bakışlarıyla mekâna özgü ve bağlama yanıt niteliğindeki çalışmaları ‘stratejik müdahale’ olarak adlandıran bir tasarım yaklaşımına dönüşmüş durumda. Girişim, vadideki mağaralar ve vadi geneline ateşle kattıkları dramatik atmosfer üzerinden, bölgenin anılarını günümüze yansıtan çok etkili bir aktüel-sahne inşa etti. Bir zamanların ilk ‘toplu konut idaresi’yle karşılaştırdı bizi RAAAF. Sessizlikte volkanik duvarlar üzerinde kırpışan alevler, kayan yıldızlarla cilveleşti. Gece hiç bitmesin, gündüz bu gerçeküstü gerçekliğe hiç uğramasın istendi.

Bunlar gibi, Chapuisat Kardeşler’in vadiye sindirdiği, ahşap malzemeden dışavurumcu bir heykel – iskele de, bu manzaraya farklı bir kaçış – varış noktası katmaktaydı. ‘İlave’ isimli bu çalışmaya bir iki oturma grubunu da dahil eden ikili, bu yapıya tırmanmak isteyenlere de, toplumun olası sağlık sorunlarını öngörerek gerekli yasal teknik uyarılarda bulunma sorumluluğunu göstermişe benziyordu. Zira sanatçıların heykel-merdivenine çıkmak gibi, buradan inmek de tamamen eserle muhatap olacak kimse veya kimselerin göze aldıkları kişisel risklerle denk idi. Bunu yaparken izleyici, soyut bir sanat eseriyle, dağ başında çıkar ilişkisi kurmanın da ne demek olduğunu bir defa daha düşünme ve eyleme fırsatı yakalıyordu.

Chapuisat Kardeşler, ‘İlave’

Bununla birlikte sesin görüntüyle flört ettiği, imgenin mekânda gezindiği, ses çıkarırcasına sindiği bir yerleştirme de, İnci Eviner’den geldi. Sanatçı, ‘Defterin Sesi’ isimli eserini İbrikçibaşı Hüseyin Galip Efendi tarafından 1894’te kurulan, Ortahisar’ın ilk Halk Kütüphanesi’ne yerleştirmişti. Dev defterlere sinmiş irili ufaklı figüratif ve dışavurumcu desenlerinin devasa vantilatörler refakatinde gelişigüzel, ödünsüz ve kuralsızca, sıra gözetmeksizin püfürdediği yerleştirmesiyle Eviner, güncel sanatta yerleştirme ve yapıtta mekân ve izleyenle empati meselesine, son derece yoğun bir müdahale ve yorum katmış gibiydi.

İnci Eviner-Defterin Sesi

Kaldı ki Eviner, desenlerinin ‘ait olduğu’ dünyaları da hayli çağrıştırır bu mekânda sergilediği işleri için, Cappadox rehberine şu önemli sözleri kayda geçmişti bile: “…yeraltı yerleşkeleri, yapıtlarımda Dünyevî olanı yaran bir bıçak darbesi ile açılır ve kendi zamansız ve tekinsiz yaşantısını sığınak ve mağaralarda sürdüren bir ahali ortaya çıkar. Bunlar genellikle yeryüzünde bulunan devletlerden, kurumlardan, evlerden ve ailelerden dışlananlardan oluşan tuhaf bir topluluktur. Zihnin sınırlarında gezinen bu figürler, sürekli olarak sınırlara taarruz halindedirler. Kendilerine verilen kimliklere itirazları vardır ama yeni kimlikleri için de kararsızdırlar. Mağara ve sığınaklar, bütün bu çekişmelerin geçici mekânı olarak, pek çok video çalışmamda yer aldılar.”

Dördüncü yılını ardında bırakan ve bölge üniversite gençliğinin yaratıcılığını da Kapadokya Sanat İnisiyatifi faaliyetleri nezdinde arkasında bulan Cappadox’un geleceği ne olacak ? Şimdilerde bir çok sanat profesyoneli, bu etkinliğin kavramsal, siyasal, stratejik ve pratik akıbeti üzerine birbirine bu soruyu soruyor. İKSV – Bienal tecrübesi de bulunan Fulya Erdemci’nin dört senelik emeği ve kültürel birikimini sahiplenmiş, ilerleyen yıllarda, 1989’da Pozitif’i merhum Mehmet Uluğ ve Cem Yegül ile kuran Ahmet Uluğ’un ayrılığıyla Babylon / Pozitif cenahında büyük bir eksikliğe maruz kalmış, disiplinler üstü bir girişim, Cappadox. Sahi, bu yıl Cem Yegül’ü göremedim de… Neyse… Bölge halkının talep, konum ve pozisyonlarını ikinci plana itmeksizin, tepeden inme olup turistikleşmeyen, geldiği yere yabancılaşmayan ve oryantalistleşmeyen bir tutumla yoluna en az geride bıraktığı dört sene kadar ‘360 derecelik’ bir programla devam edebilmesinde büyük fayda bulunuyor Cappadox’un.

Etkinliğin müzikal kimliği söz konusu olduğunda ise, Birsen Tezer, BaBaZuLa, Ceylan Ertem ve Nicola Cruz konserlerini bilhassa yeniden alkışlamaya değer buluyorum.

Yerel müziği, dilleri, kültür ve sanatı dışlamadan, tam tersine ihtiyacı olan her kesimin özlemini doyuracak akustik, gastronomik ve görsel bereketi önkoşulsuz içerecek demokratik programıyla,

…güncel sanatın aktüel gündem ve ifade özgürlüğüyle tutarlı biçimde el ele verebildiği yapıt ve anlatı örnekleriyle,

…dahası, yıldan yıla dönüşümlü küratörlük ve yine en az şu ana kadarki kadar yaratıcı ekip kadrosu seçeneğiyle, geleceğin

Cappadox’larının besinini yine insandan alıp, insana bırakacağından yana umudumu sürdürmek istiyorum.

Yeri gelmişken, etkinliğin maddi manevî’çapaklarıyla’ ilgili bir diğer yazı için ise, Sanatatak.com adresinde ikamet eden gizemli yazar Ali Murat Ergül’ün 20 Haziran tarihli ve müzikal yoğunluklu yazısını, Cappadox meraklılarına bilhassa buradan öneriyorum.: http://www.sanatatak.com/view/cappadox-2018-sirada-ic-anadoluda

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI