YAZARLAR

Kimselerin vakti yok susmaya

Evet biliyorum, kimselerin vakti yok ne dinlemeye, ne susmaya. Dolayısıyla “ince şeyleri anlamaya” da… Bu yüzden ayarlarımız iyice bozuluyor. Politik, psikolojik, sosyolojik tüm ayarlarımız. Arızalanıyoruz git gide. Bu arıza, hem içsel hem de dışsal gürültü olarak kendisini gösteriyor.

Ülkenin alabildiğine gürültülü olduğu şu günlerde, adamlar bilmiş bilmiş konuşurken, seçim heyecanı dört bir yanı sarmışken hayır, seçim psikolojisine dair bir yazı yazmayacağım. Bu kadar gürültülü ortamda akıl sağlımızı bir nebze koruyabilmek umuduyla kadim dostum sessizliğe, susmaya dair bir şeyler yazacağım.

Psikoterapi seanslarında en kıymetli anların sessizliğe alan açıldığı, sessizlikte durulabildiği zamanlar olduğunu düşünüyorum. Hem kişisel hem de mesleki hayatımda uzun veya kısa bazı sessizliklerden sonra iç dünyanın daha kolay çözülebildiğini, işlenebildiğini, kendimize dair bulanan bakışlarımızın o sessizlikte durulabildiğini deneyimliyorum. Bu deneyim çift yönlü bir şekilde oluyor; hem terapist hem de danışan için.

Bazen o kadar çok konuşursunuz ki sussanız daha fazla şey anlatırsınız oysa. Epey ekonomik bir eylemdir aslında. Sustuğunuzda sizi anlamayacak kişiler otomatik olarak sisteminizden düşer. Suskunluğunuza eşlik etmeyen sözlerinizden ne anlasın! Burada susmaktan kastım duyguları bastırmak ya da pasif agresif bir tutum almak değil elbette. Biraz içeridekiyle hemhâl olmak, kendinizle oynaşmak.

Susmak, bence hem içsel hem de dışsal anlatıyı kurmanın ve biçimlendirmenin en temel basamağı. Mayalamak gibi. Düşünceyi, sözü, duyguyu… Daha derine kök salmanızı, sığlıktan kurtulmanızı ve düşüncenizin sessizlikte doygunluğa ulaştıktan sonra dışarıya daha olgun bir şekilde çıkmasını sağlayan yegâne eylem.

İçeride hiçbir yaşantıyı, sözü, sırrı tutamayan, hiçbir süzgeçten geçirmeyen ve hemen telaşla başka kişilere yetiştiren insanları düşünüyorum. Muhtemelen bu kişiler ne söylediklerinin ne de sustuklarının sorumluluğunu alıyorlar. Derhal birileriyle paylaşmak istiyorlar. Kendi içlerinde büyütmedikleri, mayalamadıkları bir şeyi başka birine sunarak aslında kendi gerçekliklerine başka birinin gerçekliğini bulaştırmış oluyorlar. Açık yaranın enfekte olması gibi o duygu, düşünce de hemen açığa çıktığında mikrop kapabiliyor. Söz ya da eylem vaktinden önce ifade edildiğinde sanki ölü bebek doğurmuş oluyorsunuz. Olgunlaşmamış, yeterince beslenememiş, eksik…

Susmayan, susamayan kişinin kendisi ve ötekiyle kurduğu ilişkideki sınırların dikenli tellerle çevrildiğini düşünüyorum. Bu dikenli teller var olan ilişkiyi kanatıyor. Dile, konuşmaya karşı alınamayan içsel mesafe, dolayısıyla ötekiyle de aramızda bir engel teşkil ediyor. Bu engelin en bariz olanı ise dinleyememek. Çünkü dinlemek sessizlikle sağlanabilen bir şeydir ve düşünülenin aksine kendinizi tutmanız ya da durdurmanız değil, dikkatinizi karşınızdakine bırakmanız gerekir. 'Şimdi ve burada'yı deneyimlemenin en aktif hali, dinlemektir bana sorarsanız. Dinliyormuş gibi yapıp da kendi söyleyeceklerine odaklanmak değil.

Kimi kişilerle susulur. Hem de kana kana… Hayatınızda öyle kişiler varsa epey şanslısınız demektir. Eğer o kişiyle gerçek sessizlik deneyimleri yaşayabiliyorsanız, sonrasındaki sözlerinizin lezzeti tartışılmaz olur. Kimi anlatılar, kimi yaşantılar, kimi şehirler susturur insanı. Bu suskunluğa izin verdiğimiz ölçüde içsel bir bahçe inşa ederiz. Dünyanın karmaşasından oraya sığınabiliriz zaman zaman. Orada demlenip, mayalanırız. Ruhsal bağışıklığımızı güçlendiririz. Bünyemize sessizlikten “vitaminler, moraller” veririz.

Evet biliyorum, kimselerin vakti yok ne dinlemeye, ne susmaya. Dolayısıyla “ince şeyleri anlamaya” da… Bu yüzden ayarlarımız iyice bozuluyor. Politik, psikolojik, sosyolojik tüm ayarlarımız. Arızalanıyoruz git gide. Bu arıza, hem içsel hem de dışsal gürültü olarak kendisini gösteriyor.

Son zamanlarda memleketin duvarlarına, mitinglerdeki pankartlara hatta alnıma filan Lao Tzu’nun şu satırlarını yazasım var:

“Konuşmadan önce düşün!

Gereği var mı?

Şefkat barındırıyor mu?

Kimseyi incitebilir mi?

Sessizliği bozacak kadar değerli mi?”

Sahi, “Sessizliği bozacak kadar değerli mi?”


Tuğçe Isıyel Kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor. Ya Hiç Karşılaşmasaydık isimli kitabın yazarıdır. Tezer Özlü’ye Armağan kitabına yazılarıyla katkıda bulunmuş, İstanbul’un Sakinleri adlı öykü kitabını ise yayıma hazırlamıştır.