Umudun kışkırttığı endişe

Perşembe, 21 Haziran, 2018
16 yıllık AKP iktidarının Erdoğan’ın istediği “kindar nesil” yetiştirme konusundaki başarısı tartışılabilir ama zaten yetişmiş olan tatminsiz kindarları, rövanşist saldırganlığı, bu dönem boyunca artan oranda ve hâlâ başarıyla aktive edebildiği ortada. Miting kalabalıklarındaki en hareketli gruplar, sosyal medyada en aktif çehreler ve seçim kampanyasına en imanlı katkılar hep bu kesimden. Bu çembere dahil olan daha küçük bir grup ise özeleştiri, nedamet kılığında küçük mırıldanmalarla kendini gösteriyor. Suç ortaklığı da biraz böyle bir şeydir...

Tam 72 hafta, yaklaşık 500 gün önce, Gazete Duvar’da ilk yazımı yazdığımda tarih 2 Şubat 2017. Referanduma iki buçuk ay süre kala çıkan yazının başlığı: “Seçmeni sorumluluk almaya kim ikna edecek?” Şimdi seçime üç gün kaldı ve aynı soru yine yürürlükte. Söz konusu yazıdan: “Bu referandumda en önemli siyasi aktör partiler değil, bizzat seçmen (…) Siyasi sorumluluk ve basiret sadece partilere ve yöneticilerine ait kavramlar değil. Siyaset literatürü ve yaşanan tarih, kalabalıkların büyük hatalara, hatta suçlara onay verdiği örneklerle dolu”. Ve şimdi 24 Haziran öncesi, en sürprizli, en bilinmedik, en belirleyici ve aslında sonuçtan sorumlu olacak aktör yine seçmen. Dip dalgayla mı, birilerine ders verme derdiyle mi, umutla mı, korkuyla mı karar verecek beraberce göreceğiz.

“7 Haziran – 1 Kasım arasında işletilen şiddetle rehin alma politikası, 15 Temmuz ve dış – iç düşman söylemi desteği biraz tırmandırmış olsa da, seçmen hâlâ evet sorumluluğunu almak istemiyor”. Referandum öncesinde yazılmış bu cümle, 1 Kasım seçimlerine göre evet oylarında yaklaşık yüzde 10 oy kaybıyla doğrulandı. İktidar seçmeninin önemli bir kısmı, otoriter tek adam rejimiyle ilgili kurumsal düzenlemelerin sorumluluğunu almadı, almak istemedi. Şimdi de, açıklanan anketler ve yurt dışı oylarındaki katılım oranları, seçmenin oy verme sorumluluğu ve seçimden beklenti açısından bir hayli hareketli olduğunu gösteriyor. Sokaklar canlanmasa bile merak duygusu fazlaca tahrik olmuş durumda. Ancak oy verme sorumluluğunun, yaratılan sonuçla bağını öğrenmek için biraz daha bekleyeceğiz.

Tehdit algısı büyüdüğünde, kamplaşma arttığında siyaset geriye çekiliyor ve siyasi aktörlerin “vekalet çatışması” sahneyi dolduruyor. Muharrem İnce ve Tayyip Erdoğan arasında meydanlardaki video destekli atışmalar da, seçimin son düzlüğünü “eğlenceli” bir gösteriye dönüştürdü. İki tarafta da sözcülerinin performansı ve karşı tarafa attığı gollerle yoğun bir tatmin yaşıyor. Özellikle uzunca bir süredir psikolojik üstünlüğün oldukça uzağında kalmış muhalefet seçmeninde bu tatmin çok daha fazla. İktidar seçmeninde ise mensubiyet ve çıkar ortaklığının gerektirdiği görevi bir kez daha yerine getirme ve Erdoğan’ı iktidarda tutma nöbeti asıl motivasyonu oluşturuyor. Bu fark, miting kalabalıklarına sayısal olarak olmasa da coşku açısından yansıyor.

ORTAK HİSSİYAT GÜVENSİZLİK

AKP mitinglerindeki -fotoğraflarla kanıtlanan- yoklama vermeye gelmişlerin fazlalığı muhalefet seçmeninde moral bozukluğuna yol açsa da, bütün iktidar imkanları ve adam adama markajla kontrol altında tutulmaya çalışılan seçmene iktidarın güveni tam değil. Hakkı Özdal’ın alanlara yansıyan atmosfer açısından güzel izlenim yazısına bakmanızı öneririm.

Alanlara yansıyan ruhsuzluğun beslediği endişelerin iktidar sözcülerince bile artık saklanamaz hale geldiği anlaşılıyor. Kapalı toplantılarda bizzat Erdoğan tarafından ayar verilen ve sürekli ekstra çabaya çağrılan teşkilatlarda yukarıdan aşağıya doğru yayılan yüksek bir teyakkuz göze çarpıyor. Ancak verilen alarm, tehlikeyi yok etmeye yetmiyor.

Güvensizlik meselesi bu seçimin neredeyse her noktasına yayılmış durumda. En başta hâlâ muhalefetin sandıkların güvenliği ile kaygıları var. Ama ikinci sıraya kesinlikle iktidarın destekçilerinin gelecek korkuları yerleşiyor. Başta Erdoğan olmak üzere iktidar sözcüleri de bu konudaki endişe seviyesinin asla düşmemesi için ellerinden geleni yapıyor, tarihin derinliklerinden hatta bazen olguları da karıştırarak mağduriyet hikâyeleri uydurmaya çalışıyorlar. “Biz gidersek haliniz nice olur” teması, iktidar için kendi seçmeninin konsolidasyonu açısından hayati. Bu endişeler konusunda pasif kabul halinin, zoraki bir rızanın ve kerhen desteğin yavaş yavaş ama düzenli olarak büyüdüğüne dair fazlaca emare mevcut. Ama asıl aktif endişeler, yani AKP iktidarının destek çemberinde yer alarak kendi yaptıklarının farkında olanların korkuları daha fazla şey anlatıyor.

16 yıllık AKP iktidarının Erdoğan’ın istediği “kindar nesil” yetiştirme konusundaki başarısı tartışılabilir ama zaten yetişmiş olan tatminsiz kindarları, rövanşist saldırganlığı, bu dönem boyunca artan oranda ve hâlâ başarıyla aktive edebildiği ortada. Miting kalabalıklarındaki en hareketli gruplar, sosyal medyada en aktif çehreler ve seçim kampanyasına en imanlı katkılar hep bu kesimden. Bu çembere dahil olan daha küçük bir grup ise özeleştiri, nedamet kılığında küçük mırıldanmalarla kendini gösteriyor. Suç ortaklığı da biraz böyle bir şeydir. Ya sonuna kadar ve bütün vicdani sınırlarınızı kaldıran dozda saldırganlığa mecbur ya da itirafçı olursunuz. Güvensizliğin bu cephesine nasıl yaklaşılması gerektiği meselesi de muhalefet tarafında epey tartışmalı. Onları ürkütmek mi, korkularını gidermek mi daha doğru sonuç verir sorusu farklı cevaplar alıyor.

NE OLACAK BU AKP’LİLER?

AKP “bırakamayacağı kadar çok iktidar” elde eder ve bunu korumak için sert bir direnç gösterirken, taraftarlarının önemli bir kısmını da -en azından duygusal olarak – bu çizgiye yakın tutuyor. Bu duygudaşlığın zayıflaması bir değişimi mümkün kılabilir ama endişe bakiyesinin siyasi baskısı o kadar kolay dağılmayacak. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce “devri sabık yaratmayacağız” diyerek endişeleri giderme tarafında konumlandı. Fakat, AKP’li olmayıp destekçi olan çevreler için alkış tutan komutanların apoletlerini sökmeye kadar varan hesap sorma sözlerinden de geri durmadı. Akşener de kendisine ciddi engeller çıkartan mülki amirler ve polis müdürlerine dönük olarak parmağını salladı. AKP iktidarını destekleyen kalabalıkların başka türlü bir Türkiye umudundan duyduğu endişeler meselesi seçimin sonrasındaki bir sorun olmaktan önce seçimin sonucunu da belirleyecek dinamiklerden biri olacak.

11 Nisan’da gazeteduvar’da “AKP’liler ne olacak?” başlığıyla yayınlanan yazıdan:

“Muhalefetin 2019 veya sonrasında bir iktidar değişikliği için mevcut iktidarı ayakta tutan toplumsal dinamiklere ve tabana ilişkin bir perspektifi olması gerekiyor. Bu perspektif, bu kesimlerin kimlik iddialarıyla kurulacak ilişkiden çok, oluşturulacak yeni siyaset zemininde nasıl yer alacaklarıyla ilgili olmalı. Bu tabana oy çalınacak havuz olarak bakmak yerine, siyasetle ilişkisi değiştirilebilir potansiyel olarak yaklaşmak bir başlangıç olabilir. En iddialı sonuçlarda bile mevcut iktidarı destekleyenlerin yüzde 40’ların altına düşmeyeceği düşünülüyorsa, bir karşı “yok sayma” hamlesi çok gerçekçi görünmüyor”. Yani başlangıçtaki soruya dönersek, 24 Haziran hem iktidar hem de muhalefet seçmenini sorumluluk almaya zorluyor. Dolayısıyla, seçimin sürprizli sonucunu da kararsızlar değil, verilen kararlarla ilgili alınan sorumluluklar belirleyecek. Birilerinin umudunun diğerlerinin endişesi olması, sonuca ortak olma sorumluluğunu almakla değişebilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI