Hakkı Yırtıcı
Hakkı Yırtıcı
  • hyirtici@gazeteduvar.com.tr

Tosun Paşa: İktidarsız iktidar

Salı, 12 Haziran, 2018
Cafcaflı, bol renkli, kocaman apoletleri olan, göğsü madalyalar ile dolu üniformayı giydiği an, Şaban aslında bir çeşit paşa maskesi takmıştır. Ama bu kralın soytarısının maskesi değil, toplumun iktidara bakışının maskesidir. Aynaya bakınca kendisini tanıyamaz ve aynadaki yansımasına kuvvetli bir selam çakar.

Geçen hafta başlayan “Tosun Paşa” polemiğini sürdürme niyetinde değilim. Ancak yarattığı etki, göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Üstelik etkisi, sadece bu polemikle de sınırlı değil. Yıllarca, bıkmadan ve her defasında ilk defa seyrediyormuşçasına kahkahalarla izlediğimiz bir filmden bahsediyorum.

Tosun Paşa filmine “neşter vurmak” (tabir Jacques Derrida’ya ait) ve filmin bu güçlü etkisinin altında yatanları açıklamayı deneyeceğim.

CB adaylarının karşısındakini terörist, FETÖ’cü olmakla suçladığı, “diplomasızsın – çıraksın” atışmasının yapıldığı, bir ordu komutanına (nedeni şimdilik önemli değil) “senin apoletlerini sökeceğim” sözleri ve ardından “ben onun, hepsinin paşasıyım” cevabı ve Toşun Paşa filminin “Ben de paşayım, sen de paşasın, hepimiz paşayız. Üstüne varmayın gidiyor” repliğinin ekranlara taşındığı bir seçim ortamındayız.

Tüm bu olanları kanıksasak ya da gülsek de, aslında sürreal bir sürecin içindeyiz. Hadi, bir anlığına şu havadan sıyrılalım ve aklıselim bir şekilde olanlara tekrar bakalım.

“Terörist”, “FETÖ’cü”, “diplomasız” gibi çok ciddi suçlamalar karşısında yargı hiçbir işlem yapmıyor. Hakkında herhangi bir hüküm bulunmayan bir CB adayı hapiste olmasına rağmen seçime katılabiliyor, YSK da bunu onaylıyor. Aynı YSK, CB adaylarından diploma örneği istemiyor, sandıkların taşınması ya da mühürsüz oyların da geçerli sayılması gibi değişiklikler ile seçimlerde her türlü hilenin yapılabileceği bir zemini göstere göstere hazırlıyor. Her şey aleni; nedenleri ve hesapları ile.

Devletin bütün organları felç olmuş durumda ve seçim sonucunu bekliyor.

Peki, neden böyle olduk?

Bu seçim, diğerlerinden çok farklı. Bir sistemden diğerine geçişin boşluk anını yaşıyoruz. Kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemin fiilen terk edildiği ve tam olarak nasıl işleyeceğini bilmediğimiz, “Türk tipi” başkanlık sisteminin başkanını oylayacağız.

SİYASAL İKTİDAR ÇEŞİTLERİ

Antropoloji, bizlere yasa ve yaptırımın bulunmadığı bir toplumun olmadığını söyler. Bu sürüden topluma geçişin şartıdır. Ve her toplum, yasa ile yaptırım, yasa yapan ile uygulayan arasındaki ilişkiyi sınırlayan farklı mekanizmalar geliştirmiştir.

Cemal Bali Akalın, “İktidarın Üç Yüzü” kitabından bu kontrol ve sınırlama mekanizmalarıyla ilgili üç temel örnek sıralayacağım.

1. Yöneten ve yönetilen olarak bölünmemiş, öndersiz ve kapalı toplumlar, “biz” olarak yaratılan bir kutsallık odağına göre kendi kendilerini denetlerler ve herkes, kimsenin katkısını beklemeden aynı işi yapardı. Yasanın üstünlüğünü, gelenek üzerindeki toplumsal mutabakata dayanıyordu ve cinayet, hırsızlık, ırza geçme gibi suçlar karşısında kan davası ya da tanrılar tarafından lanetlenmek gibi çeşitli cezalar ile sosyal denetim ile sağlanmaktaydı.

2. Yasayı söyleyen önderin kutsallaştırıldığı toplumlarda, sözün sahibi olmak, efendi olmak demekti. Ama bu yaptırımı olmayan bir söz ve güçsüz bir silahtı. Söz, bir öğütten öteye geçmez, toplum yine kendi kendisini denetlerdi. Üstelik önder, bir dizi görevle sınırlandırılmıştı. Çok çalışması, cömert olması, elindekileri sürekli dağıtması, öykü ve şiirlerle toplumu eğlendirmesi gerekirdi. Hatta bu şekilde örgütlenmiş kimi toplumlarda önderin süresi kısıtlanmıştı ve süresi dolunca, kendisini öldürmesi beklenir ya da buna zorlanırdı.

3. Yasa ve yaptırımın tek kişide toplandığı, önderin hem yasayı söylediği hem toplumu denetlediği toplumlar, bugün bizim devlet olarak tanımladığımız siyasal iktidar biçimine en yakın olanıydı. Artık siyasal iktidar alanının dışına çıkanın cezalandırıldığı ve gerekirse kafasının uçurulduğu bir kral ya da hükümdar vardı.

İlk ikisinde, siyasal iktidar alanını denetleyen çeşitli mekanizmalar mevcut iken, sonuncusunda (kralla girilen ittifaklar ve iktidar oyunları sayılmaz) gücü sınırlayan özel bir mekanizma yoktu.

İşte tarihin bu noktasında, siyasal iktidarı denetleyen bir figür olarak “kralın soytarısı” sahneye çıktı.

KRALIN SOYTARISI

Yasa ve kılıcı, söz ve cezayı elinde tutan bir insan karşısında el pençe divan durduğunuzu hayal edin. Her an kellenizin uçurulması tehlikesi var. Yapılacak en doğru şey, kralı sürekli onaylamak ve ona duymak istediklerini söylemek olacaktır.

Kralın soytarısı ise farklı bir konuma sahipti. Kral karşısında eğilmez, ona doğrudan ismi ile hitap edebilirdi. Soytarı, bir ozan ve hiciv ustasıydı. Krala, hatalarını, yanlış kararlarını, en gizli arzularını şiirle, şarkıyla ve yaptığı şakalarla, onu aşağılamadan, herkesin ortasında gösterirdi.

Kral, devlet nezdinde aklı temsil ediyordu ama kutsal ve maddi gücün tek bir bedende toplanmasıyla akıldışıydı. Soytarı ise şaklabanlıkları ve komik kıyafetleri ile görünüşte akıldışıydı. Aralarında bilinçli deli kral ile bilinçdışı akıllı soytarı şeklinde, kimi zaman rollerin yer değiştirdiği hassas bir ilişki vardı. Aslında o kadar dalkavuğun arasında, kralın en yakın danışmanı ve arkadaşıydı, soytarı.

 

.

Ancak soytarının gücü, komik kıyafetler giyerek, maske takarak ya da makyaj yaparak dengelenmeliydi. Yani iktidar karşısında iktidarsız bir görünüme bürünmek zorundaydı. Zaten “soytarı” kelimesi, Arapça, sahte fallus takarak komik ve müstehcen oyunlar oynayan kişiler için kullanılan “sa’tir”den gelir. Satir’in kaynağı ise Eski Yunanca’da sahte penis ve keçi ayaklarla tasvir edilen mitolojik yaratık “satyros”a dayanır.

‘HEPİMİZ PAŞAYIZ’

Tosun Paşa filmi, Yeşil Vadi üzerinde hak iddia eden iki ailenin, Tellioğulları ve Seferoğulları’nın mücadelesinin hikayesidir.

Her iki aile de, son karar verici olan Daver Bey’in (Metin Sezer) kızı Leyla Hanım (Müjde Ar) ile aileden birini evlendirerek vadiyi ele geçirme niyetindedir. Leyla Hanım’ın gönlü ise Seferoğulları’ndan Suphi’den (Cevdet Arıkan) yanadır. Bunun üzerine, Tellioğulları bir kurnazlık düşünür ve Kahire’nin en güçlü paşası, Tosun Paşa’yı (Oktar Durukan) akrabaları gibi göstermek için sahte bir Tosun Paşa yaratmaya karar verirler. Sahte Tosun Paşa, Leyla Hanım’ı ailenin reisi Lütfü (Şener Şen) ile evlenmeye ikna edecektir. Bu görev, ailenin uşağı olan Şaban’a (Kemal Sunal) düşer.

Öncelikle film, basit ve içeriksiz bir komediden (Recep İvedik gibi) ziyade bir parodi olarak anlaşılmalıdır. Parodi, ciddi bir oyunu, aradaki koşutluğu koruyarak alaya alan, biçimini bozmadan ona bambaşka bir içerik veren, içerik ile biçim arasındaki bu karşıtlıktan gülünç ve eleştirel bir etki yaratan oyun biçimidir.

Ciddi olan ne? Siyasal erkek erk. Ortada fethedilmesi gereken bir kadın ve toprak parçası yani iktidarın iki temel unsuru var.

Neyin parodisi? Kutsal ve maddi iki gücün, bir bedende birleştiği gerçek Tosun Paşa’nın sahtesi üzerinden insanın güce tapınma refleksinin parodisi.

Film, fazlası olan eksiği olmayan güç soyutlamasının aslında alelade ve herkes gibi çeşitli zayıflıkları olan bir insana ait olduğunu, iktidarsızlık ile iktidar arasındaki çizgi üzerinde gidip gelerek gösterir.

Birden uşaklıktan, paşa mertebesine yükselen Şaban’ın aklı karışır ve o ünlü “Ben de paşayım, sen de paşasın, hepimiz paşayız. Üstüne varmayın gidiyor” repliği ortaya çıkar. Şaban’ı paşa yapan, diğerlerinin onu paşa olarak kabul etmesidir.

Cafcaflı, bol renkli, kocaman apoletleri olan, göğsü madalyalar ile dolu üniformayı giydiği an, Şaban aslında bir çeşit paşa maskesi takmıştır. Ama bu kralın soytarısının maskesi değil, toplumun iktidara bakışının maskesidir. Aynaya bakınca, kendi bile kendisini tanıyamaz ve aynadaki yansımasına kuvvetli bir selam çakar.

 

.

Psikanalizde, ayna evresi çocuğun aynadaki yansımasını tanıdığı ve diğerlerinden (öncelikle anneden) ayrı bir varlık ve bir benliği olduğunu anladığı andır. Bu evrede çocuk, yansıması karşısında büyülenir ve tüm ilgisi kendisine, bedenine yönelir.

Aynayı toplumsal ölçeğe taşıyalım. Bir öndere baktığımızda onu zayıflıkları ile değil, maddi gücün bir bedende toplandığı kutsal bir varlık olarak görürüz. Gördüğümüz, kendimizde eksik olandır. Önderi arzular ve ona koşulsuz bağlanırız. Bu bağlılık tek yönlü değildir. Önder de kendisini arzulayanlara bağlanır ve kutsallığını bozacak zayıflıklarını görünmez kılar. Burada kritik olan, bu denklemde yansımanın gerçek bir nesnesinin olmamasıdır. Ortada “ben” ya da “birey” yok, karşılıklı büyülenme vardır.

Filme geri dönelim.

Şaban, ilk başta ismi beğenmez ve “Tosun yerine Kamil olmaz mı?” diye sorar. Mesele isim değil, sonuna eklenen ve ismi tamamlayandır. Hem kim cesaret edebilir ki, biraz aşağılayıcı bir anlamı olan “Tosun” ismiyle alay etmeye?

Tosun Paşa için iktidarsız iktidar demiştim.

Merasimdeki kılıç sahnesini düşünün. Kılıç, yasanın uygulama ve ceza aracıdır ama daha önemlisi, ince uzun, keskin ve yumuşak bedene giren fallik bir nesnedir. Şaban, kınına sıkışan kılıcı bir türlü çekemez ve en sonunda kılıcın sapı elinde kalır. Tören alayını, kılıçsız sapla, iktidarsız iktidar olarak selamlar. Askerler karşısında çakı gibi durmaktadırlar ve hiç kimse karşılarında kılıç yerine bir sap olduğunu göremez.

Bir sonraki aşamada, Daver Bey’in konağındaki yemekte, Şaban etrafa emirler yağdırmaktadır. “Lütfü, şu masanın en ucundaki elmayı getir; ayaklarımı sıktı, çizmelerimi çıkar; sen de şarabımı doldur.” Ortada yaptırım var, dayandığı bir yasa yoktur. Yine de kimse emirleri sorgulamaz ve koşulsuz itiat ederler.

Hemen arkasından, çıplak çengi sahnesi gelir. Herkes tüm ciddiyeti ile çengiyi seyrederken, Şaban, çengi ile efemine bir şekilde dansa başlar. Yine iktidarsız iktidar alanına geçmiştir.

 

.

 

Filmin sonlarına doğru ortaya gerçek Tosun Paşa çıkar. Neler döndüğünü anlamak için kendisini önce “İbrahim Paşa” olarak tanıtır. Şaban, belki de filmin en can alıcı sorusunu sorar: “Seni kim paşa yaptı?”

Fazla uzatmayayım, finalde Tosun Paşa, “Gerçek Tosun Paşa benim” dediğinde, Şaban, “O zaman ben neyim?” sorusuna, “Sen bir salaksın” (siz soytarı diye okuyun) karşılığını alır ve okkalı bir Osmanlı tokadı yer.

SİYASAL İKTİDAR BOŞLUĞU

Siyasi parti liderlerinin bir televizyon programında buluşup, Türkiye’nin sorunlarını tartıştığı, kendi argümanlarını sunduğu ve eleştirilere cevap verdikleri Türkiye çok gerilerde kaldı. Artık önderlere büyülenmekle vaktimizi geçiriyoruz.

Muharrem İnce, hiç kimsenin beklemediği bir çıkış yaparak, CHP’nin tabanını da aşan bir kitleye ulaşmış durumda. Bunu, sadece samimiyeti ve alçak gönüllüğü ile değil, aynı zamanda kralına başkaldıran soytarı tavırlarıyla da yapıyor. (Artık soytarı derken bir insanı değil, siyasal iktidarın öteki yüzünü kastettiğimi biliyorsunuz.) Konuşmalarındaki hazırcevaplılığı ve rahatlığıyla CB Erdoğan’ın insani zayıflıklarını gösteriyor ve kitlelerin zihinlerindeki güçlü, yenilmez ve 2073 yılını dahi hayal edebilecek kadar ölümsüz bir önderin büyüsünü bozuyor.

Karşı taraf da bu büyüleme ve büyü bozma ikiliğinden etkilenmiş görünüyor. Her zaman iyi bir hatip olarak görülen Erdoğan’ın konuşmasının, prompterdaki sorundan dolayı kesilmesi, birden konuşamaz olması ve bu duruma çeşitli bahaneler uydurulması alay konusu oldu. Yandaş medyanın buna karşılık olarak, İnce’nin konuşmaktan sesinin detone olduğunun söylemesi ise seçmende herhangi bir karşılık bulmadı. Çünkü İnce, insanlara 16 yıldır hasret kaldıkları bir şeyi veriyor; karşısındakinin büyüsünü bozarken, aynı zamanda kendisinin de bir insan olduğunu ve sesinin de kısılabileceğini göstermekten çekinmiyor, bahaneler uydurmuyor.

Yazıya Tosun Paşa ile başladık, yine Tosun Paşa ile bitirelim.

Apolet polemiği keşke hiç yaşanmasaydı, en azından bu şekliyle. İnce, o konuşmasında her zamanki ince mizah anlayışının ve zekasının dışına çıktı. Yani iktidarsız iktidar alanını terk etti ve anın büyüsüne kapıldı. Her ne kadar sonraki açıklamalarında, TSK personelinin siyasi faaliyetlere katılamayacağını belirten disiplin maddesini hatırlatarak, sözlerini hukuki bir zemine oturtmuş olsa da, yine de büyülenme, büyülenme, güç, güçtür.

Tekrar yazıyorum: “Kral ile soytarısı arasında, bilinçli deli kral ile bilinçdışı akıllı soytarı şeklinde, kimi zaman rollerin yer değiştirdiği hassas bir ilişki vardır.” Eğer Muharrem İnce cumhurbaşkanı seçilirse, umarım yansımasının büyüsüne kapılmaz, etrafında dalkavuklar birikmesine izin vermez ve kendi kendisinin soytarısı olmayı başarır.


Hakkı Yırtıcı kimdir?

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Hakkı Yırtıcı, yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi isimli kitabı, 2005 yılında Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. İktidar, mekan, dil ve psikanaliz alanlarına yoğunlaşan Yırtıcı; iktidar ve mekanın yeniden üretimi, modernleşme ve gündelik hayat pratikleri, sinema ve mekan analizi ve kent modernleşme tarihi üzerine dersler vermektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI