Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Ölüme ne iyi gelir' diyen üç kişiyle baş başa...

Pazar, 10 Haziran, 2018
Fotoğrafçı Alp Sime, imgebilimci, akademisyen Zeynep Sayın ve sanatçı İhsan Oturmak, İstanbul Karaköy'de Karavil Contemporary'nin Galata Rum Okulu ile düzenlediği 'Ölüme Ne İyi Gelir' sergisi için buluştu. 23 Haziran'a değin sürecek sergi üzerine biz de kendileriyle buluşarak sesler, suretler ve nesnelerin ölüm dersine sanat ve ürettiği kavramlar üzerinden çalıştığı bu ilginç tecrübeyi hep birlikte konuştuk

Kuruculuğunu Ayşe Karavil’in yaptığı ve İngiltere’nin başkenti Londra’da yer alan Karavil Contemporary, 23 Haziran’a dek fotoğraf sanatçısı Alp Sime, akademisyen, imgebilimci Zeynep Sayın ve güncel sanatın son dönemde adından sıkça söz ettiren isimlerinden İhsan Oturmak’ın yapıt ve fikirlerini, İstanbul Karaköy’deki Galata Rum Okulu’nda bir araya getirdi. “Ölüme Ne İyi Gelir?” adını taşıyan sergi, halen aynı binada sergisini New York ABD çıkışlı Türkiyeli güncel sanat projesi C24 Gallery imzasıyla sürdüren, sanatçı İrfan Önürmen’in Sınır isimli kişisel sergisiyle komşu olarak izlenebiliyor. Sergi, Sime’nin narin, nadir ve kara (m)izahla yüklü kadrajlarına refakat eden İhsan Oturmak desen ve tuvalleri ile aykırı düzenlemelerini buluştururken, serginin kavramsal ‘karanlık odası’nda sizi, Zeynep Sayın’ın yapıtlar, okul ve ziyaretçilerle mistik bir manyetizma içinde ‘dertleştiği’ bir ‘ses kuyusu’ bekliyor. Her zaman aklımızda olan, ama her nasılsa yine her zaman aklımızdan çıkarmaya çalıştığımız ve hep başardığımızı sandığımız ölüm mefhumu üzerine açılan bu sergi hakkında, üçlüyle bir araya gelerek, söyleştik…

İhsan Oturmak, Zeynep Sayın, Alp Sime (soldan sağa)

Bu projede üçünüzü bir araya getiren özel, kişisel nedenleri merak ediyorum. Metin, plastik imge ve daha çok, teknik olarak telaffuz edersek, fotoğrafı böyle bir sergi nasıl bir araya getirebilir? Siz bundan nasıl bir ilham aldınız?

Alp Sime: Ben fotoğrafçıyım ve işim bayağı şans bazlı. Bu da tamamen şans eseri oldu.

İhsan Oturmak: Aslında Alp ile bir araya gelmeden önce, Rum Okulu’nda bir şeyler yapmayı istiyordum ama bunu biriyle birlikte çalışarak yapmak istedim. Böyle olunca bana daha da yeni ilhamlar geliyor ve yeni paslaşmalar oluyor. Bu paslaşmalar da bana yeni kapılar açıyor. Ben de bir yerde kendimi geliştirmiş oluyorum. Uzun zamandır mimarî yapılanmanın toplumsal yaşamdaki etkisi üzerine gidiyordum. Özellikle, belki Mardin Bienali’nden de biliyorsun, arabayı bir sokağa yerleştirdim, dar sokağın neye sebep olup olmadığı üzerine bayağı kafa yormuştum. Onun dışında Çatalhöyük meselesiyle epey ilgilenmiştim, Kasa Galeri’de bununla ilgili bir sergimiz, İmkânsız Uzam vardı. Orada da mimarî yapılanmanın toplumsal yaşam üzerindeki etkisi üzerine uğraşıyordum. Sonradan bunu biraz daha ileriye götürmek istedim. Tamam, bu toplumsal yaşama etki ediyor ama bunun yaşam biçimleri üzerine nasıl bir etkisi var? Toplumsal yaşam bundan nasıl etkileniyor? Bunlar nasıl psikolojik sonuçlara neden oluyor? Bunları düşünürken, bir ara Alp’in fotoğraflarına denk geldim ve onları biraz araştırdım. Ayşe (Karavil) Hanım da daha önce kendisinden bahsederek eserlerine bakmamı istemişti. Alp’in fotoğraflarını internet ortamında kavuşabildiğim kadarıyla inceledim. Aslında ben, burada toplumsal bir çürümeden ve bunun yaşam üzerindeki etkisi üzerinden hareketle, bazı sorunların bazı kaygı ve güvensizliklere neden olduğunu gördüm. Ama bunlar, toplumsal bir uyku gibiydi de. Kapalı bir kutu değil de, senin, Alp’in uykusu değil, toplam, hepimizin beraber uyuduğu bir sorun gibi geldi bu bana.

Tüm bu çalışmaları değerlendirirken, materyal olarak daha gerçekçi şeylerle ilgilendiğimi gördüm. Ama bunun dışında benim için metafizik bir olay da gerekiyordu. Bunun soyuta nasıl evrilebileceğini de merak ediyordum. Bir de, ölüm dediğimiz kelime aslında güvensizlik ve kaygının sebep olduğu belki de en büyük temel, senin de bildiğin gibi… Ölüm, soyut bir şey. Ben burada, Alp’in fotoğraflarında bir rûya hali görmeye başladım. Sanki, soyut yaşamın dışında bir soyut yaşam önerisi sunuyormuş gibi geldi bana. Evet, figürleri gerçek, sana dokunabiliyor ve sen dokunabiliyorsun, ama psikolojik sorunlarını da kendi içinde barındıran bir yapısı da var…

Örneğin, minareye sarılı sarmaşıklar, bir yandan bakıyorsun, inanç meselesinin soyut alt tabanlarını da gösteriyor. Bu açıdan ben, Alp’i kendi işlerimin karşısında bir rûya hali gibi de görmeye başladım. Buradan hareketle de biz, bu kaygıların nereye gitmeye başladığı, ölümün nereden geldiği gibi konular üzerine kafa yormaya başladık. Bunları tartışırken, Zeynep Sayın da “Ölüm Terbiyesi” isimli bir kitap yayımlamış ve hatta kitabının son sayfasında da benim ‘Kıyam’ isimli bir işimi kullanmıştı. Ben o dönem, ‘Kıyam’ın somut yaşamda neye denk geldiği üzerine epey kafa yormuştum ve Sayın’da böyle bir şeye denk gelmem bana enteresan geldi. Kitabını da okumaya başladım. Söyleşilerini izlemeye başladım. Bunu yaparken de şunu düşündüm: Bizim meselemizin asıl üst tabanını oluşturan ölüm korkusunun, siyasal yaşam üzerindeki etkisi, onun ceset ile olan bağı… Neyin cesetten sayılıp sayılmadığı… İnsan bedeni için biz ceset diyorduk ama, kırılmış bir oyuncak, yıkılmış bir yapı, bunlar ceset olamaz mıydı? Çünkü işlevsizlikten bahsediyoruz. Bir şey işlevini kaybettiği zaman, onun yaşam hakkı da olmuyor. Bu olmadığı zaman ise, bir cesede dönüşüyor. Bu tarz şeyler benim kafamı kurcalamaktaydı, hatta Zeynep Sayın, cesedi tanımlarken onun ne bu tarafa, ne de öbür tarafa ait bir şey olduğunu yazmıştı. Arada kalmış bir şeydi. Ben de bunu düşünürken, hem bu tarafa, ama öbür tarafa da ait bir şey görüyorum. Ama bir yanıyla da iki tarafa da ait bir şey değil. Bu muallak durum, beni soruların derinine götürdü ve aslında ben kendisinin burada çok doğru bir insan olduğunu düşündüm. Benim aklımdan geçen oydu. Kendisiyle iletişime geçersek ve bu sergide bir araya gelirsek, aslında bizim Alp ile bu sergide kuramadığımız en son nokta dediğimiz o yeri kendisinin oluşturacağını düşündük ve gerçekten de, bu konuda da bayağı etkili oldu. Hani ben Alp ile tokalaşırken, Zeynep Sayın da gelince, böyle birbirimize sarılmaya başladık ve bambaşka bir yere gitti. Bu sergiyi irdelerken de hiç bir zaman sonuçlarıyla, keskin hatlarla ilgilenmedik… Ölüm şudur veya budur diye bir şey demedik. Biz de işin içinden kendimizi sorguladık, irdeledik, ölümün neye tekabül ettiğiyle ve nerede durduğumuzla ilgilenmeye başladık. Aslında ölüm, o kadar ilginç bir kavram ki, hiçbir zaman şudur diyemiyorsun. Budur diyemediğin için de ister istemez bir köşesiyle ilgilenmeye başlıyorsun. Ben meselâ, mimarî yapısı ile ilgilenmeye çalışırken, Alp toplumsal uykular ve rûya kısmıyla ilgilenmeye başladı. Ölümü tutamazsın zaten. Ölüm havada soyut bir şey gibi. Ama sen ancak, bir yerde hatırlarsın ve ne olduğunu görürsün, sonra tekrar unutmaya başlarsın. Sonra düşünceler gibi aslında… Düşünceleri anlatmaya başlarsın ama bir süre sonra soyutlaşarak kaybolur onlar da.. Yine tekrar bir şeyleri anlamaya başlarsın… Ölüm de öyle bir şey. Bu açıdan bir araya gelmemizi ben çok önemli buluyorum ve bu açıdan bayağı mutluyum.

Eser: İhsan Oturmak

‘FOTOĞRAF BİR EKSİLTME SANATI’

Fotoğrafa fanî veya ölümsüz olma yükümlülüğünü veren nedir sence Alp? Fotoğraf ve ölüm/süzlük ilişkisine sen nasıl yaklaşıyorsun ?

A. S: Fotoğrafların o taraflarını, gerçekten ‘ölümsüzleştirmek’ gibi kelimelerle anıldığını biliyorum, ama bana hep garip gelmiştir. Biraz reklâm sloganı gibi, ‘ânı ölümsüzleştirmek’, Kodak Moment vb., aslında bir şeyi ölümsüzleştirdiği yok, sadece bir ‘medium’, sadece benim yaptığım türü, yani belgesel fotoğrafçılık ve daha çok, insanlara haber vermeden onları çekmek ve biraz onların arasında kaybolmak, fark etmekle ilgili bir şey. İhsan’ın dediği gibi değil ama bir şeyi çabuk fark edebilmekle ilgili bir yetenek.

Eskiler ne güzel söylerdi; ‘resim çekmişsin..’

A. S: Evet, güzel, bir şeyi alıp bir yerden çıkartıyorsun sonuçta. Bir eksiltme sanatı fotoğraf. Karanlık odada da eksiltiyorsun. Orada da tam olduğu gibi vermiyorsun…Diğer medium / ortamlardan daha doğru bir ortam değil yani. Birşeyi ölümsüzleştirmiyorsun, birşeyi gerçek olarak, olduğu gibi de vermiyorsun… Fotoğrafla yalan söylemek, çok mümkün yani. Ama, derdini anlatabilmek de mümkün. İhsan’ın söylediği ‘rûya’ kısmı, orada bu tür fotoğrafçılık çok bilinçaltı ile ve çabuk cevap verdiğin bir şey ve o yüzden hep bilinçaltına mahkûm… Hemen karar veriyorsun. Neden karar verdiğini bilmiyorsun.. Sonradan bakıyorsun, ‘ha, bu aralar kafamda bu vardı, bu adamın bu duruşu beni etkilemiş’ gibisinden, bir bilince çıkarabiliyorsun onu. Ama bu hep rûya ve bilinçaltı durumuyla alakalı. Bu yüzden İhsan’ın işleri böyle ve Zeynep’in de konusu o ve bu yönüyle çok iyi bir şey, bir paslaşma, birleşme oldu. Sırf benim fotoğrafım için değil, bu konuların fotoğrafla olan ilişkisi bakımından…

Fotoğraf: Alp Sime – Yerleştirme: İhsan Oturmak

Peki, resimlerle fotoğrafın birbiriyle düetini nasıl sağladınız. Buna nasıl karar verdiniz?

A. S: Ben son çalışmalarım üzerinden direkt arşive daldım. Bunun için fazladan, bu konulara kafa yorarken çektiğim belki bir fotoğraf vardır. Daha doğrusu son üç ilâ altı aya dair işlerdir bunlar. Direk arşive dalıyorum, İhsan ile konuşuyorum, onun işlerine bakıyorum, kendisine bir fotoğraf yolluyorum…

İ. O: Çok güzel bir arşivi vardı. Sen oradan istediğini seçebiliyorsun. Binlerce fotoğraftan oluşan bir arşivi var aslında. Böyle bir formülü irdelediğimiz zaman bakıyorsun, sana 20-30 tane seçenek sunuyor ve sen onların içinden bir tanesini seçebiliyorsun. Aslında Alp’in böyle bir arşivinin olması benim işimi de kolaylaştırdı. Çünkü benim işim daha zor, süreç isteyen, karar verilmesi gereken bir işti. Ama Alp bir anda çekebiliyor. Bununla birlikte hangi fotoğrafın doğru fotoğraf olduğuna o an karar vermiyor. Aslında olay gerçekleştikten sonra, sorunlar konuşulduktan sonra…

A. S: Sonra Zeynep ile de aynı şey oldu, ama Zeynep’in yaptığı değişikti de. Fotoğrafları alıp da, bunu, bunu bunu düşünüyorum dedikten sonra sadece onun suratına bakıyorsun…Sevip sevmediğini belli etmiyor Zeynep (Gülüşmeler) İhsan’a geldiğin zaman ise ‘Yok abi, bu ne alâka…’ Zeynep’e bakıyorsun, böyle, bir boynunu büküyor meselâ.. Ondan sonra anlıyorsun ki o fotoğrafın hiçbir şeyle alâkası yok.

Fotoğrafların siyah-beyaz olmasının özel bir misyonu, ölüm ve ölümsüzlükle doğrudan bir ilgisi var mı peki ? Sergideki beton çocuk mezarı veya rûyaların ne renk olduğu gibi konulara gidersek… Neler dersiniz ?

A. S: Ben renk körüyüm. Bu bana dedemden geçti ve o yüzden benim renk üzerine fazla bir şey yapabileceğim yok, evet çok ağır renk körü değilim, siyah beyaz filan görmüyorum, ama onun verdiği bir garip, renkliden uzak durma olayı var. Bu yüzden bu sergiyle ilgili olarak konunun çok derinine dalamayacağım. Ama hayatımda bir tane, bu sergiyle ilgili renkli fotoğraf sergiliyorum. Şu, ‘Kırmızı Halı’ fotoğrafı. Onda da bir şey ifade ettiği için.. Halı kırmızı. Tüm olayı o… Hani mavi gökyüzü dediğin zaman, yeterince bulut varsa onu siyah beyaz fotoğrafla bile gösterebilirsin veya yeşil göl de halen yeşil göldür… Ama halı ve üzerindeki ayak izleri dediğin zaman o ona yetmiyor ve onun kırmızı halı olması gerekiyordu ve bu noktada da ‘eşek gibi de’ basmak zorundaydım. İllâ yine böyle bir durumda kalırsam renkli bir şey yaparım, ama kalmazsam, sanmıyorum..

Alp, ‘Kırmızı Halı’da ne var sence ? Protokol, es geçilmiş tüm değerler, uğruna dökülmüş kanlar?

A. S: Çok önem verilen ve biraz, genelinde gereksiz olan şeyleri bana çağrıştırıyor. Ama öbür taraftan, hangi işin yanına geliyorsa, nasıl sergileniyorsa, diyelim bir aile fotoğrafından sonra veya Suriye’de bir göçmenin fotoğrafından sonra, şans eseri gördün… Çok bambaşka bir şey ifade edecektir. Açılış gecesinde de çok başka bir şey ifade edecektir. Anlatabiliyor muyum? O yüzden o tarafında bana çağrıştırdığı, bu sergide Zeynep’in söyledikleri üzerinden, Theresa’nın işleriyle alâkalı olarak bana çağrıştırdığı, şimdi ondan artık kaçış yok meselâ.. O işle beraber, bu sergi içinde bir anlamı var.. Onun, kandan yapılan bayrakla alâkalı işiyle ilgili bir duruşu var, o dinlendikten sonra başka bir şey ifade edecektir.

‘ÜÇÜMÜZÜN KARŞILAŞMASI BİR TÜR RUH AKRABALIĞI’

.

Zeynep Hocam, bu konuşulanlar üzerine artık sizi dinlemek isteriz, çünkü siz de sesiniz, zihninizle sergide bizimle birliktesiniz ve sergideki işlerle birlikte, ölüm kavramının da bizi yarım bıraktığı o hali, yine garip biçimde siz de besliyorsunuz. Zaten ölüm, hep bizleri yarım bırakan bir şey, ne hissettirdi bu proje size?

Z. S: Baştan başlayayım, ilk sorunun yanıtını ben de vermek istiyorum… Bizim üçümüzün karşılaşması, benim için bir tür ‘ruh akrabalığı’, tevafuk gibi birşey oldu. Bir ‘puzzle’ın parçaları birbirine oturdu. Ben İhsan’ın işini eylülde ilk gördüğümde, nedir bu diyerek dosdoğru üzerine yürüyüp, onu ‘Ölüm Terbiyesi’ kitabımın kapağında kullanmak istemiştim, bunu daha sonra, siyasal nedenlerle yayımcım uygun bulmadı ve Kıyam’ı, son noktadan sonraki görsel olarak kullandık. İhsan, bana telefon açıp ‘Bir arkadaşımla sana gelmek istiyoruz,’ deyince ve beni Alp Sime ile tanıştırdığında ve ben Alp’in işlerine baktığımda, ‘optik tabakalar birbirine denk düşüyor,’ hissine kapıldım. Ortak bir görsel bilinçaltı var ve biri bir taraftan, diğeri bir diğer taraftan yaklaşıyor… Ve tam ‘Ölüm Terbiyesi’ni yazdıktan sonra Teresa Margolles’in o ölü çocuğun üzerine beton döküp sergilediği işine dair düşünmekte idim; bu sergiyi düşününce sergiyi Margolles ile ilişkilendirmeye başladım. Bir de başka bir şey daha var tabii; ben son 1,5 senedir, ‘Yürümek, Uyumak, Ölmek, Uçmak’ diye bir ders veriyorum, ilgilendiğim eylemler bir yerden diğer bir yere geçiş durumlarıydı. Yürüyorsun, rûya görüyorsun, uçuyorsun, -aynı zamanda alt başlığı ‘Şamanlık ve İmge’ olan bir dersti bu- sonra da ölüyorsun, e ölmek de yürümek de göçmek demek, yine bir şekilde döngünün tamamlandığı, devridaim yaptığı bir bütünsellik vardı derste. Fakat bir yandan kendi üstüne asla kapanmayan bir döngüsellikti bu. Şimdi bu sergide de ben, bir biçimde kapanmayan bir bütünsellik olduğunu düşündüm. Yani sergi, hani Alp diyor ya, ‘fotoğraf dünyadan, hayattan bir kesit alıyor,’ diye, bu da bir kesit… Sonrası var, öncesi var, FM radyosunun frekans dalgaları gibi, öncesinden devam ederek buraya gelmiş, öncesinden sergiyi buraya getiren bir şey, sonrasından da devam eden bir şey var…. Böyle bir kesit olduğunu düşündüm ve bunları birbirine nasıl zincirleyebilirim diye sordum… Ama ikisi bana bir katalog metni yaz dediler, oysa ki benim bir katalog metni yazacak vaktim yoktu. Bunun üzerine ‘seni bir stüdyoya götürelim, konuşturalım,’ dediler. Ben de ‘Aaa, ne kadar iyi bir fikir,’ dedim… Dolayısıyla da bu ‘Yürümek, Uçmak, Uyumak, Ölmek’ ve Teresa Margolles hakkında düşünmekte olduklarım ve Alp ile İhsan’ın işleri de bir şekilde ‘Ölüm Terbiyesi’ üzerine binerek, başka bir şeye dönüştü… Tabii burada rûya kısmı ile ilgili olarak da ben başka birşey söylemek isterim… Ben meselâ hep, Cihat Burak’ta da, Yüksel Arslan’da da ve birtakım başka karakterlerde de rûyayı düşünürken, hep İbn’i Arabi’nın Füsus’undaki Yusuf Fassı’nı hatırlarım. Orada rûyayı düşününce hep şuradan hareket ettim: Aslında rûya da bir geçiş. O yüzden ‘Yürümek, Uyumak, Uçmak, Ölmek.’ Yani, rûya tabiri bir biçimde köprüyü kurmak, bir yerden bir yere geçmek demek… Şimdi tüm bu işler, bir yerden bir yere geçmeyi düşünen, ama yine aslında sürekli o kesit gibi, kendinden önceki ve sonrakinin arasında duran işler gibi duruyor gibi düşündüm. Bu çok hoşuma gitti. İşlerin o anlamda ‘bitmemişliği’ de çok hoşuma gitti, örneğin böyle başı ortası sonu belli, hani su sızdırmaz, bütün o bütünsellik içeren bir bitmişlik içinde, kendi sonunu da, başını da içinde taşıyan bir bitmişlik içinde olmamaları…

Bir nevî sürgünlük içinde olmaları….

Z. S: Evet tabii, bir anlamda yani, bir yerden bir yere ‘sürükleniyor’ olma halleri çok hoşuma gitti.

Yani ne gerçek, ne gerçeküstü…

Z. S: Evet tabii, tabii doğru…

İ. O: Biraz önce bahsettiğim o şey vardı ya hani; sınırın olmaması… Aslında bu serginin kendisinde de var. Sonu belli değil, gerisi belli değil, ne ezelde, ne ebediyette filan gibi… Böyle devam eden bir süreç gibi… Zeynep’in de söylemeye çalıştığı bu gibi geldi bana… Ne sonu, ne devamı var… O arada bir yerdeyiz ve o arayı yaşıyoruz. Aslında sergide biraz da bunu kurgulamaya çalıştık. Arada kalmış bir sergi bu. Ne sonu var, ne gerisi var gibi.

Z. S: Sinemacı, yönetmen Sergey Ayzenştayn’ın yazdığı, montaj üzerine harikulade bir metin var. Orada diyor ki, “Batılılara resim öğretilirken, ellerine bir A4 kâğıt veya bir tuval verirler ve ‘o tuvali doldur’ derler”. Oysa, Çinlilere resim dersinde, hocaları (çünkü Ayzenştayn montaj tekniğini Çin’den öğrendiğini söylüyor) resim öğretirken, “Dünyaya bak ve ondan bir kesit al,” denir diyor… Şimdi bu, bana çok hoş gelen bir tanımlama idi. Çin veya Japon resmi, kesit alan bir resim…

Büyük bir farkındalık mı bu ?

Z. S: Bilinçli anlamda ne kadar farkındalar, bilmiyorum ama evet büyük bir farkındalık tabii, çünkü aslında bilinçaltı kodlarıyla da bir farkındalık olabiliyor… Çamaşır makinesi üzerine dantel örmek gibi bir şey aslında… Yani o da aslında bilinçaltı kodu ile yapılan bir farkındalık… (Gülüşmeler) Dolayısıyla biz de böyle bir ortak ‘şuursuz şuur’da buluştuk diyorum ben… Şuursuzluğun şuurunda bir şekilde buluştuk ve evet, denk düştü, iyi oldu diye düşünüyorum.

A. S: Senin teriminle, bir de ‘başsız’ gitti.. Küratörümüz yoktu. Galerimiz çok rahat bıraktı ve tamamıyla güvendi, istediğimiz gibi oynayabildik ve hakem yoktu. Zeynep’in takıntılarından biridir o meselâ… ‘Ölüm Terbiyesi’nde de işler bunu. Öyle, güzel, yakışmış bir tarafı da var…

Z. S: Evet, kendiliğinden oldu her şey. Su akar, yolunu bulur. Yani ast-üst ilişkisi yoktu. Hiçbir şeyimiz, hesabımız da yoktu. Ben meselâ, sergimizin ismini katalog basıldıktan sonra öğrendim. (Gülüşmeler)

A. S. / İ. O: O kadar bağımsız ….ve disiplinsiz gidebildik… (Gülüşmeler)

‘ASLINDA SAÇMA BİR SORU… YANİ ÖLÜME NE İYİ GELİR Kİ?’

Fotoğraf: Alp Sime – Yerleştirme: İhsan Oturmak

Ölüme ne iyi gelir?….Sergi ismi kimden çıktı ve niçin ?

İ. O: Aslında şöyle bir şey… Almanya’daki bir arkadaşım sürekli hasta olduğunu düşünerek panik  oluyor ve bu konuda internette araştırma yapınca, arama motoruna sürekli, diyelim ki karın ağrısı varsa ‘Karın ağrısına ne iyi gelir?’ yazardı. Ama kendisi bir biçimde geçenlerdeki gibi, böbrek ağrısı olduğunda da bir arkadaşına danışmış ve o da ‘Haşhaş iyi gelir’ demiş. O da onu kullanmış ve ağrıyı kesmeye çalışmış… Haşhaş, bildiğin gibi kanser tedavisinde filan da kullanılıyor. Etkisi ve ağrısını azaltmak için yapılıyor bu. Ancak arkadaşımın bu çözümü tam tersine tepmiş ve bütün ağrıya odaklanmaya başlamış… Aslında odak noktasını değiştirmeye çalışırken, odak bir anda ağrıya gitmeye başlamış ve o kafa karışıklığı ile, internete girip, “Ölüme ne iyi gelir?” yazmış. Çünkü bir şekilde öleceğini düşünmüş. “Ben bu ağrı ile yaşayamam, öleceğim galiba,” diyerek, Google’a böyle yazmış… Bu isim bana şöyle geldi açıkçası: Hani bir umut vardır ya, en kötü durumda bile kurtulmanın, yaşamanın bir yolunu arıyoruz… Acaba, aslında saçma bir soru…Yani, ölüme ne iyi gelir ki? Tıpkı serginin gidişatının, sonunun belli olmayışı gibi… Onun o hiçlik içinde, o korku hali ve boşluk içinde yine bir çözüm yolu araması, aslında yine biraz da insana dair bir şey de. İnsanın her zaman böyle, yaşamaya dair bir umut taşıması, bu kesitin içinde kalmaya çalışmasının da simgelendiği bir şey bu. İşte biz de bu toplumsal çürümüşlükten epey bahsettik ve bunun sonuçlarıyla da ilgilenmeye çalıştık… Burada da, aslında o çocuğun yaşadığı şey, o toplumsal çürümenin sonrasında çözüm arama ile ilgili bir karşılık gibi geldi bana. Bu ismin uygun olabileceğini düşündükten sonra Alp ile konuşmaya başladık.

A. S: Direkt atladık tabii üzerine… Önce bir gülme krizi tuttu. Ondan sonra tamam, budur dedik yani…

Z. S: Aslında işin ölümle değil, öldürme ile de alâkası var. Lacan, aslında reel olan nedir sorusunun yanıtını vermeye çalışırken, asla temsil edilemeyen veya belki en iyi ihtimalle tekrar edilebilen, ama asla karşılaşılamayan ‘şey’ – ki şey bile öyle tuhaf bir şey değil mi, tanımı yok aslında – diyor.. Şimdi ölümün de tanımı yok aslında. Beyazlar tarafından çevrelenen Kızılderili rezervasyon kampı gibi bir şeyden söz ediyor Lacan… Şimdi benim, bu sergide hoşuma çok giden meselelerden bir tanesi de, aslında bir şeyi temsil etmemeye, bir şeyin simgesi olmamaya, göstermemeye çalışırken ölümün çevresindeki o öldürmelere de değinmesi. O simgesel düzende tırnak içindeki öldürmelere de değinmesi ve bunu da son derece çok katmanlı, nazik ve kibar bir şekilde yapmasıydı. Bu benim çok hoşuma gitti bu sergide. İhsan’ın yaptığı, duvarları kırık, çatısız evler, Alp’in bir sürü fotoğrafı, öldürülmeyi, şiddeti de alt katman olarak içinde barındırıyor ve bundan kaçınamıyor aslında… Bu da bana çok iyi geldi.

İ. O: Ölümden bahsederken burada şuna da girebiliyorsun yani, ölen kişi, öldürenle de karşı karşıya kalıyor, ister istemez, öldürenle de ilgilenmeye başlıyorsun…Ölüm şu anda, – sadece kendi bedeninle ölmek – çok zor bir şey olmaya başladı ve öldürme anı da var, ve o öldürme anı, ‘kimin üzerine öldü, ne için öldü’ gibi durumlara da değinmeye çalıştık. Temelini de böyle incelerken, aslında nereden geldiğini de bilmiyoruz…

O halde sergide bir tür ‘Olay yeri inceleme’ hissindeyiz…

İ. O: Evet, zaten dikkat edersen benim yerleştirmelerimde de böyle bir şey var. Normalde biz bedenler can verdiğinde onlara ceset muamelesi gösteririz. Ama, bir mimarî yapının da kendine ait bir yaşamı, hafızası var… Bu işlevini kaybettiği zaman aslında kendinde bir cesede dönüşüyor. Ben, meselâ haberlere baktığım zaman, ölen insanları duyuyorum, ilk başta bir üzüntü hissediyorum, ama ölümler çoğalmaya başlayınca, artık bu beni ilgilendirmemeye başlıyor… Evet, 50 kişi orada, 60 kişi orada…böyle bayağı sıradanlaşmaya başlıyor. Ama meselâ o arada, Palmyra da yok oldu. Onu kırdılar ve o bende daha bir yankı yapmaya başladı ve sanki daha büyük bir insanı öldürdüler gibi, sanki 50 değil, 200 kişilik bir grubu öldürdüler gibi geliyor. Sanki ceset yaratılmış etkisi yaratılmaya başlıyor ve orası da bir olay mahalline dönüşmeye başlayınca, sen de onu bir ceset olarak kabul etmeye başlıyorsun. Her ne kadar kabul etmesen de, zihnin ona adapte olmaya başlıyor. Evet, nasıl oldu diyorsun.. Aslında bir yapı, taştan.. Kökenini incelediğinde iki taşın bir araya gelişini bozmak demek oluyor bu. Bu nasıl oluyor da, sende korkunç bir şey uyandırıyor? Yerlerini değiştirdiğin zaman nasıl bu kadar etkilenebiliyorsun ? Bu açıdan cesedin farklı farklı boyutlarına da gitmeye başladık.

Z. S: IŞİD’e ait çok ilgi çekici bir video var… Suriyeli askerleri Palmyra’daki sahnede topluyorlar. Seyircilerin de olduğu sağlam bir infaz sahnesi düzenliyorlar. Bildiğiniz propaganda videosu. Fakat, o videoyu gördükten sonra ve oradaki tapınağın, Ahlat tapınağının, aslan figürlerinin yok edilmesini gördükten sonra, senin söylediğine ben de düştüm. Orada insan ile duvar, insan ile yapı birbirine dönüşüyor, biri diğerine geçiyor ve ikisi de çürüyen birer cesede dönüşüyor. Bu, bana da çok ilginç geldi. O nedenle ben, senin yaptığın o yerleştirme/maket/işleri şu nedenle ilginç buldum: Tanıklık tartışması, sadece duvar veya insan üzerinden yapılan bir şey değil. Yani, şimdi bu ‘Forensic Architecture’, (Adlî Mimarî) sadece maddî nesneler ve maddi kültür üzerinden tanıklığı tartışıyor… Sadece duvar üzerinden tartışıyor. Diğeri, hatıra ve bellek diyor, sadece insan üzerinden bütün o belleğin hatırasını, katmanlarını tartışıyor. Burada, ikisinin birbirine dönüşümlülüğü de vardı. Ben bunları, aslında sizlerin işlerine baktığımda da böyle düşünmedim… Kendiliğinden, baktıkça bu düşünceler gelişti… O yüzden bizi bir araya getirenin ‘optik bilinçaltı’ olduğunu söylüyorum. İhsan, mekanda senin maketin ve bir yanda da o uyuyan, yatakhanedeki çocuklar olduğunda, ikisi de orada eşdeğerde. Veya Alp, senin minare fotoğrafındaki doğa… Bütün buradaki geçişlilikler… O yüzden de meselâ, ‘Yürümek, Uyumak, Uçmak, Ölmek’, sürekli bu geçişlilik hali… İnsanın, aslında duvar gibi, duvarın da insan gibi tahrip ediliyor olduğu, ikisinin de bir araya geldiği zaman oluşturduğu tanıklık hali bana çok ilginç geldi…

Fotoğraf: Alp Sime – Yerleştirme: İhsan Oturmak

Neredeyse bilimsel bir ‘yabancılaşma’ hali size hep refakat etmiş ve üçünüz de birbirinize halihazırda yabancı olduğunuzdan, bu da birbirinizi birbirinize ‘yerli’ kılmış… Bu da belki garip bir ortaklık hali olarak alınabilir…

İ. O: Evet öyle bir şey vardı… Aslında bir araya gelmek için çok kısa bir süremiz vardı. Biz beş aydır tanışıyoruz… Ama ortak bu kadar şey var ki demek ki, artık yavaş yavaş benzer şeyler de düşünmeye başladık. Bu anlamda paslaşmamız da çok rahat oldu… Meselâ ben yerleştirmeleri henüz yapmamıştım… Zeynep konuşmaları sürdürüyordu… Sonra bir baktım.. Betonun döküldüğü çocuk, benim lahitim, orada bir beton malzemenin söz konusu olması…

A S: Evet, ben de meselâ bir taraftan şunu düşünüyorum: Tüm fotoğraflarda ‘yer’, ‘yer’, ‘yer’, ‘yer’ konusu işlemişim. Garip biçimde ilk defa, yere bir fotoğraf (domuz fotoğrafı) koyup beton çerçeve yaptık… Garip bir sergi oldu.. İlk renkli, yerde fotoğraf vb.

İ. O: Bir şey de düşünmedik aslında.. Paslaştık.. Çok geçişken bir süreç oldu.. Zorlanmadık.. İnsanlar arasında ne kadar bir etki yarattı bilemiyorum ama, bizim üçümüzün arasında o kadar güzel bir ilişki ve etki sağladı ki… Ben şu anda insanların gerçekten bir şey algılayıp algılamadığını da anlamıyorum… Onlara bir şey dokundu mu bilemiyorum ama, bizim üçümüz arasında çok güzel bir sinerji oluştu.

A. S: Evet, evet bizim oyun oynandı, tamamlandı… Biz memnunuz.

Z. S: Evet, biz pek eğlendik.. (Gülüşmeler) Ama bu enerji de dışarıya yansıyordur herhalde… İnsanlar açılışta gayet olumlu tepkiler verdiler…

Bitirirken, bu projeyi bu okulda yapmanız size ne kattı diye sorabilir miyim ?

A. S: Bu mekânın fazladan bir ruhu var. Burası hem yaşayan, hem hayaletli bir yer..

İ. O: Arada kalmış bir yer. Evet, burası bir okul ama aynı zamanda da okul işlevini şu anda görmüyor. Bununla birlikte de şu anda yaşayan bir yer. Tıpkı mezar gibi. Ama ev var, ev yaşamaya dair bir şey, orada bir yaşam da var. Bu anlamda Rum İlkokulu bize böyle bir şey de sağladı. Bu açıdan çok güzel bir şey. İşlerimizle konuşan bir mekân oldu bu.

Z. S: Ben de öyle düşünüyorum. Yani, pencereden bakınca gördüğün kilise ve harabe bile, dışarıyı da kendine dahil etti. Bir biçimde kendi geçmişini de buraya dahil etti… Az önce, meselâ siyah beyaz fotoğrafa dair soru sorduğunuzda ve Alp de yanıt verdiğinde hemen aklıma Roland Barthes ve onun ‘Camera Lucida’sı geldi kaçınılmaz olarak. Ben ölen annemin gençlik fotoğrafına baktığımda, bugün ölmüş annemin gençlikteki gözlerine bakıyorum! Dehşet, dehşet! Çünkü zamanları üst üste çakıyorum -diyordu- meselâ… Dolayısıyla şimdi mekânda da üst üste bir çakışma oldu. Yani, Uzay Yolu gibi oldu birdenbire… Benim çok hoşuma gitti. Hatta bir arkadaşım bana dedi ki, “Galata Rum İlköğretim Okulu, yanlış seçim…” Ona nedenini sordum, bana burasının isteyene kiralandığını söyledi. Küratörsüz olarak, isteyenin ‘parayı verip düdüğü çaldığı’ bir mekân olduğu şeklinde konuştu. Bu yüzden de yanlış seçim dedi ama, ona rağmen, o ‘yanlış seçim’ içinde -çünkü kendisi burasının bir kira mekânı olduğunu düşünüyor – gedik açan bir sonuç oldu dedi. Hani ‘Kargaya yavrusu kuzgun görünür,’ derler ya, öyle de olabilir ama eğer arkadaşımın dediği gibi bir şey olmuşsa, o Kızılderili kampının rezervasyon alanı, o boşluk gibi, burada bırakılmış duvarların o boşluğu gibi, bu serginin de hakikaten bir boşluk, bir zaman boşluğu açtığını hem ümit hem zannediyorum.

Söylediklerinizin bir çağrışımı da, Mısır Piramitleri…Oradaki odalara bırakılan eşyalar ve işlevsellikleri.. Siz izleyiciye bir şeyleri bırakıp, ‘bizden sonra devam edebilirsiniz,’ dercesine çıkıp gitmiş gibisiniz…

A. S: Biz sergide birkaç duvarı İhsan ile özellikle boş bıraktık. Bu dediğin güzel bir şey tabii. İşlerimiz olmasına rağmen, ben burası daha güzel deyip birkaç fotoğrafı başka bir odaya kilitledim… Bizim boş duvar ile ilk düşündüğümüz, Zeynep’in ölüm, Tanrı ve boşluk ile, belki kendisinin zaten çok daha iyi açıklayabileceği bir şey bir taraftan…

Bilgi: karavilcontemporary.com

Zeynep Sayın’ın, söyleşide de geçen ve Metis Yayınları’ndan çıkan ‘Ölüm Terbiyesi’ kitabı üzerine, kendisiyle yapılmış bir diğer söyleşi için bkz.: https:www.unlimitedrag.com/single-post/Bir-olu-diger-oluden-daha-degerli

YAZARIN DİĞER YAZILARI