Erdoğan Demirtaş'ı neden desteklemeliydi?

Cumartesi, 9 Haziran, 2018
Hak ihlallerine zemin hazırlayan dayanaksız ithamlarla siyaseten linç etmek yerine Sayın Erdoğan’a, yirmi yıl önce kendisine sunulan desteğin benzerini Sayın Selahattin Demirtaş’a sunmak yakışırdı. Yine yirmi yıl önceki Erdoğan’a aynı zamanda bugün Sayın Akşener ve Sayın Karamollaoğlu’na karşı medya, belediyeler ve fanatik partizanlarca yöneltilen çeşitli engelleri yok etmek de yakışırdı bu adayları yok saymak yerine.

“Terörü araçsallaştırmak yöntemiyle, toplumu terörize ederek yürütülmeyen seçim kampanyasına ben kampanya demem” kıvamındaki yaklaşımıyla başladı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran akşamı Kanal D, CNN Türk ortak yayınına. “Biz kaç terörist etkisiz hale getirdiğimizi anlatıyoruz. O ise terörist başı ile gelen ‘meydanlara dökülün’ diyerek Kürt kardeşlerimizi sokağa döken Demirtaş’ı ziyaret ediyor.” Diğer adayların yok sayıldığı söyleşide, muhatap alınan Muharrem İnce dışında, zikredilen tek şanslı 🙂 isim Demirtaş. 6-8 Ekim Kobane olayları bahane edilerek halka ezberletilen ithamlarla suçlanarak anıldı yine Selahattin Demirtaş. Kobane’nin diğer boyutlarına hiç değinilmeden.

Mesela IŞID saldırısıyla dünyanın ayağa kalktığı o günlerde Ezidilerin ve Kürtlerin vahşice katledilişine değinilmedi. Kobane katliamının insanların vicdanında açtığı derin yarayı en yakıcı biçimde Kürtlerin hissedişi anlatılmadı. Hemen sınırın bu yanında çaresizce az ötedeki vahşetle akrabalarının kıyıma uğramasının yarattığı dehşeti o zaman da anlamamıştı zaten. HDP’nin söylem hataları olsa bile halkın duygularına tercüman oluşu gerçeğini görmemişti. Üstelik o üç günde 53 kişi öldükten sonra sınır ötesi müdahaleye izin vermiş olmakla, olayların provokasyonlarla şiddet boyutuna varmasını hariç tutarak söyleyelim ki protestoların haklılık payını devlet zımnen de olsa kabul etmiş oldu. İşin bu yönü hep karartılmaya çalışıldı zaten. Onlarca insan ölmeden önce yapması gerekeni ancak olaylardan sonra yapmakla yöneticiler kendi kusurlarını itiraf etmiş sayılır aslında. Hele de sınırın öte yanına müdahalenin gerçekleşme şeklini ısrarla gözden uzak tutmakla…

Bugün Kandil’e operasyon sinyalleri verilirken o gün, peşmerge kıyafetiyle Kandil mensuplarının sınırdan devlet gözetiminde içeri alınıp Kobane’ye gönderildiğini bilmeyen yok ama söyleyen de pek yok. Şimdi terörist dediklerinin, o zaman devlet araçlarıyla taşındığını ve bunun Kobane olaylarında ancak onlarca kişi hayatını kaybettikten sonra yapıldığını dile getirmedi Erdoğan. Sınırın öte tarafında yüzlerce insan katledilip binlercesi perişan halde kaçmaya çalışmadan, sınırın bu tarafında onlarca insan ölmeden, PKK mensuplarını Barzani’nin peşmergeleriymiş gibi gösterip sınırdan geçirmeden önce kendi askerimizle IŞİD’i durdurabilirdik. Ve bu pek haklı bir dış müdahale olurdu. İnsanî, vicdanî ve dünya kamuoyu nezdinde, uluslararası hukuk çerçevesinde yerinde bir mücadele olurdu IŞİD’e karşı.

Diğer yandan Kürt siyasetinin yeniden dizaynı ve yerel dinamiklerle de bağlantılı Kobane olayları. Kürt siyasetinde çoğullaşma arayışından söz etmek gerek Kobane protestolarının arkasından yaşanan olayların tırmanış nedenlerini anlamak için. İktidarın HDP’yi PKK ile özdeşleştirmesi aslında Kürt siyasetinde farklı bir temsilci parti yaratma arayışının dışa vurumu. Yazık ki ilk akla gelen ihtimal eski devlet refleksiyle, HÜDAPAR oldu. HDP ile HÜDAPAR mensupları karşı karşıya geldi Kobane olaylarında. Bunu da maalesef olaylar sırasında öldürülenlerin kimlikleri açıkça ortaya koymuştu.

Hizbullah ile ilişkili görülüp kanunen kapatılan Mustazaf-Der yöneticilerinin kurucusu olduğu HÜDAPAR. Hizbullah ise, JİTEM’le ilişkili kontr-gerilla örgütü olarak anılan, faili meçhullerin, Konca Kuriş’in ve daha nicelerinin işkenceyle katledilişinin baş aktörü. Günümüzde HÜDAPAR yetkilileri şiddetle ilişkileri olmadığını, geçmiş örgütle bağlarının bulunmayıp siyasetle meşgul oldukların ısrarla söylüyorlar. Ne güzel şey vaktiyle bir terör örgütüyle ilişkili olsa bile şiddetten arınmış olarak siyaset yoluyla mücadele edilmesi. İktidarın çelişkisi ise HÜDAPAR için tanıdığı şiddetten arınmışlık ve siyaset hakkını HDP’den esirgemesi. Somut olmayan suçlamalarla, kimi söylemlerin muğlaklığını, ceza kanunun esnek yorumlarına uydurma yoluyla HDP’nin terörle ilişkilendirilmesi de olaylardan sonra HÜDAPAR mayası tutmayınca başlamıştı hatırlanacağı gibi. Böyle yaman çelişkiye ve birinin suçlanırken diğerinin aklanıp Kürt siyasetinin dizaynına yol açacak kirli oyunlara hiç girmeye gerek yoktu aslında. Hem Türkiye siyasetinin geneli hem Kürt siyasi partilerinin önü demokratik yollarla açılabilirdi. Seçim barajını kaldırmak veya sembolik oranlara düşürmek yeterdi. Sonrası seçmen tercihiyle kendiliğinden gerçekleşirdi zaten. Ezcümle Kobane hatırlandığında kusurlu olan ülkemiz ve yöneticilerimiz. Demirtaş’ın bile değil çağrı metnindeki bazı ifadelerle HDP’nin kusuru, yönetim sorunlarının yanında devede kulak mesabesinde kalıyor.

Ayrıca seçime yaklaşık iki hafta kala İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından her an başlayacakmış gibi duyurulan Kandile operasyon meselesine ilişkin sözler düşündürücü. Bakan, sadece ‘zamanlama meselesi’ olarak duyururken Cumhurbaşkanı, “tehdit olursa görüşürüz, Bağdat çözemezse vururuz” diyor: “Olayın tabii iki boyutu var: Kandil ve Sincar. Irak’tan Türkiye’ye herhangi bir tehdit olursa, Bağdat yönetimiyle bunu görüşürüz. Bağdat ‘ben bunu çözerim’ dediği taktirde ne ala. ‘Çözemem’ derse Sincar’ı da Kandil’i de vururuz.” Seçime on üç gün kala konuya ilişkin en üst yetkili ağızdan gelen bu açıklamalar, Kandil’in gündeme seçim yatırımı olarak taşındığını ortaya koymuş oldu. Bir askeri operasyonla, çatışmayla kimi seçmenin desteğini kazanma ihtimali aslında bütün sorunların temelinde yatan ruh hali, başka yazıların konusu olacak sosyolojik gerçekliğimiz ne yazık ki.

Aynı konuya devam ederek vahim tehlikeye dikkat çekmek isterim. Sözlerinin tam bu kısmında Sayın Cumhurbaşkanı bir başka çok kritik ifadeye yer verdi. Mahmur dedi. Mahmur Mülteci Kampı’nı vurma ihtimalini açıkça söylemediyse de ima ederek konuyu tamamlaması ürkütücü. Diplomatik ve istihbari kanallarla Türkiye’nin hep gündemde tutması normal ama Mahmur’un askeri açıdan dile getirilmesi kabul edilemez. Mahmur’a yönelik ‘terör yuvası’ iddiaları haklı olsa bile Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği denetimindeki sivil kampa yönelik askeri operasyon ihtimali bile ülkemiz için yüz karası. Bu sözlerin geri alınması, düzeltilmesi elzem. Sayın Erdoğan, Sabra ve Şatilla kamplarını hatırlayıp kendisini, Beyrut Kasabı Ariel Şaron ve Türkiye’yi de İsrail kadar suçlu kılacak böyle bir ihtimali hatırından ve söyleminden derhal çıkarmalı. Unutulmasın ki Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Lübnan’dan çıkarmak için yapılan İsrail operasyonları sırasında da bu iki kamp Şaron tarafından terör yuvası olarak isimlendirilip, silahsız sığınmacılar katledilmişti. On bin dolayında ve 90’ların karanlığından kaçarak, Türkiye’den Irak’a sığınmış, çoğunluğu Hakkarili Kürt mültecinin yaşadığı Mahmur Kampı’na askeri operasyon insanlık suçu olur. İhtiyacımız olan demokratik ve onurlu barışa ulaşırsak, iddialar doğruysa bile Mahmur, tehdit yaratmayacakken…

Berkin Elvan ve Yasin Börü, aynı yaşlardayken hayattan koparılan iki çocuğumuz. Birini överek diğerini yererek değil ikisine de aynı ölçüde yüreği sızlayarak siyaset yapanların bugünümüze, geleceğimize hayırlı katkısı olabilir ancak. Vaktiyle soyut ve evhama dayalı suçlamalarla, “muhtar bile olamaz” denilerek mahkum edilen bir siyasi lider vardı. Bugün de benzer evhamlar ve soyut suçlamalarla mahkum bile değil tutuklu bir cumhurbaşkanı adayı var. Tarih tekerrür ediyor. Vicdan Berkin ve Yasin’i aynı gönle sığdırmayı gerektirdiği gibi demokratik tutum da 1998’deki Erdoğan ile 2018’deki Demirtaş’ı aynı şekilde desteklemeyi gerektirir.

Sadece Muharrem İnce ziyaret etmiş olsa bile diğer adaylar Sayın Meral Akşener ve Sayın Temel Karamollaoğlu da imza veren binlerce seçmen gibi Sayın Selahattin Demirtaş’ın serbest kalmasını istediler defalarca. Rakip adaylar, adil ve eşit seçim yarışında hakkaniyetin de gereği olarak demokratik dayanışma sergiliyor. Ama mevcut Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda aday Sayın Erdoğan ise söyleşide: “Bu dayanışmayı anlamak mümkün değil” sözleriyle hayretini dile getirdi. Hayretine hayret ederek izledim. Zira bu dayanışmayı anlamak için biraz geriye dönüp Pınarhisar Cezaevi’ne yolcu edilişini hatırlaması yeterdi. O gün kendisi gibi düşünmeyen pek çok kişi, fikirlerine hiç katılmadığı halde demokrasinin, özgürlüğün gereği olarak yanında yer almış, dayanışma göstermişti. Keza kısa süre sonra da milletvekilliği önündeki engellerin ortadan kaldırılması için CHP ve Deniz Baykal başta gelmek üzere pek çok kişi ve kurum dayanışma sergilemişti.

Bu dayanışma Recep Tayyip Erdoğan, biricik üstün insan olduğu için değil o gün haklı olduğu için, adalet aradığı için yaşandı. Bugün Selahattin Demirtaş haklı ve adalet arayışında. Hak ihlallerine zemin hazırlayan dayanaksız ithamlarla siyaseten linç etmek yerine Sayın Erdoğan’a, yirmi yıl önce kendisine sunulan desteğin benzerini Sayın Selahattin Demirtaş’a sunmak yakışırdı. Yine yirmi yıl önceki Erdoğan’a aynı zamanda bugün Sayın Akşener ve Sayın Karamollaoğlu’na karşı medya, belediyeler ve fanatik partizanlarca yöneltilen çeşitli engelleri yok etmek de yakışırdı bu adayları yok saymak yerine. Heyhat…


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI