Köprü satışı ve ‘kimlik kavgası’

Cuma, 8 Haziran, 2018
Giderek artan ekonomik sıkıntılar ve muhalefetin açılışta elde ettiği moral üstünlük, iktidarı, çeşitli riskler içerse de ‘kullanışlı’ ve ‘alışılmış’ bir kestirme yol olan kimlik kavgasını öne çıkarmak zorunda bırakıyor. O çok eskimiş ‘komünistler umacısı’ da; 90’lardan kalma görüntülerle göz korkutmaya çalışan reklam filmleri de bu çerçevede görülmeli belki.

İngiliz-İskoç şair Lord Byron, “Ölü rezaletlerden iyi kadavra olur” diyordu, güçlü diyalektiğiyle… Bir ‘rezalet’in, onun ‘taraflarını’ oluşturan topluluğun yaşam ve ölüm prensiplerini anlamak için iyi bir otopsi nesnesi olduğuna dair keskin gözlemini söylemişti, bu kısa dizede. Haklıydı. Rezaletler, bir kadavra gibi incelendiklerinde, onu yaratan ve yaşayanların hakkında fikir verdi hep. Nasıl canlılığın bilgisi ölü bedenlerden alınabilmişse, bugünün ‘bilgisi’ de geçmişin –ölü– rezaletlerinden çıkarılabilirdi.

Doludizgin seçim gündeminin dünkü sivri uçlarından biri ‘köprülerin satılması’ meselesi oldu. Erdoğan boğaz köprüleri için, “CHP ‘Biz gelince yıkacağız’ diyor. Komünistler de ne diyordu: ‘Köprüleri satacağız’. Özal sattırmadı” dedi ve gerçeğin bunun tam aksi yönünde olduğunu gösteren bir video hemen ortaya çıktı. 22 Ekim 1983’te, 12 Eylül darbesinden sonraki ilk seçim öncesi TRT’de yapılan açık oturumda, “Boğaz köprüsünü satacağım” diyen Özal’ın ta kendisi, karşı çıkan da 12 Eylül koşullarında ‘merkez sol’u temsilen seçime giren Necdet Calp idi.

Dahası var.

Köprüyü satmayı vaat eden Özal bunu başaramamıştı. Ama bir de değil iki köprüyü birden ihaleye çıkarıp satmayı başaran da bizzat Erdoğan’ın kendisiydi. 17 Aralık 2012’de Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ile 8 otoyolun satış ihalesi yapılmış, bu ihaleyi, bugün birisi varlıklarını yurt dışına çıkarmak ve bankalarla kredi yapılandırmasına gitmekle, diğeri uluslararası kredi kuruluşları tarafından takibe alınmakla gündem olan Ülker-Koç ortaklığı kazanmıştı. Sonra Başbakan Tayyip Erdoğan “daha iyi fiyat oluşabileceği” ümidiyle bu satışın iptalini istedi ve şubat 2013’te onun dediği oldu. Sonrası malum. Türkiye 2013 baharından itibaren ekonomik ve siyasi bir türbülansın içine girdi ve ümit edilen satış bir daha gündeme gelmedi.

Erdoğan, sağlam bir antikomünisttir belki; ama komünistlerin köprüleri satmayacağını, bilakis, toplum adına el konulmasını savunduğunu da biliyordur. Üstelik 2012’de köprüyü ihaleye açtığını da unutmuş olamaz. O halde geçmişin tahrif edildiği bu anlatımda iki önemli noktanın izi olduğu düşünülebilir.

Bunlardan ilki, bünyeyi sarmakta olduğu da ilk olarak kendisi tarafından ifade edilen metal/mental yorgunluğun, ‘merkeze’, bizzat kendisine ulaştığını gösteren işaretlerden biri olmasıdır. Erdoğan’ın Bingöllülere defalarca Diyarbakır diye seslenmesi, prompter kazaları, giderek daha sık rastlanan dil sürçmeleri, bilgi hataları ve anakronik eleştirileri; yıllardır tüm yükü üstlenmiş ve hem karar hem de icra etme süreçlerinde tek yetkili olarak davranmış birinin organik kapasitesinin zorlanması olarak da yorumlanabilir.

İkinci ve daha önemli nokta ise, tüm bilgi yanlışlarına rağmen o köprü retoriğinin, son noktada bir kimlik kavgasının yardıma çağırılması şeklindeki bir taktiğin parçası olmasıdır. Giderek artan ekonomik sıkıntıların ve seçim ilanından sonraki ilk dönemde muhalefetin elde ettiği moral üstünlüğün ardından, iktidar, çeşitli riskler içerse de ‘kullanışlı’ ve ‘alışılmış’ bir kestirme yol olan bu kimlik kavgasından, kendi arka bahçesi olarak gördüğü o varsayılan sağ muhafazakâr seçmen kalabalığını iri ve diri tutma açısından medet ummaktadır. O çok eskimiş ‘komünizm umacısı’ da; TV’lerdeki AKP reklam filmlerinde, çoktan ortadan kalkmış türban meselesinin 90’lardan kalma görüntülerle hatırlatılması da bu çerçevede görülmeli belki. Enerjisinin büyük bölümünü son düzlüğe sakladığı görülen iktidarın ve Erdoğan’ın, kalan 16 günde de bu tür bir basınç üretmeye devam edeceği, rakiplerini bu ‘kimlik kavgası’ minderine çekmeye çalışacağı anlaşılıyor.

Çeşitli nedenlerle ‘bu kez başarabiliriz’ ümidini her zamankinden güçlü hisseden muhalefet cephesiyse, belki yılların getirdiği sabırsızlığın da etkisiyle biraz tedbirsizce yükselmiş bir özgüvenle, türbanın, imam-hatiplerin, komünistliğin, camilerin ve başka şeylerin enstrüman olarak öne sürüldüğü bu meydan okumaya ‘haklı olmanın cesaretiyle’ karşılık verirken, iktidarın en zayıf karnı olan ekonomik meseleleri gündeme taşımakta yetersiz kalıyor.

Esasen 2011 seçiminin vaadi olan Kanal İstanbul gibi ‘çılgın proje’lerden, soyut ve temelsiz bir “seçimden sonra ekonomi düzelecek” mırıldanmasından başka bütünlüklü bir söylemi olmayan; kıraathanelerde bedava çay-kahve dağıtmayı neredeyse bir temel vaade dönüştüren; yeni bir şey söyleyemeyip eskinin görüntüleriyle göz korkutmaya mecbur kalan iktidarın temel açmazı; kendi politikalarının yol açtığı tahribat ve bunu seçimden sonra çalışan ve üreten sınıfların sırtına yıkacağını neredeyse açıkça ilan etmiş olmasıdır.

‘Faiz lobisi’ne karşı açık bir yenilgi görüntüsüne yol açacağı halde art arda faiz artışına gidildi ve bizzat Erdoğan eski faiz karşıtı söylemini tamamen terk etti. Uluslararası sermayeyle varılmış bir uzlaşma kapsamında, seçim sonrası kriz yükünün emekçi sınıfların sırtına vurulacağı belli oldu ve o uzlaşmanın müzakerecisi olduğu anlaşılan Mehmet Şimşek tarafından “vergi tabana yayılacak” denilerek bu neredeyse açıkça ilan edildi.

Hal böyleyken ve 24 Haziran’ın bir son değil bir tür başlangıç olacağı –her türlü çarpıcı sonuca da açık olmasına rağmen– esasen, miadını doldurmuş bir iktidar blokunun kalan ömrü hakkında bir fikir vereceği giderek daha yaygın kabul görürken; imam-hatipler, camiler, türban, yerli, milli gibi kavramlarla ayrı kaplarda dondurulmuş, oysa aynı çıkarlara sahip olan toplumsal kesimleri bir araya getirecek bir yolu şimdiden açmaya başlamak gerekiyor belli ki…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI