Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

'Bolu Beyi'nin torunları' Başbakanı neden alkışlıyor?

Pazartesi, 4 Haziran, 2018
Yalanlar, daha büyük ve şaşırtıcı, olguları alt üst eden yeni yalanlarca takip edilmelidir. Yalnızca uzak geçmişi değil, birkaç yıl, birkaç ay ya da birkaç gün önce yaşananları da kronolojik olarak alt üst etmeyi gerektiren yalanlardır bunlar. Bu sayede Başbakan, Bolululara Köroğlu destanlarında hakla zulmeden “Bolu Beyi'nin torunları” diye seslendiğinde çılgınca alkışlanır.

Post-truth, Türkçe’ye “gerçek-ötesi”, “hakikat-sonrası” ya da “post-olgusal” olarak çevriliyor. Kavramın İngiltere’deki Brexit kampanyası sırasında ve daha sonra da ABD’nin başkanlık seçimlerinde “post-olgusal siyaset” anlamıyla kullanımında bir patlama yaşanmış. Ancak burada “post” eki post modernizm tamlamasında olduğu gibi “sonrası”nı ifade etmekten çok “arkasından gelen sözcüğün artık gereksiz, önemsiz kabul edildiği” bir çağa ait olmak anlamını taşıyor. Oxford Sözlüğünün 2016 yılında yılın sözcüğü olarak seçtiği post-truth “nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerine kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması” anlamında kullanılıyor. Başka bir deyişle siyasetin basitçe yalanlar üzerine kurulu olması değil, bizzat hakikatin değer yitirmesi ile açıklanıyor post-truth. Böylelikle, modern siyasetin yüzyıllardır aşina olduğu gerçek dışı vaatler, yalanlar ve gerçekliğin çarpıtılmasından öte, gerçeği bilmenin de bir anlam ifade etmediği bir siyaset anlayışına varmış oluyoruz. Burada, söylenen sözün değeri, doğruluğu ya da doğru olabilme ihtimali ile değil, kitlelerin duygulanımlarına hitap edebilme, onları öfkelendirebilme, korkutabilme, coşturabilme gücü ile ölçülüyor.

Aslına bakılırsa, kavram yeni olsa da betimlediği durum pek yeni sayılmaz. Yalan, pragmatist siyasetin başlıca propaganda yöntemlerinden birisi. Döneminin iktidar savaşlarından bunalan ve Rönesans İtalyasının birliği için merkezi ve dünyevi bir yönetime, iktidarı elinde tutabilecek kadar güçlü bir hükümdara ihtiyaç olduğunu düşünen Machiavelli’den bu yana yalan, iktidara gelmek ve onu korumak isteyen yöneticilerin elverişli aracı: Machiavelli, hükümdara hem aslanlık, hem de tilkilik etmesini salık veriyordu. Hükümdar, hem güçlü olmalı ve bu gücüyle insanları korkutmalı, hem de tilki gibi kurnaz olmalıydı. Bu kurnazlık, hükümdarın yalan söylemesini, sözünde durmamasını, “kaypaklık etmesini” ve bu kaypaklığı şirin göstermek için haklı gerekçeler bulmasını da içeriyordu. Ona göre kurnazlık, hükümdar için dürüstlükten daha önemli bir erdemdi; zira aldatan kişi her zaman aldatılmaya hazır birini bulacaktı. Böylece hükümdar, şartlar bunu gerektiriyorsa ve gerçekte öyle olmasa bile “iyi yürekli, sadık, insancıl, namuslu ve dindar” görünebilmeliydi; “Ama bunu ustaca allayıp, pullamak, göz boyamayı olduğu gibi renk vermemeyi de çok iyi becermek gerekli”ydi. Hükümdarın “talihin rüzgârlarına göre, durumların değişmelerine göre, dönmeye hazır bir zihne sahip olması” Machiavelli için övgüye değer bir meziyetti(i).

Machiavelli’nin tavsiyelerine kulak veren diktatörler, yalanı yirminci yüzyılın felaketlerine yol açan iktidarlarının biricik aracı haline getirdiler. Hannah Arendt, dünya savaşlarının ardından “tarihi sürekli ve sistematik olarak inkâr” eden bir siyaset anlayışının hâkimiyet kazandığından söz eder. Arendt’in siyaset, hakikat ve yalan üzerine yazdıklarını yorumlayan Cathy Caruth, modern dünyada kamusal alanın yalnızca tarihi oluşturan siyasi eylemin ortaya çıktığı yer olmakla kalmadığını, aynı zamanda o tarihin inkâr edildiğini, siyaset alanının önceden tahrip edilmesi imkânsız sayılan tarihin en temel gerçeklerine kasıtlı bir kandırmacayla saldırdığını belirtir. “Normalde tarihsel belleği yaratan ve ona tabi olan siyasi alanın tam da merkezinde oluşan” bu tahribat, aynı zamanda olgusal hakikatin kaybıdır. Geleneksel olarak belli olguları hedef alan ve belirli siyasi amaçlara hizmet eden yalan, “artık herkesin bildiği olguları hedef almakta”, “yalnızca belli bireyleri değil, yalancılar dâhil, toplumdaki herkesi kandırmaktadır. Yalan ile siyaset arasındaki ilişki tersine dönmüş, yalan (Machiavelli’nin öngördüğü şekliyle hükümdara) hizmet eden konumundan kurtulmuş, “tek eylemin yalan üretimi olduğu mutlak bir çerçeve haline gel”miştir(ii). Bu noktada, tarihi yeniden yazmaya kalkışan, örneğin sonuçları abartılmış zaferlerle dolu, tüm dünyaya hükmeden ve İslam aleminin liderliğini üstlenen kurmaca bir imparatorluk geçmişini bugün yeniden canlandırmayı vaat eden muktedir, hakikati tahrip etmeye devam ettiği sürece var kalabileceğini de idrak etmiştir.

Yalanlar, daha büyük ve şaşırtıcı, olguları alt üst eden yeni yalanlarca takip edilmelidir. Yalnızca uzak geçmişi değil, birkaç yıl, birkaç ay ya da birkaç gün önce yaşananları da kronolojik olarak alt üst etmeyi gerektiren yalanlardır bunlar. Bu sayede, seçim meydanlarında siyasetçiler, televizyon programlarında bilim insanı kimliğiyle ekranları işgal edenler, olayların kronolojik akışını ters yüz eden yalanlarla kamuoyuna seslendiklerinde yadırganmaz, hatta alkışlanırlar. Bu sayede, kendisini bir “hukukçu”, “temel hak ve özgürlüklerden yana olan bir kişi” ve barış sürecinin “akil insanı” olarak takdim eden Kezban Hatemi, katıldığı televizyon programında CHP’nin milletvekili adayı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nu hiç tereddüt etmeksizin “barış bildirisini imzalayarak” şiddet çağrısı yapmakla itham ederken 2015 yılının Ocak ayında yayınlanan bildiride 2016 yılındaki darbe girişiminden hiç söz edilmediğini, bunlar hiç olmamış gibi kaleme alındığını söyleyebilir. Bu sayede Cumhurbaşkanı Erdoğan, halka “7 Haziran seçimlerinden (2015) sonraki Kobane olaylarını (2014) unutmamak lazım” diye seslenebilir. Bu sayede Başbakan, Bolululara Köroğlu destanlarında hakla zulmeden “Bolu Beyi’nin torunları” diye seslendiğinde çılgınca alkışlanır.

Arendt’e dönecek olursak, “geçmişi bugünün ‘siyasi çizgisine’ uyarlamak için tarihi sürekli yeniden yazabileceklerine ya da kendi ideolojilerine uymayan bilgileri saf dışı edebileceklerine” inanan totaliter hükümdarların yalanın gücüne duyduğu korkutucu güvenden çıkarılabilecek dersler olduğundan söz eder: “Yalanların muhatabı olan seyirci kitlesi hayatta kalmak için hakikat ile yalanı birbirinden ayıran çizgiyi tamamen hiçe saymak zorunda bırakıldığında” yalan kendine zarar vermeye başlayacaktır: “Güvenilebilir hakikat, kamusal hayattan tamamen çıktığında, sürekli değişen insan meselelerinin en temel dengeleyici unsuru da onunla birlikte kaybolmuş olur”. (iii) Bu tür bir hakikat kaybının eninde sonunda siyasal olanı ve bizzat toplumsal olanı ortadan kaldırmaya yelteneceği aşikârdır. Bu nedenle bizler, bildiğimiz zamanı, olguların öncelik ve sonralığını tahrip etmeye kalkışan Bolu Beyi’nin torunlarına karşı, hakikati talep etmeye devam etmeliyiz.


(i) Niccolo Machiavelli, Prens, çev. Nazım Güvenç, İstanbul, Anahtar Kitaplar, 1993, s. 111-112.

(ii) Cathy Caruth “Yalan ve Tarih”, içinde Hannah Arendt, Siyasette Yalan, çev. İmge Oranlı, Berfu Şeker, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018, (alıntılar: s. 71-75).

(iii) Hannah Arendt, Siyasette Yalan, s. 15-16.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI