Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Mecazî mekânda sanat, savaş ve barış

Pazar, 3 Haziran, 2018
Pınar Öğrenci ve Minou Norouzi'nin İstanbul Tophane'deki MARSİstanbul'da hazırladıkları dokuz kişilik 'Mecazî Mekân' sergisi bugün bitiyor. Sergi, ulus devlet ve modern toplumun inşa edildiği Birinci Dünya Savaşı'ndan günümüze uzanarak, birçok muhalif harekete sahne olmuş Atina, Kahire, Halep, Tahran ve İzmir gibi farklı şehirlerden, mekânsal hikâyeler aktarıyor. Sergiye, savaş teması üzerine konuştuğumuz Suriyeli soyut dışavurumcu ressam Aladdin Alhassoun da katılıyor.

İstanbul Tophane’deki sanatçı bazlı bağımsız güncel sanat projeleri mekânı MARSİstanbul, bugün sona erecek etkinliğini, ‘Mecazî Mekân’ başlığına ayırdı. 10 Mayıs’ta açılan sergiyi, ben de kapanmadan çok kısa bir süre önce gezme olanağı buldum.

Sanatçı ve mekâna, bu sergiye Minou Norouzi ile birlikte büyük emeği geçen Pınar Öğrenci’nin kavramsal çerçevesini çizdikleri etkinlik, Özge Topçu, Sellini Halavadaki, Neriman Polat, Sibel Horada, Keywan Karimi, Louis Henderson, Metehan Özcan ve Öğrenci’nin yanı sıra, Suriyeli ressam Aladdin Alhassoun’un yapıtlarını bir araya getirdi.

Sergiye ilişkin detaylara geçmeden önce birkaç ipucu verelim. MARSİstanbul, 2010’da Öğrenci’nin kurduğu bir sanat inisiyatifi olarak çalışmalarını sürdürüyor. Girişim, ‘Bağımsız Sanat İnisiyatiflerinin Sürdürülebilirliğine Yönelik Destek Fonu 2017-2018’ kapsamında, SAHA derneği tarafından da destekleniyor.

Özge Topçu – İstihale Müzesi

Bu arada, sergiye katkısı olan sanatçı Özge Topçu’nun etkinlikte yer alan ‘İstihale Müzesi’ isimli sanatçı kitabı da, 24 Mayıs’ta SALT Galata’da yapılan ‘SALT’ta araştıranlar’ etkinliği kapsamında, kamuyla paylaşılmış bulunuyor. Yine sergide izlenen Karimi imzalı ‘Şehre Yazmak’ adlı filmi de, 12 Mayıs’ta yine aynı mekânda gösterildi. Diğer yanda, MARSİstanbul’daki ‘Mecazî Mekân’ projesi, Avusturya Kültür Ofisi, Openvizor, Arts Council England ve Seven Resim Çerçeve gibi kurum ve girişimlerin de katkılarıyla hayata geçti.

‘Mecazî Mekân’ sergisi, referans noktasını Louis Henderson’ın 1952’de çıkan ve Kara Cumartesi olarak da anılan Kahire Yangını’ndan esinlenen ‘The Day Before the Fires’ (2012) videosundan aldı. Yine özetle, Sibel Horada da 2012-14 tarihli ‘Yangın Günlükleri’ isimli çalışmasında, 1922 İzmir yangını ile ilgili olarak ürettiği bir grup işi yakarak, belleğin mekân kalıntılarındaki varlığını, görünür ve görünmez izleri üzerinden tartışmaya açtı.

Neriman Polat – Ev Tipi

Öte yanda Özge Topçu, sergiye ‘Nature Morte’ adlı, 2016-7 tarihlerine ait bir beton yerleştirme ile katılırken, sanatçı bu çalışmasında, MARSİstanbul’un ilettiği bilgilere dayanacak olursak, dünyanın çeşitli rejimlerinden ikonik mimarî örnekleri, modernizmin görsel temsiliyet meselesi üzerinden, ilgili yapıları küçültüp ‘süs’ nesnelerine dönüştürmek suretiyle çetin bir parodi ve analize girişti. Neriman Polat ise sergiye, kentsel alan dönüşümünün hızlı, vahşi ve gayrimeşru sözde estetiğiyle boğuşan apartmanların bodrum katlarının, her geçen gün biraz daha yeraltında bırakılmak suretiyle ışıksızlaştırılan ‘pencere’lerine vurguda bulunduğu 2008 tarihli bir seri fotoğrafından oluşan ‘Ev Tipi’ bir yerleştirme ile etkinlikte hazır bulundu.

Metehan Özcan – Gözlem

En dipten, tepeye baktığımız zaman ise, toplumsal hafızanın türlü kılıklarla hangi anlamları sorgulayıp hangilerini ortada bırakacağını müzakere eden son derece etkili bir yerleştirme ise, sergi ve MARSİstanbul’a ev sahipliği yapan binanın dış cephesinden sokağı izleyen iki ayrı kattaki iki pencerede kondurulmuş transparan ‘izleyici’ suretleriyle, Metehan Özcan’a ait 2012 tarihli ‘Gözlem’ isimli yapıtta, etkinliğin dokunaklılığını katladı. Özcan bu eserinde, Dink’in beşinci ölüm yıldönümü törenini evlerinin pencerelerinden izleyen insanların tepkileri üzerinden, bir anlamda failleri bugün bile cezalandırılıp açığa çıkarılamamış bu ırkçı ve insanlık dışı cinayetin bulanık yüzünü de betimledi.

Yine üzerine nice beklentiler sıvanıp bırakılmış dikey, iri yapılar ve minicik, sorumsuz insanların hafızasını kesiştiren eleştirel bir dokümanter, Yunanistan’ın Piraeus limanında yarım kalmış bir modernlik dikitinin hayaletsi ömrünü gözler önüne serdi. Selini Halvadaki, ‘Tarih Dışı’ isimli, yaklaşık 20 dakikalık tarihsel videosunda bu binanın arşivsel ‘check-up’ına girişerek, bina özelinde Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ni, modernlik, iktidar gibi kavramları ve toplumsal sürekliliği masaya yatırmış oldu. Pınar Öğrenci ise sergiye, ‘Yıkılmakta olan yeni yapılar’ videosundan aldığı “Taksim Meydanı’ndaki Bir Ağaç Gölgesi” isimli bir imajla katıldı. Öğrenci’nin çalışmasında, Gezi hareketi-direnişi arifesinde yapılan tünel inşaatı için tasarlanmış ahşap bloklar üzerine düşen bir ağaç gölgesi seçilmekteydi.

Pınar Öğrenci – Taksim Meydanı’ndaki Bir Ağaç Gölgesi

Sergiye soyut dışavurumcu, kâğıt üzerine mürekkep ile yapılmış eserleriyle katılan 1985 Şam doğumlu, Şam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 2009 mezunu Suriyeli göçmen sanatçı, Halepli Aladdin Alhassoun ise, çalışmalarını ‘Sükûn’ başlığı altında sergiledi. MARSİstanbul’dan edindiğimiz bilgiye göre sanatçı, bu çalışmalarında üst üste binen çoklu imgelerin tekrarı ile, savaş hafızasının tazeliğini yansıttı ve resimlerinde, nesne, yapı veya insanın bir aradalığından ibaret bir ‘yığın’, izleyenle buluşturuldu.

Aladdin Alhassoun – Sükûn

Alhassoun, bu serisiyle ‘artık yıkılacak bir şey kalmayınca ‘Sükûn’un başladığını’ ifade ediyordu. Kahire, Gaziantep ve Hatay’da da bulunmuş sığınmacı – sanatçı Aladdin Alhassoun, kurumun tabiriyle, “şahit olduğu yıkım ve maruz kaldığı sayısız yer değiştirme ile, tezat halindeki canlı renkleri, içindeki korku ve etrafını saran can sıkıntısı ile mücadele etme taktiği olarak kullanıyordu.”

Kurumun sözleriyle altını yeniden çizersek, Mecazî Mekân sergisi, ulus devlet ve modern toplumun inşa edildiği Birinci Dünya Savaşı’ndan günümüze uzanarak, birçok muhalif harekete sahne olmuş Atina, Kahire, Halep, Tahran ve İzmir gibi farklı şehirlerden mekânsal hikâyeler aktarıyor. Sergi savaş, devrim, sömürgecilik, askerî rejim ve isyan hareketleri çerçevesinde, kent ve mimarlığın form üretme şeklindeki yerleşik düşünce biçimlerine alternatif olarak, bir sürece form verme gibi ‘mecazî’ anlamlar üzerine düşünmek için bir kapı aralıyor.

Bu genel bilgiler ışığında ‘Mecazî Mekân’ sergisi, toplamda bana dünyanın bellibaşlı toprakları özelinde geneli okumaya yönelik büyük bir huzursuzluk ve sosyolojik bir ‘tektonik hareket’ soruşturması gibi görünüyor.

Üç Dünya savaşı görmüş milyarlarca yıllık bitkin gezegenimizdeki sözde sosyal dönüşüm ve hemen tümü iktidara sırtını yaslamış basiretsiz tıkanıklıklar karşısında birey veya yaratıcı kesimlerin içine düştüğü farkındalık ve ifade özgürlüğü tecrübesi, bu sergideki eleştirel çok sesliliğin armonisinin de kaynağı olarak kendini duyumsatıyor.

Sergideki her eser bir diğerinin özü veya sözünü kesmeden durabilirken, her cümle, birer noktalı virgül olarak ötekinin de duruş ve varoluşuna zemin hazırlayabiliyor. Fotoğraftan belgesele, yerleştirmeden resme uzanan teknik çeşitliliğiyle de kendini ortaya koyan, ancak plastik kudretinden de asgari taviz veren etkinlik, sırf estetik, plastik yönüyle değil, fikrî bir taşıyıcı ve farkındalık kaynağı olarak da sanatın sorumluluk alanını, varsa bunun sınırları olup olmaması gerektiğini düşünüp tayin edebilmemiz adına nice kozmopolit ve demokratik önermeler, türlü paralel okuma iklimleri barındırıyor.

Hal böyle iken, Sibel Horada’nın da refakatiyle gezdiğim sergide buluştuğumuz sanatçılardan, Şam’daki eğitimi ardından Kahire’ye göçen Suriyeli sanatçı Aladdin Alhassoun, yapıtlarını, sergiye ve Türkiye ile dünyaya bakışını, bizimle şöyle paylaşıyor:

Aladdin Alhassoun

– ‘Sükûn’ içindeki yapıtlarınız son derece kendiliğinden bir tavır içermekte. Kent(ler)i izliyor ve bu uğurda gözlemlerinizi dışavururken, renkleriniz ve hareketlerinizle bize ilk elde son derece olumlu bir hava yansıtıyorsunuz. İçeriye girdiğimiz andan sonra ise oldukça rahatsız edici, depresif denebilecek bir soyut manzaraya maruz bırakılıyoruz. Yapıtlar kendi kaoslarını yaşıyor ve bu yönüyle son derece hakiki ve hüzünlü görünüyorlar. Niçin böyle bir kompozisyonu bu sergiye taşımak istediniz ? Bu sergiyle ilgili, dahası Türkiye, İstanbul ile ilgili izlenimiz ne oldu? Zira sergiden de edindiğimiz üzere bu kentler arasında son derece trajik bir kader birliği mevcut… Sizi dinleyelim…

Halep’ten geliyorum. Siz az önce bu sunum ve sorularınızda bakıştaki pozitif, iyimser yorumu ve bunun yapıta yönelik etkisini gündeme taşıdınız. Bu benim elimde olan, tercih şansımın bulunduğu bir durum değil aslında. Kentler hakkında ise düşünecek olursak, burada anılan yerlerin hemen hepsinin birbirleriyle ortak kimi yönleri mevcut. Kahire, Şam, İstanbul… Şimdi, benim için İstanbul yeni bir şey tabii. İçinde tüm hafıza ve soruları barındıran, burada iken Kahire, Halep ve Şam’ı düşündüren ve Gaziantep’i de anımsadığım yeni bir şey var burada. Yaşanan bunalıma bakınca bunun, kimi zaman süregiden, mevcut hakikatten, bazen ise tüm zamanları bize aynı anda anımsatıyor olmasından ileri geldiğini düşünmekteyim. Konuya belli bir noktadan baktığımda ise esas meselenin iktidardan, kudretten kaynaklandığını, ama bazen de, – resmimdeki – renkleri düşündüğümde ise, aklıma ‘insanların esasen, bu ‘boş kentlerde’ nerede oldukları’ sorusunun takıldığını söylemeliyim. Elbette bu manzarada boşaltılan kentler de mevcut. Bunu niye seçiyorum, çünkü bu konuya kafa yormayı, bu gruba kendi farklı yorumumla dahil olmayı benimsedim. Bu hoşuma gidiyor. Sanata bu şekilde yaklaşmaktan hoşnudum.

Türkiye sanat ortamıyla karşı karşıya kalınca izlenimiz ne yönde oldu ?

Evvelâ kafamda bir soru oluştu. Çok sayıda, birbirinden çok farklı düşünme pratiği ile karşı karşıya geldim. Bu benim için çok ilgi çekici oldu. Özellikle de video sanatına ilgi duydum. Birçok Türkiyeli sanatçıyı izlemek bana çok yeni göründü…

Ülkenizi düşündüğünüz zaman aklınızda beliren imgeyi, resmi bize tarif eder misiniz?

Kafamdaki resim, benim için elbette ki soyut biçimde. Gerçeküstü formlar da var bunun içinde… Suriye ve içindeki Humus gibi yerleşim bölgeleri için geçerli bu ve hemen her zaman bunalım ve psikedelik biçimler, iktidara dair kimi soyut formlar da buna dahil olabiliyor. Hatırladıklarım bunlar sanırım…

Dünya sanat sahnesine, bienallere, fuar ve galerilerin etkinliklerine baktığınızda, Suriye meselesinin ve sanatının, sanatçılarının bir sömürü ve yanlış anlaşılıp değerlendirilme unsuru olduğunu düşündüğünüz oluyor mudur ?

Bana kalırsa, beğenelim veya beğenmeyelim, ben ortaya konulan bu gibi şeylere inanmıyorum. Neden, çünkü bizler için mevcut gerçeklik zaten orada, sanatımızda. Bunun anlaşılması için zamana, samimiyet ve doğru soruların sorulabiliyor olmasına ihtiyacımız var. İnancım o ki, ben burada bir şeyler ifade etmeye çalışıyorum. Ama bunun yanında kalkıp da medya bize bilhassa savaş konu edildiği sırada ‘sanat şu veya budur’ dediği vakit, bizlerin meseleyi daha yavaş ve basit bir biçimde düşünmesi, giderek daha çok düşünmesi söz konusu olabilmeli. Tüm mesele sanatla ilgili. Doğru biçimde gelişebilmek ve esas olarak sanat üretmek adına mesele burada.

.

Hayalinizdeki Suriye’nin resmi nasıl ?

Yine, gerçeküstü bir resim bu. Rengi kullandığım zaman, hep bir nevî, parlak renkli ‘maske’nin var olduğu düşüncesinde oluyorum. Bu maskenin altında birşeyler var. Asıl söylemek istediğim tüm dolaylı şeyler onun ardındalar. Çıplak gözlerden uzakta duran şeyleri kastediyorum. Sanırım mesele tekniğimle ilgili biraz da. Yapıtlarım tıpkı burada olduğu gibi, Kahire ve bir çok kentte de bulunuyor ve görülebiliyor.

Sanat tarihindeki ‘ustalarınız’ kimler ?

Henri Matisse ve Paul Gauguin’den hoşlanırım. Dürüstlük açısından bakarsak, sanatta bu modern sanatçıların yanında Cezanne’ı da andığımız kadar, Jackson Pollock ve birçok sanatçıyı da hatırlamamamız mümkün…

Gelecek için tasarılarınız nedir ?

İstanbul’da bir yer edinebilmek. Sanatımı icra edebilmek… Çok sayıda projeye kafa yoruyorum. Şu aralar birçok Suriyeli Avrupa’ya gitti, kent ve gündelik hayat koşulları sebebiyle arkadaşlarımın çoğu yurt dışındalar ama halen kimi arkadaşlarım da bulunuyor.

Bize tıpkı resim defteriniz üzerindeki renk ve desenleriniz gibi özel, kişisel bir mesajınız var mı ?

Bu soruyu çok sevdim. Bu soru bana daha önce de sorulmuştu. Bu soruya karşılık olarak düşündüğüm yegâne unsur, ‘revizyon’, İnsanlığın revizyonu… Ben güzel bir biçimde yeni bir şeyler söyleme derdindeyim. Aslında hiçbir şeyi bilmeyen bizlerin belki de bildiği tek şey var. Savaş. Savaşı biliyoruz ve bu yüzden içinde olmayı hiçbirimiz arzulamıyoruz. Hiçbir şey hakkında, kalkıştığımız hemen hiçbir şey hakkında net bir fikrimiz yok. Bizim bilebildiğimiz yegâne gerçek, savaşın ne olduğu. Benim de söylemeye çalıştığım, bu.

Bilgi: mars-istanbul.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI