Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Oy vermek demokrasinin iman etme biçimidir

Cumartesi, 26 Mayıs, 2018
Artık siyasal ajitasyon, oy vermeyi kılınacak namazların sevabını belirleyecek bir iman davranışıyla eş tutan demagojilere açık hale gelmiş durumda. Tüm bu gelişmeler bizi seçimlerin kazandığı bu yeni vasfa eleştirel bir bakışla yaklaşmaya yöneltiyor. Siyasal seçimleri, ait olduğu yere, yani dünyevi kullanım alanına tekrar iade etmemiz lazım.

Türkiye’de bir seçim süreci daha başlıyor. Hemen ardı sıra gelecek birkaç seçim de kapıda. Seçimlerin demokratik bir araç olarak sahip olduğu güçse tartışmasız. 2007 sonrasındaki halk oylamalarının ülkenin çehresini ne kadar değiştirdiğine bakmak kafi. Oyun gücündeki aşırı artışın onun dünyevi karakterini aşındıracağını anlamak için dahi olmaya gerek yok. Birçok seçmen oy verme ritüelini bir tür ibadet gibi görüyor. Seçim sandığına yapılan ziyaret, Türk insanı için hac farizası kabilinden bir işlev görüyor. Artık siyasal ajitasyon, oy vermeyi kılınacak namazların sevabını belirleyecek bir iman davranışıyla eş tutan demagojilere açık hale gelmiş durumda. Tüm bu gelişmeler bizi seçimlerin kazandığı bu yeni vasfa eleştirel bir bakışla yaklaşmaya yöneltiyor. Siyasal seçimleri, ait olduğu yere, yani dünyevi kullanım alanına tekrar iade etmemiz lazım.

Seçim, egemenlik anlayışının sekülerleşmesinin bir sonucudur. Modern devlette egemen gücün halkta olduğu kabul edilir. Halk, eşit ve özgür bireylerden oluşan siyasal topluluğa gönderme yapar. Biz bu vasıfları haiz olan bireyleri yurttaş olarak görürüz. Öte yandan, birey ile devlet arasındaki uyrukluk bağını tesis etmenin yurttaşlık dışında bir aracı da yoktur. Sonuç olarak egemen yurttaşlar topluluğu ile yönetilen uyruklar topluluğu bir ve aynı insanlardan oluşmuştur. Modern siyasetin paradoksu, yöneten ile yönetileni özdeş kılan bu çelişkili durumdan ileri gelir. Bu paradoksu işlemek için geliştirilmiş olan siyasal yaklaşıma demokrasi adı verilir. Seçim, yönetilen halkın, aslında kendi kendini yönettiğinin kanıtlarından yahut araçlarından biridir. Lakin tek araç da değildir. Siyasal anlamını ve değerini demokratik enstrümanlar bütünü içerisinde üstlendiği işlev ile kazanabilir.

Demokratik bir enstrüman olarak seçimlerin değerini anlamak için biraz kavramlar üzerine düşünmek yararlı olabilir. Oy vermenin bir yurttaşlık erdemi ve davranışı niteliğini kazanmış olması, bizi asla aldatmamalıdır. Çünkü seçim ile demokrasi arasındaki bağ hiç de sanıldığı gibi zorunlu ve kendiliğinden açık değildir. Seçim sadece belli koşullar altında demokratik yönetim ilkelerine bağlanabilir. Bunların başında özgür ve dürüst seçimler yapılması gelir. Yanı sıra kullanılan oyun bazı niteliklere sahip olması gerekir. Mesela genel, eşit, gizli veya tek olmak gibi. Üstelik tüm bu nitelikler tek başına yetmez. Aynı zamanda seçim sonuçlarının mevcut iktidar tarafından tanınması, sonuçlar aleyhine çıktığında iktidardan çekilmesi beklenir. Mesela kendi istediği sonucu alıncaya kadar seçim yapma kararlılığında olan bir iktidarla yönetilen bir toplumun demokratik olduğu söylenemez.

O halde modern demokrasiler için seçimin gerekli, ama hiç de tek başına yeterli olmadığı ortadadır. Esasında demokrasiyi mümkün kılan şey kendi yöneticilerini seçmek değil, eşitlik ve özgürlük ilkeleri etrafında örgütlenmiş bir siyasi toplum inşa etmektir. Seçim bu ilkelere tabi olduğunda demokratik bir karakter kazanabilir. Eskiden demokratik toplumlarda kararlar kura ile alınır veya makamlara rotasyon usulüyle gelinirdi. Günümüzde de bu usullerin kullanıldığı bazı alanlar mevcuttur. Bu usullerin temel varsayımı, tüm yurttaşların eşit olduğu, dolayısıyla da birbirinin yerine ikame edilebileceğidir. Oysa seçim yapmak, daha ilk baştan, bir sıralama yapmayı gerektirir. Yani bazı insanların daha iyi olduğunu veya daha layık olduğunu düşünmediğiniz müddetçe özel bir seçim yapmaya ihtiyaç da yoktur. Kısacası, seçim demokrasi için varoluşsal olan eşitlik varsayımının aksine, insanların eşit olmadığı varsayımı üzerine kurulmuştur.

Bir kez daha söylemekte yarar var: Kuradan farklı olarak, seçim doğası itibarıyla demokrasiye bağlanmaz. Aksine seçimin esası aristokratik bir bakış açısı üzerine kurulmuştur. Bu yüzden seçimin demokratik karakteri bazı özel koşullara bağlı olarak savunulabilir. Temsili yönetimler, halkın elde ettiği kazanımlar ölçüsünde demokratikleştirilmiştir. Bu kazanımları seçimlerin yapısından kaynaklanan iki farklı alandan hareketle ele almak mümkün. Her seçimde öncelikle şu gibi sorulara yanıt aranır: Kim seçecek, kim seçilecek ve nasıl seçilecek? Seçmen ile seçilen arasındaki temsil ilişkisinin niteliği kadar, toplam seçmen sayısı da ilk iki sorunun yanıtına bağlıdır. Seçmenlerin bireysel tercihlerinin kolektif bir karara nasıl dönüştürüleceği üçüncü soru tarafından belirlenir. Bu meselelerden biri temsil süreçleri, diğeri seçim süreçleriyle ilgili olan iki tartışma alanı doğar. Seçimin dünyevi karakteri ve ne ölçüde demokratik bir enstrüman olabileceği bu alanların bileşik etkisine bağlı olarak belirlenir.

Temsil adaleti, bizde sanıldığı gibi, basitçe oyların sandalyelere dönüştürülmesi veya seçim güvenliğiyle sınırlı bir sorun değildir. Öncelikle oy hakkının kimlere özgü olduğuna dikkat edilmelidir. Tarih boyunca önce yoksullar, sonra köleler, kadınlar ve giderek gençler oy hakkının alanını genişletmiştir. Ne var ki kimler seçilecek konusunda benzer bir hızda genişleme eğilimi olduğundan söz edilmez. Gerek sınıfsal, gerek ırksal veya cinsel ölçütlere dayalı bazı yasal kısıtlamalar kadar, “görünmez engeller” de temsilci olma kapasitesini sınırlı bir azınlık yararına oligarşikleştirmektedir. Bu durum Türkiye gibi ülkeler açısından fazlasıyla keskin hissedilen bir sorundur. Özellikle adaylıkların belirlenmesi sürecinde “lider oligarşisinin” varlığı temsilin demokratikleştirilmesinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

İşin seçim sistemleriyle ilgili kısmıysa oyun gücüne teknik, ama daha az etkili olmayan bazı kısıtlamalar getirir. Seçim çevrelerinin belirlenmesi kadar oyların nasıl sayılacağı da ortaya nasıl bir çoğunluk çıkacağında etkili olur. Teknik açıdan bakıldığında, “milli irade” olarak kutsanan, yüce bir boyuta taşınan güç, bu sayım usullerine göre belirlenmiş olan çoğunluktur. Yani Türkiye’deki AKP siyasetinin esas dayanağı ve meşruiyeti çoğunluğa dayanmasıdır. Oysa çoğunluk meşruiyet sağlayacak bir istikrar kaynağı olmaktan çok uzaktır. Çünkü çoğunluk seçimin kendisince belirlenen bir şey değildir, aksine seçimi belirleyen sayım usullerine tabidir. Çoğunluğun nasıl tezahür edeceği önceden seçim kurallarınca tayin edilmiştir. Açıkçası seçim kurallarını seçenler değil, seçilenler belirlemiştir. Dolayısıyla milli iradenin siyasi iktidarı belirleyebilmesi için, onun neye benzediğinin önce siyasi iktidar tarafından tarif edilmesi gerekir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, seçim tartışma dışında tutulacak, neredeyse kutsal bir karakter taşıyan bir uygulama olmanın çok uzağındadır. Seçimlerdeki asıl mesele “doğru karar” değil, “meşru karar”dır. Karar meşruiyetini eşit ve özgür bireylerin katıldığı bir “oyun” sonucunda belirlenmiş olmaktan alır. Ancak her oyunun içinde mutlaka oynanan başka bir oyun vardır. Oyuncuları, oyunun kurallarını ve müsabakanın sonuçlarını esasen bu oyun içindeki oyun belirler. İktidarın meşruiyeti kadar sistemin demokratikliği de ikinci düzeydeki oyunu kimin kurduğuna bağlıdır. Aksi takdirde iktidarın halkça denetlendiği, yönlendirildiği ve hesap sorulup değiştirilebildiği bir oyun olarak seçimin demokratik karakteri tartışmalı hale gelir. Nihayetinde oy hakkı biçimsel açıdan neredeyse tüm modern devletlerde mevcuttur. Oysa bu devletlerin hepsi demokratik değildir. Gerçekten demokratik bir seçim için, seçimi belirleyen bir seçim, yani halkın tam denetimi esastır. Ne yazık ki, 7 Haziran seçimlerinden sonra yaşananlar kadar, 16 Nisan halk oylamasında YSK tarafından alınan kararlar da bu açıdan hiç güven verici olmamıştır. Türkiye’deki seçimler büründükleri kutsallık halesinden arındırıldığında, karşımızda duran en esaslı sorun bence budur.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI