Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Kırmızı Ev'in saçtığı yeşil ışıklar

Pazar, 20 Mayıs, 2018
Geçen haftanın gündem yaratan ve onlarca masum cana mal olmuş İsrail-Filistin geriliminin ardındaki insan hakları anlatısı, çağdaş sanat ve kültürde de önemli bir üretim ve yorum kaynağı. Paris, İstanbul, Beyrut ve Ramallah'ta, birbirinden farklı köken ve geçmişlerden isimlerce ortaya konulan eserlerde hep aynı niyetin, binbir yüz ve içerikli telaffuzu saklı gibi: Bir arada yaşama ve küresel barış umudu.

Normalde, bunun tipik bir kültür – sanat temalı köşe yazısı olması gerekiyor. Lakin, dünyanın gidişatı hiç de bu uysallıkta, sallabaş şeyler yazmamıza müsaade etmiyor. Başını, Fransa’nın başkenti Paris’in üniversiteleri ile üretim tezgâhlarının çektiği 1968 işçi ve öğrenci ayaklanmasının, kimi akademisyenlere göre küresel ‘kültür devrimi’nin 50’nci yıl dönümünde, dünya da İsrail ve Filistin tansiyonuna bir defa daha maruz kaldı. Geçtiğimiz ay, Fransız aşırı milliyetçilerinden, içlerinde yolsuzluk sebebiyle mahkemelik olan ve 20 Mart’ta gözaltına alınan eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de yer aldıkları sayısı üç yüze yakın bir topluluğun Kur’an-ı Kerim’den kimi âyetlerin kaldırılmasına yönelik önerileri, siyasal fitili daha da ateşleyen bir unsur oldu. Keza, Paris’te aynı günlerde yaşlı bir Musevî kadın hunharca katledilmiş, ardından patlak veren türlü dinî aşırılıkçı kökenli şiddet ve terör vakaları, ülkeyi sarsmıştı.

İsrail devletinin, geçen hafta Filistinli direnişçilere yönelik silahlı tavrının bedelini, biri engelli, içlerinde küçüklerin de yer aldığı onlarca ‘İntifada şehidi’, canlarıyla ödedi. Bilindiği gibi Filistin devleti, 1948’den günümüze sistematik biçimde İsrail ve arkasında duran türlü yönetimler ve üretilmiş diplomatik satranç formülleri sayesinde, İsrail lehine ‘erimeye’ mahkûm ediliyor.

Hal böyle iken Ortodoks Yahudiler, İsrail devletinin bu tutumunu Filistin lehine eleştiren gösteriler ve buluşmalar düzenliyorlar. Galiba biraz da bu sebepten, geçenlerde verdiği e-beyanda, Londra ziyaretinde kendileriyle de bir araya gelen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı da, yine ülkesinde adı yolsuzluğa karışan İsrail lideri Netanyahu’ya “Sen önce 10 Emir’i bir daha oku” mealinde bir mesaj iletiyor.

Tüm bu ağır, ağdalı, diplomatik girizgâhı yapma teşebbüsüm, çağdaş sanatta İsrail ve Filistin meselesinin günümüze ayrı ayrı neler getirdiğine, ne menem ‘İnsanlık’ tarif, analiz ve manzaraları türettiğine yönelik merakımdan, aslında. Bu yazımda, gündemin de çağrışımıyla, aklıma gelen ve tanıklık ettiğim kimi örneklere değineceğim…

Bu haftaki metni, aslen Paris’in Bastille Bulvarı’nda yer alan ve genellikle iki eş zamanlı sergi açarak etkinlik takvimini düzenleyen ‘Kırmızı Ev’ / ‘La Maison Rogue’ (lamaisonrogue.org) temelinde yazmaya çalışıyorum.

Paula Aisemberg’in yöneticiliği, Antoine de Galbert’in başkanlığında yaklaşık 20 kişiyi aşkın bir ekiple çalışıp üreten La Maison Rogue, 23 Şubat’tan bu yana, 20 Mayıs’a dek sürecek son sergi ikilisinden birini, 1933 ve 2013 yılları arasında yaşamış Roman kökenli Musevî Avusturya vatandaşı Ceija Stojka’nın yapıtlarına ayırmakta.

Ceija Stojka, La Maison Rogue sergisi

“Bu Yüzyıldan bir Roman Sanatçı” alt başlığıyla sunulan sergi, altı çocuklu bir ailenin beşinci ferdi olan Stojka’nın ibretlik yaşamını, orijinal belge ve fotoğrafların yanı sıra detaylı bir zamandizin refakatinde bize sunarken, sergide ressam Stojka’yla vefatından kısa süre önce yapılmış çok kıymetli bir röportaja da yer veriliyor.

Stojka, aslen merkez Avrupa’sında yaşamını at ticaretiyle kazanan Lovara Romanları’na mensup bir kimse…. On yaşında iken annesi Marie Sidi eşlinde yurdundan edilen Stojka’nın yaşamının en acı ve inanılmaz detayı ise şurada, ‘bileğine işlenmiş’: Ceija Stojka, bir biçimde Nasyonal Sosyalist Alman faşizminin Auschwitz-Birkenau, Ravensbrück ve Bergen-Belsen toplama / temerküz kamplarında geçirdiği günlerden sağ kurtulmuş. İşte Stojka’nın akla ‘Art Brut’ ve ‘naif sanat’ akımlarını, yer yer Louise Bourgeois’nın imgesel dışavurum ‘çıplaklığını’ getiren resimlerinde de, bu hatıraların hafızayla, mağduriyetin masumiyetle kesiştiği çok önemli kompozisyonlar art arda izleniyor.

Stojka’nın, kâh oturma odası, kâh mutfağında, zaman zaman elleri, zaman zaman fırçası ve kalemiyle ürettiği bu resimleri yapması ise, çok uzun bir ‘bekleyiş’in ürünü. Sanatçı, taşıdığı bu imgelemi ta 1988’e dek kendisiyle, kim bilir, belki de düşlerinde tecrübe ederek çok büyük, 40 yıllık bir sabır göstermiş, diyebiliyoruz. Bu noktaya varmazdan önce çoğunluğu şairane üslûpta ‘günce-kitaplar’ da yazan Stojka, anlaşılan bir müddet sonra, bununla yetinmeyerek, kendini renklerin ve biçimlerin dobralığına, belki de sağaltıcı berraklığına bırakmış. Sanatçının 1988 ile 2005 arasında, dört adet yazdığı ‘tanıklık’ kitapları, kendisini Dünya çapında tanınır hale getirerek, Avusturya’da Romanların hakları ve varoluşuna yönelik önemli bir ‘nefer’e dönüştürmüş.

İşte Maison Rogue’da sayısı 150’yi geçen çalışmayı kapsayan ve 1988 ile 2012 arasında guaş, akrilik ve kâğıt üzerine karışık teknik gibi biçimlerde izlediğimiz bu sergi de, sanatını kendi kendisini eğiterek edinen Stojka’nın, Viyana Kaiserstrasse’deki atölye-evinden çıkan onca çalışmayı bir araya getirmekte. Bu arada Stojka’nın, 20 yıla binin üzerinde tuval ile, kâğıt, karton veya tuval üzerine desen bıraktığını da vurgulayalım.

Ceija Stojka, La Maison Rogue sergisi

Stojka’nın ‘palet’i, insan yüreği aslında. Her şeye batırılmış. Kan, tüm üzüntü ve direnciyle, sergide varlığı ve yokluğunu, yoksunluk ve mücadele sarkacında, eşzamanlı olarak hissettiriyor. Sanatçı, gençliği ve yaşam sevincini eski atlı Roman karavanlarıyla koyun koyuna binbir renkli çayırlar refakatinde betimlerken, en zor anlarda seçtiği özgür renkler, izleyicinin en travmatik anlarda neyi, hangi kıymet ve kudretle, nasıl hatırlayıp ‘kadirbilir’ vaziyette olabildiğine ilişkin çok mahrem ve tartışmasız veriler iletiyor. Sergideki birçok yapıt, üretildikleri tarihi belgelemese de, küratörler bu yapıtları tematik olarak üç kısma ayırdıklarını vurguluyor: Savaş öncesi, savaş esnası ve sonrası.

Hayatın aynı an içinde değişen oran ve oransızlıklarla yaşamı ve ölümü barındırdığı gerçeğinden hareketle, Stojka’nın çoğunlukla küçük bir kız masumiyetiyle anımsayıp betimlediği bu yıllar, aynı çerçeve içinde bazen büyük bir ruhsal yarılmanın dışavurumu imişçesine ‘renkli’ ve ‘siyah beyaz’ olarak istiflenebiliyor. İmgenin yetmediği yerde bir çizgi-Roman üreticisi gibi türlü ‘efekt’ ve ‘tabela’lar ile simgeleri de eserlerine katmaktan çekinmeyen Stojka, sözgelimi sadece yeşil, siyah ve kırmızıyı kullanarak belki de yapılabilecek en çetin ‘kış’ kompozisyonuna imzasını bırakıyor. Resimlerini yaparken ‘öznel gerçekliği’ yansıtan, sanat tarihsel jargonla dışavurumculuğun ‘resim defterini bitiren’ Stojka, örneğin 1999 tarihli ‘Ravensbrück’ isimli panoramik/(sinematografik?) tuval üzeri akrilik kompozisyonunda, ‘Kurtuluş’u yorumlarken, ‘DİKKAT, DİKKAT’ isimli, 2005 tarihli bir diğer çalışmada 1943 Auschwitz’inin soğuk ve acımasız ölüm betonlarına kapatılan Yahudi halkını, tüm renkli kostümleriyle, en sıcacık hislerle anıyor. Görmekten, anlamak ve algılamaktan lime lime, dev bir yeşil gözbebeğini ihtişamlı bir samimiyetle 1995 tarihli bir eserinde yorumlayan sanatçı, bu kompozisyondaki gözbebeğine büyük olasılıkla leş yiyici bir kuzgun ile, Nazi sembolü gamalı haç eşliğinde, dönemin dikenli tellerine gönderme yapar gözbebeği damarlarını da katık ediyor. Stojka’nın temerküz kamplarını yorumlarken Nazilerin başvurduğu Auschwitcz çıkışlı ölümcül ‘Ziklon B’ gazını kullandıkları anları ‘anımsadığı ve yorumladığı’ 2006 tarihli çalışmaları ise, giderek soyut-dışavurumcu ve monokromik bir palete maruz kalarak, yitip giden ruhların da anılarını incitmeksizin, tarifsiz ‘kâbus’ların, artık neredeyse sözün bittiği ve gözün her şeyi devraldığı mahrem itiraflarına bürünüyor. Stojka bu günü de unutmamış, tarih, resimde üst başlık olarak bize 2 Ağustos 1944 şeklinde sunuluyor.

Ceija Stojka, La Maison Rogue sergisi

Bir deyişle ‘öznel perspektif’ini kullanarak bizi Dachau temerküz kampının kaskatı kış topraklarıyla tanıştıran, kadavralara üşüşen kuzgunları Nazi gamalı haçları refakatinde ‘berbat’ bir hakikatle betimleyen biri Ceija Stojka. Aslında, her yaşam dolu Roman gibi, desenleri ve renkleriyle, yüreğinin söküğünü kâğıt üzerinde dikerek insanlığını bu sözde insanlık hafızasına rağmen sürdürmeye çalışıyor. İnsan denen varlığın, hayatta kalabilmek uğruna kendi kendini ne kadar aşabileceğini de gösteriyor, Stojka’nın formları. Sözgelimi sergideki 1945 “Bergen-Belsen” kampını 1996’da betimlediği bir kompozisyonda, yakılan kamp barakasının duman ve alevlerinin kenarında, tüm yeşilliği ve ısrarıyla gencecik bir ağaç bırakmış Stojka. Uzaktan, mesafeyle izlemiş, izletmiş. Hadi affına sığınarak onun yerine düşünelim, bize hayatın aynı an içinde hem tükeniş, hem de yeniden doğuş olabileceğini sezdirmiş. Yine aynı dönemi betimlediği bir diğer kompozisyonda işler iyice kendini aşmış, bir SS subayı, gerçeküstü bir kamuflajla, kadavra ve iskeletlerin ayışığında aydınlandığı, tankların ufukta sindiği bir gecede, tutuklularla aynı çılgınlıkta sahne almış.

Ceija Stojka’nın en yoğun, bitkin, mahrem çalışmalarını, siyah ve beyaz ile, aralarındaki hemen tüm ton ve vurgular oluşturuyor diyebiliyoruz. Çıplak bireylerin buz gibi ve karanlık ortamlarda başlarına gelecekleri bilmeksizin maruz kaldıkları İnsanlık dışı katliamı betimlerken, kelimelere de, yer ve zaman detaylarına da başvurmayı sürdürüyor Stojka.

Kırmızı Ev’deki sergi, sizi insanlığınızla sınarken, alabildiğine şu ‘klasik çelişki’li soruyu da tekrarlıyor alttan alta: “Sanat ne işe yarar, ardında ne bırakır?” Keza malûmunuz, bu soru/yanıt, bize ‘kültür endüstrisi’ tabiri ve kritiğini emanet eden ünlü teorisyen ve eleştirmen Theodor Adorno’nun da zihnini meşgul etmiş ve kendisi, ardında, ta 1949’da, “Auschwitz’den sonra şiir yazmak, barbarlıktır,” mealinde bir cümle de bırakmıştı. Bu konuda, ilgili cümle ve tartışmaya açıklık getirmek üzere aylık sinema dergisi Altyazı’ya ait www.altyazi.net sitesinde, sevgili Necati Sönmez’in “Dehşetin Estetiği” başlıklı, Suriye’ye ve belgesel mirasına gönderme yapan 17 Şubat 2015 tarihli köşe yazısını, siz okurlarımıza özellikle tavsiye edebilirim.

Yırtıcı kuşlar ve dikenli tellere rağmen, hayatın ve insanlığın renklerini korumayı bilen Ceija Stojka’nın yapıtlarının her biri, tahayyül ve tahammülü hemzeminde buluşturmakta. Zehir fıskiyelerine maruz bırakılan analı kızlı tenlerin temsiline dahi bakmaktan utandığınız, Paris’te ilk kez yer almış bu sergide, Viyana Müzesi envanterinde bulunan dehşet imgelerine de rastlamak söz konusu olabiliyor.

Ve Stojka’nınki, nasıl bir dürüst bakış ki, siyah ve beyazın alabildiğince yakıcı netliğinin en incesinden, en kalınına imgeleminize asılı kaldığı bu kompozisyonlarda ressam yeri geliyor, 1944’ün Ağustos ayında yine Auschwitz’i sunduğu esnada, rengi sadece tepede asılı güneşe, belki de hayata, geleceğe lâyık bulacak kudreti yine de ibretlik bir içgüdü ile, kendinde bulabiliyor.

Yine, kül çehreli temerküz kampı barakaları, gittikçe soyutlaşır bir halde, sergide üstünüze eğildikçe, eğiliyor. Ama aynı sanatçı yeri geliyor, bir başka baraka ‘iç mekân’ kompozisyonunu tamamıyla ılık, insandan yana form ve renklere, çocuksu bir güvenle bezeyebiliyor. Ölüm ve yaşam, tüm yüz ve tonlarıyla, Stojka’nın hafızasından sızarak, kâğıtlara, başından ne geçtiyse, onu hem anda, hemzeminde anlatmaya koyuluyor. Ta ki, krematoryumun siyah ve beyazının egemenliğindeki o cehennemî soyutluğuna kadar…Bu noktada resimlenen şey kendini ancak tek kelimeye, ibrete bürüyor.

İbret, yeri geliyor burnumuzun dibine gelen SS çizmelerinin cilâsı, yeri geliyor, Viyana-Auschwitz yolunun ölüm kızılı şafağında yok olan tren rayları oluveriyor. Sergideki en dehşetli kompozisyonlardan birkaçını da, alacakaranlık çalıları arasından hayatta kalma içgüdüsüyle sinerek, sizi gözleyen, sanatçının 2003’te ürettiği aklı karalı gözbebekleri, yılgın suretler oluşturuyor. Bunlar, sanatçının 1942’den anımsadığı öz aile fertleri…annesi, abla ve kardeşleri…

“İbret”, nasıl belgelenir ? Ne zaman kör propagandadan çıkıp, tartışmasız ve eşitlikçi bir uyarana dönüşür?

Khalil Rabah, Filistin Doğal Tarih ve İnsanlık Müzesi

İşbu noktada aklıma ayrıca, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nca (İKSV) 2005’te düzenlenen 9’uncu Uluslararası İstanbul Bienali’nde vaktiyle Deniz Palas’ta yer alan ve Filistin – Ramallahlı sanatçı Khalil Rabah’ın, “Filistin Doğal Tarih ve İnsanlık Müzesi” geliyor. 1961 doğumlu Rabah, hatırlanacağı üzere İstanbul’a 100’ncü yıl kutlamaları vesilesiyle gelmiş ve müzeyle ilgili yeni bir kurumsal kimlik ile, kendi kurgusal tarihçesi refakatinde izleyici karşısına çıkmıştı.

Anlatı ile hakikatin, direniş ile belleğin kesiştiği bu hem kavramsal, hem etnokültürel, hem dokümanter, ama bir o denli de öznel müze tecrübesinde, fosiller, zeytin ağaçları, el yapımı eşyalar gibi, ‘hafıza’nın ortaya çıkışında etkili olan özel ve nesnel ‘veri’ler ismen ve cismen buluşturulmuş, müze fikrinin bizatihi kendisi ve temsil ettiklerini de münakaşa eder bu ‘müze’ye özgü görsel ve yayınlar da, girişime refakat edilmişti.

Filistin Doğal Tarih ve İnsanlık Müzesi, Rabah’ın 20 yılı aşkın süredir üzerinde çalışarak ‘turne’ye çıkardığı küresel bir çalışma. Bu yönüyle en son, bildiğim kadarıyla Beyrut’taki (Almanya’da da bir mekânı olan) Sfeir – Semler Galerisi’nde altı aylığına izlenen Filistin müze projesi, zihniyet ve eylem olarak da sanatçı için önemli bir aktarana bürünmekte. Bilindiği üzere Filistin’den yana bu sempati ve eylemlilik halini, Pink Floyd kurucu üyesi, vaktiyle Ken Loach ile Russell Mahkemesi jüriliği de yapmış bulunan ve Türkiye’de iki kez dinleme olanağı bulduğumuz Roger Waters da sürdürmekte.

Bu arada, hazır malzemeyle de sıkça çalışan Khalil Rabah’ın, 2002’de 1965 doğumlu İsrailli sanatçı Uri Tzaig ile, Barış için Lennon – Ono ödülünü kazanan ilk sanatçı olduğunu bilhassa çıtlatalım. Rabah ayrıca, yirmi yılı aşkın süredir, Filistinli sanatçılar ile uluslararası sanatçılar arasında sanatsal bağlar kurulmasını amaçlayan Al Ma’mal Çağdaş Sanatlar Vakfı’nın kurucularından.

Sanatçı bu kapsamda Filistin’den Cenova’ya nakledilen zeytin ağaçlarını, ‘yaşayan ve hızla büyüyen bir sanat formu olarak’, – ki hatırlanacaksa bunu 1968 kuşağına sanatsal ve politik olarak da yön ve ilham veren Joseph Beuys gerek ‘süpürme’, gerekse de 1982 yılı documenta 7 etkinliği münasebetiyle, yedi bin çınar ağacı dikme ‘eylemleriyle’ yapmıştı – bu yerleşim bölgesindeki BM merkezi önündeki alana dikmişti. Bir başka sanat yapıtında, (Güney) Kore’de şeffaf bardaklarda zeytinyağı teşhir eden Rabah, son günlerin tansiyonu iyice yüksek coğrafyası Kudüs’te de zeytinyağını dikenli tellerle çevrili bir bidon içine dökmüştü. İKSV’nin arşivinden emaneten tekrarlamak gerekirse, Rabah için zeytin ağacı, yerleşimler, transit yollar ve güvenlik duvarları sebebiyle yerlerinden sökülen ağaçları çağrıştırması ve barışı simgelemesi ile, bir toplumsal ve siyasal sembole dönüştü.

Kültürel ve sosyal birikimiyle Filistin, Ramallah’a 25 kilometre mesafedeki, üniversitesi ile bilinen Birzeit bölgesinde kendi müzesini de izleyicilerine sunmayı sürdürüyor. Bitirirken, palmuseum.org adresinden erişilebilen ve 3500 metrekarelik ilk bölümü iki yıl evvel açılmış bu bağımsız kurumda Ekim 2018’de yine özel bir sergi için hazırlık yapıldığını anons etmek uygun olabilir.

Dublin çıkışlı Heneghan Peng mimarlık ofisinin, 2011’de yapılan açık yarışmayı kazanmak suretiyle tasarımını imzaladığı müzedeki sergi, temelini Filistin için 1978’de düzenlenen bir sanat sergisinin günümüzdeki yeni yorum ve anımsayışı üzerinden kuruyor diyebiliyoruz. Keza müzede halen 18 Mart’tan bu yana izlenen sergi ise, “Aşk’ın Emeği: Filistin El Sanatları’na Yeni Yaklaşımlar” başlığı ile, 25 Ağustos’a değin yer almakta.

Anne Frank House-SEHAK-500.Yıl Müzesi sergisi

Bu arada İstanbul’da da, konu-çerçevemize dair önemli bir sergi, izlenime sunulmuş bulunuyor. ‘Anne Frank-Günümüz için bir tarih’ sergisi, 11 Haziran’a değin ziyaretçilerini Galata’daki Büyük Hendek Caddesi üzerinde yer alan 500’ncü Yıl Vakfı Türk Musevîleri Müzesi’nde ağırlayacak. 1930 -1945 yıllarını kapsayan ve fotoğraflar ile Türkçe-İngilizce metinleri içeren, toplam 34 panelden menkul sergi, güncesiyle tanınan ve son olarak geçen hafta ‘kirli esprileri’ güncesinin kayıp sahifelerinde günışığına çıkarıldığı için BBC’ye haber konusu edilen genç kız Anne Frank’ın trajik yaşamını gözler önüne seriyor. Sergi, müzeden edindiğimiz bilgiye göre, arka planında ise Nazilerin başta Yahudiler olmak üzere, milyonlarca insana yönelik gerçekleştirdiği zulmü ve bu dönemden çıkarılması gereken dersleri büyüteç altına alıyor. Anne Frank’ın hatıra defterinden yapılan alıntılar ile, Frank ailesinin fotoğrafları, sergide öne çıkan unsurlar arasında gelirken, etkinlik önyargı, ırkçılık, aşırı milliyetçilik, zulüm, direniş, İnsan Hakları ve Demokrasi gibi temaları, kişisel öyküler ve görgü tanıklıkları üzerinden aktarıyor. Bu sergi, Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği (SEHAK) ile, 500’ncü Yıl Vakfı Türk Musevîleri Müzesi’nin, Amsterdam merkezli Anne Frank House (Müzesi) ile işbirliğinin bir ürünü. Bu arada sergiyi günümüze değin 10 milyonun üzerinde izleyicinin ziyaret ettiğini de belirtelim. Sergi, Pazartesi ve Perşembe arası 10.00-16.00, Cuma 10.00-13.00, Pazar günleri ise 10.00-14.00 arasında gezilebilmekte.

Serkan Özkaya (Davut)

Yine, İsrail ve Filistin meselesine dair yakın geçmişimizi sanat üzerinden yokladığımızda, çok ilginç bir projeyi anımsamadan geçemeyeceğim. Hatırlayacağınız gibi, halen yaşamını New York’ta sürdüren Serkan Özkaya, Michelangelo’nun sanat tarihine malolmuş (Golyat’a direnen Filistinli yiğit) David / Davut heykelini ‘İstanbul’ temalı, Charles Esche ile Vasıf Kortun küratörlüğündeki 9’ncu Uluslararası İstanbul Bienali esnasında betimlemiş ve üç boyutlu baskı teknolojisini kullanarak devasa bir tekrarını / replikasını İstanbul Şişhane bölgesinde bir kavşağa yerleştirmeye çalışmıştı. Özkaya, yapıtlarında özgün ve sahte olanı tartışmayı seven, seçen önemli bir figür. Ancak tarih/talih bu kez tekerrür etmedi ve orijinalinden daha büyük olarak tasavvur edilen heykel, tamamlandıktan sonra kaidesine vinçle yerleştirildiği sırada, devrildi. Bana kalırsa bu ‘olay’ da güncel sanat ve sanat tarihi arasındaki ezelî rekabet bakımından ironinin zirve yaptığı ve ilginç bir biçimde heykeli / anlatıyı da öldürürken ölümsüzleştiren bir vakaydı. Nitekim Özkaya, bu tecrübeden edindiği bütün anlatı ve yeni projelerini de hayata geçirdi. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, bu konuyu özellikle “Davut’un Önlenemez Yükselişi, Düşüşü ve Yükselişi” ismi ile kitaplaştırdı hatta. Dahası 2012’de heykelin devasa bir yeni versiyonu, yakın geçmişte ABD’nin New York kenti caddelerinde TIR ile dolaştırıldı ve başta 21c Museum olmak üzere, yeni koleksiyonlara doğru ilerledi.

Netice (gevezeliği) yerine, geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde yapılan ve aralarında Zeki Coşkun, Masis Kürkçügil, Derya Bengi, Gülsün ve Sadık Karamustafa gibi isimlerin de yer aldıkları ‘1968’ sempozyumunda söz alan küratör ve sosyolog, sanat eleştirmeni Prof. Ali Akay, Açık Radyo’ya verdiği demeçte, ’68 hareketinden süzülen tartışmaların aktif mirasları arasında, 1968 öğrenci lideri, günümüz Avrupa Birliği parlamentosunun figürlerinden, bugünkü Yeşiller Partisi öncü imzası Daniel – Cohn Bendit’in de savunduğu ‘Üç Ekoloji’ fikrine şöyle göndermede bulunmuştu:

“…eğer artık ortada ‘Hepimiz birer Alman Yahudisiyiz’ diye bir slogan varsa, artık bu kozmopolit bir Dünyanın içine girmiş olduğumuzun göstergesidir ve bugün, kapanan milliyetçi grupların söylemlerinin, ister yabancılara, ister İslâm ve isterse mültecilere karşı olsun, bugün önemli sorunlarından bir tanesi, bu kozmopolitanizm meselesi. Bunun vurgulanması önemli. İkincisi, Cohn-Bendit’in AP’deki grubu, Yeşiller Grubu. Yani işin esası, bugün biz ne yiyoruz, nasıl bir ekolojik felaketin içindeyiz? 1968’in getirdiği ve Felix Guattari’nin, zamanında Cohn-Bendit ile çok uğraştığı, ekolojistleri birleştirerek, onun “Üç Ekoloji” dediği siyasi bir zihniyet, bence 1968’i bugüne taşıyan önemli bir nokta… Üçüncüsü ise, bunun geleceğe yönelik olması. Yani varolan duruma, koşullara, siyasi ortama bakarak değil, ama yeni bir söylemi, politikayı, eşitlik, özgürlük veya siyah-beyaz, lezbiyen-eşcinsel, kadın-erkek ayrımı olmaksızın, kimlikleştirmeden, özselleştirmeden nasıl bir politik söyleme teorik ve pratik anlamda gerçekleştirmek mümkün olabilir, işte bence 1968’in verdiği politik manâdaki en güzel miraslardan bir tanesi bu idi…”

Bu kapsamda, gerek İsrail, gerekse Filistin meselesinin temelinde de, İnsan ve çevre (bitki-hayvan) haklarının evrensel ve adil bir çerçeveyle çizilebileceği alternatif ‘ekoloji’ önermeleri ile tecrübelerinin bulunduğunu, sanıyorum verdiğim bu insancıl, ibretlik örnekler, biraz olsun daha da berraklıkla ve hümanizma paranteziyle anımsatabilir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI