Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

16. İstanbul Bienali küratörünü nasıl bilirsiniz?

Cuma, 18 Mayıs, 2018
16'ncı İstanbul Bienali'nin küratörü Nicolas Bourriaud olarak belirlendi. Türkiye sanat dünyasının bir dönem kitaplarını bolca tartıştığı Bourriaud tartışmaları da beraberinde getirdi. Küratör ve eleştirmenlere sorduk...

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından organize edilen ve 14 Eylül-10 Kasım 2019’da yapılacak 16’ncı İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü, Türkiye sanat dünyasının kitaplarından tanıdığı isim Nicolas Bourriaud üstleniyor. 2000’li yıllarda İlişkisel Estetik ve Postprodüksiyon kitaplarıyla Avrupa sanatına dair önemli tartışma başlıklarını açan Bourriaud küratörlük göreviyle ilgili şöyle bir açıklamada bulundu: “Kurulduğu 1987 yılından bu yana düzenlediği sergilerde her zaman güçlü küratöryel ifadelere yer veren İstanbul Bienali’nin tarihine katkı sunacak olmaktan büyük onur duyuyorum. İstanbul şehrinin, ikili düşüncenin hakim olduğu günümüz küresel siyasi ortamında bir kesişim noktası olarak özel bir anlam taşıdığına inanıyorum.”

Halen Montpellier Contemporain’in direktörlüğünü yürüten Bourriaud Avrupa sanatının son 20 yılda geçirdiği dönüşümün de önemli tanıklarından ve aktörlerinden. Bu nedenle Türkiye’de çeşitli yansımaları olması da kaçınılmaz. 16’ncı İstanbul Bienali’ne dair tartışmaları erken vakitte başlatmak ve sonraki tartışmalara yol vermek açısından küratör ve eleştirmenlerin katkı koyduğu bir soruşturma hazırladık.

“Bourriaud’nun Türkiye’deki çağdaş sanat alanına nasıl bir etkisi oldu? İlişkisel Estetik ve Postprodüksiyon kitapları 2000’li yıllardan bu yana nasıl bir etkiye sahip?”, “Siz İlişkisel Estetik düşüncesini şu an dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı açısından nereye koyarsınız? Sizce bu düşünceler şu an nasıl bir anlam ifade ediyor?”, “Bourriaud yaptığı açıklamada şöyle bir ifadede bulundu: ‘İstanbul şehrinin, ikili düşüncenin hakim olduğu günümüz küresel siyasi ortamında bir kesişim noktası olarak özel bir anlam taşıdığına inanıyorum.’ Sizce İstanbul Bienali günümüzdeki siyasal ve sanatsal ortamda nasıl bir rol üstlenebilir? 16’ıncı İstanbul Bienali’nin ve Bourriaud’un küratörlüğünün nasıl bir etkisi olabilir?” sorularını küratörler Misal Adnan Yıldız, Duygu Demir, Vasıf Kortun, akademisyen Fırat Arapoğlu ve  Art Unlimited Yayın Yönetmeni Merve Akar Akgün ile konuştuk.

15’inci İstanbul Bienali’nden

‘Borriaud belki Marsilya’yı buraya taşır’

Misal Adnan Yıldız

Misal Adnan Yıldız (Küratör)

“Modernist anlatının tam olarak miadını bir türlü dolduramadığı, modernist dil obsesyonundan kaçılamadığı ya da aşılamadığı diyelim, moderne mecbur-mahkum bir bağlamda, postmodern tekillikler ve çoğulluklar, katılımcı, demokratik ve sosyal ilişkiler hemen kurulamıyor; kurulmaya çalışılsa da, hayal edildiği kadar işlemeyebiliyor. Bu nedenle Bourriaud’ın Türkiyeli güncel sanata etkisini belki daha frankofon ve akademik bir lisansa, mesela Ali Akay’a sorabilirsiniz, ama ben sanatın içinden bir örnekle sorunuzu ters çevirip ‘biz onu nasıl etkilemiş olabiliriz’in spekülasyonunu yapacağım. İlla ki, Bourriaud’a Sarkis’in Pilav ve Tartışma Yeri (1995) işini hatırlatmak isterim; ki, kendisinin İlişkisel Estetik’in ilk baskısı 1998 idi. Sarkis, 4’üncü İstanbul Bienali’nde izleyicisine Osmanlı pilavı ikram eder ve sosyal bir mekan yaratır; iş, izleyicinin katılımıyla tamamlanır. Ay lay yu, Sarkis.

Aslında yine ilginçtir, yine burayla ilişkili bir referans olacak ama Claire Bishop, bu sorunuzu incelikle ve dikkatle, Oda Projesi’ni diğer ‘socially engaged’ sanat pratikleriyle beraber incelediği The Social Turn makalesinde cevapladı. Sanatı, insanlar arasında yeni anlamlar ve ilişkiler yaratmak ve paylaşmak için kullanan bu pratikler estetikle ilgili soruları tehlikeli bulup, her ne kadar obje temelli üretimden kaçmaya çalışsalar da, yaklaşımları ister istemez, kontrolleri dışı başka anlam etkileri, estetikler ve formlar getirdi. Hatta kaçmaya çalışsalar da, mekansal anlatılara saplanıp kaldılar ve bu üretimler diğer komünite projelerinden ne kadar ayrıldı ayrılamadı, bu soru önemli bir eleştiriydi. İlişkisel Estetik, o noktada çabuk eskidi ve yarattığı metodik tekrarlardan dolayı, çabuk tüketilmiş bir tartışma olarak kaldı. Belki Postprodüksiyon minik bir kitap ama alanı makro gözlerle görmek için daha uzun soluklu bir etkisi olabilir.

Bu bence Bourriaud’un burayla kuracağı ilişkiye, İstanbul’la ilişkilenme biçimine, yerel olanla evrensel olan arasında oynayacağı moderatör rolüne bağlı. Nepotizm Fransa’da da var, Bourriaud bunun mağduruydu. Bozar’dan atıldığından beri güney Fransa’ya tıkıldı. Ben bunun onun için bir fırsat ve haliyle potansiyel olduğunu düşünüyorum. Onun için, yeniden tarif edebilirse, İstanbul Bienali önemli bir uluslararası bir platform olarak, ona başka kapılar açabilir. Belki felsefeden ve teoriden gelmesi, uzun bienal tarihinde farklı küratör modelleri denemiş İstanbul için bir şans ama insan yine de çok sesliliğin tartışıldığı, kolektif, katılımcı ve çoğulcu bir editöryel tavrın yeniden tanımlandığı küratöryel alemde, İstanbul’a ünlü ve beyaz Avrupalı erkek küratörden daha başka bir sürpriz iyi yakışırdı diye düşünüyor. Belki bunu Borriaud’un kendi getirir; Cezayir’i, Tunus’u ve Fransa bağlamına yapışık, başka politik bağlamları, mesela son yıllarda çok emek verdiği Marsilya’yı, güney ruhunu taşır…”

‘Berlin Bienali’nin küratörünün adını daha önce duymuş muydunuz?’

Duygu Demir (Sanat tarihi doktorasına devam ediyor, bağımsız küratör)

“Bourriaud’nun 1998’de Fransızcası basılan İlişkisel Estetik kitabı 90’lar boyunca farklı mecralarda yayımlanmış yazıları bir araya getiren; 90’larda tarifi, anlaşılması, anlatması zor, uçucu diyebileceğimiz, büyük bölümü de Fransa’dan veya Fransa’da işlerini gösteren sanatçılardan çıkan pratiklerin arasındaki ortaklıkları bulmak üzere bir araya getirilmiş bir kitap. (Bu pratiklerin babasını da Felix Gonzales-Torres olarak ilan eder.) Aslında ilişkisel estetiği ne en iyi teorize eden kitap olduğu söylenebilir, ne de kitapta bahsettiği pratiklerden genişleterek başkalaştırmayı yapan Bourriaud’nun kendisi. Bu terim 2005’te küratörler Molly Nesbit ve Hans Ulrich Obrist’in sanatçı Rikrit Tiravanija ile beraber Venedik Bienali’nde yaptığı Utopia Station sonrasında daha çok gündeme geldi.

Bourriaud’nun kitabının Türkiye’de ne etkisi oldu sorusuna doğrudan bir cevap veremeyeceğim. Kısa cevabım: Hiç. Böyle bir şeyi değerlendirmek çok zor, kullanılan jargonda izleri görülüyor ama entelektüel bir tartışma olarak yakın takip edildiğinden emin değilim. İlişkisel estetik Bourriaud’nun kitabını okumakla biten bir konu değil ki. Claire Bishop ve Liam Gillick arasında geçen October sayfalarındaki atışma, Hal Foster’ın “Arty Party” makalesi, sonra Bishop’ın “Artificial Hells” kitabı. Bunu takiben Guggenheim’ın 2009’daki “theanyspacewhatever” sergisi, şu anda müzeleşmiş ve ehlileşmiş haliyle benimsenen işlere yapılan eleştiriler, bu bayağı derin ve devamlı bir konu. Ben bu tartışmalar olurken yaklaşık 10 yıl önce Can Altay’la bunları konuştuğumuzu hatırladığım için onun takip ettiğini biliyorum mesela. Buradan nemalanmış iş düşünmeye çalıştığımda İnci Eviner’in 13’üncü İstanbul Bienali’ndeki performatif projesi “Ortak Eylem Aygıtı: bir etüd” (2013) ilk aklıma geliyor. Ya da Cevdet Erek’in 14’üncü İstanbul Bienali’nde “Otopark” (2016) projesine başka icracıları çağırarak işi daha katılıma açması. Ama açıkçası Cevdet’in Bourriaud’nun kitabını okuduğunu veya bu tartışmaları takip ettiğini hiç sanmam. Etkileşim bence daha çok “zeitgeist”la veya bugünün sağladığı hareketlilikle gelen fikirlerin çok hızlı yayılması ile alakalı, Bourriaud’nun etkisi diye okumak ya da olumlu-olumsuz diye değerlendirmek bana doğru gelmiyor. Postprodüksiyon kitabını ise okumadım bir şey söyleyemeyeceğim.

Bourriaud İlişkisel Estetik kitabında bakanla bakılan şeyin arasında olan bitenin sanatın yeni meşgalesi olduğunu söylüyor, ancak bu şekilde biten modernizmin kelimelerini kullanarak yeni bir cümle kurmaya çalışmak gibi anlamsız bir çabanın dışına çıkabiliriz sanatsal olarak, diyor. Bunu etkileşim sağlayan, dokunmatik, izleyiciyi performansın içine katan gibi yüzey anlamlarına yormak fikrin dağılımı sırasındaki başka karşılaşmalardan sonra oluşmuş bir yeni anlam bence. Objeyi kenara bırakan bir sosyallik oluşturmakla müzelerin geniş alanlarında kaydıraktan kaymak (bkz. Carsten Höller, Tate Modern veya New Museum) arasında dağlar kadar fark var, en azından politik duruş olarak. Farklı bir öznellik oluşturacak koşulları sağlayan veya öneren sanatsal pratik ile bir partiyi sanatsal bir aktivite olarak görmek arasında çok genişçe yorumlanacak bir yelpaze içinde anlaşılıyor bugün ilişkisel estetik. Bu kavramı araçsallaştıran, popülist bir metoda yoran da var, obje üretmeyi birinci öncelik olmaktan çıkarıp pratiğinde müthiş ilginç yere gidenler de var. Bu sadece sanatçılar için değil, kurumlar için de geçerli.

Bourriaud’un açıklamasını belki sadece bu ilişkisel estetik kavramı üzerinden değerlendirmek haksızlığından hem kurtarmak için kullanabilirim, hem de bu küratör seçimiyle ilgili hayal kırıklığımı belirtmek için. Öncelikle Bourriaud da küratör olarak 1998’deki kitabıyla kalmadı, 2009’da Tate Trienali gibi çok büyük bir sergi yaptı ve orada ortaya Altermodern diye başka bir kavram attı. Çok orijinal bir fikir mi? Değil. Ama Bourriaud’nun küratöryel ve teorik pratiğiyle ilgili daha güncel bir fikir edinmek istiyorsak bunu da konuşalım, tartışalım. 2014’teki Taipei Bienali’nde antroposen konusunu odağına aldı, başkaları daha bunu sanat ortamında küratöryel olarak ele almamıştı.

Diğer yandan, evet bütün dünyanın şu anki durumunu tarif ederken ikili düşünce denebilir, Türkiye’nin konumu öne sürülerek “çok stratejik, çok anlamlı” gibi bilinen klişeler üzerinden üstü kapalı iki cümle edilebilir. Burada müthiş bir analiz, bir gözlem durumu yok. Soruyu tersine çevirelim, biz, bizim kendi ikiliklerimizi deşmek istiyor muyuz Türkiye özelinde? Çünkü Bourriaud gelip de iki yılda Yeditepe Bienali, sizin sanat/bizim sanat tartışmalarını anlayıp, buna cevap veren bir sergi kurgulayamaz. Ama biz Avrupalı eksperin genel dünyanın gidişatı üzerine yapacağı uluslararası bir sergi istiyorsak, bu meselelere hiç girmeyelim diyorsak, ki zaten İKSV de bu seçimle bunu diyor, Bourriaud eminim ilginç bir uluslararası sergi yapacaktır. Bence bizim başka şeyler soruyor olmamız gerekir: İstanbul Bienali diğer bienallerden farklı mı, şimdiye kadarki küratör seçimlerinde herhangi bir duruşu yansıttı mı, kendi tarihinden öğrendi mi, bienalin genel bir duruşu olmalı mı? Küratörler nasıl seçiliyorlar, jüriyi kim belirliyor, bu jüri bu seçimi yaparken ne düşündüğünü neden açıklamıyor gibi bir sürü sorular sorulabilir. Bizim gene erkek, gene Avrupalı, 50 yaş üstü bir küratörü davet ederek, kısıtlı bütçeyi ona teslim ederek yaptığımız nedir? Romanya mesela, Venedik Bienali’ne sürekli 30’lu yaşlarında ve lokal küratörlerle katılıyor, onlara şans veriyor. Bence müthiş de işler çıkarıyorlar. (Biz artık küratör değil, sanatçı seçimi ile katılıyoruz, nedense.) Ben mesela baby-boomer jenerasyonun fikirlerini dinlemekten, onların kaptığı köşeleri bırakmamalarından ve kendilerini inatla emekliye ayırmamalarından çok sıkıldım. Bu seneki Berlin Bienali’nin küratörünün adını daha önce duymuş muydunuz? Muhtemelen hayır, çünkü adı Gabi Ngcobo. Ünlü değil, Güney Afrikalı, “hepimiz postkolonyal”iz demiş, 50 yaş altında biri. Bence sorulması gereken soru tam da burada, bunu yapması gereken İstanbul Bienali değil midir?”

‘Bourriaud’un açıklamasındaki söylemlerden tekrar karşımıza “köprü” metaforu çıkıyor’ 

Fırat Arapoğlu

Fırat Arapoğlu (Akademisyen, AICA TR Dönem Başkanı)

“Nicholas Bourriaud’nun “İlişkisel Estetiği” 1998 yılında yazıldı, 2002’de İngilizceye ve 2005 yılında Türkçeye çevrildi. Yazarın çalışmalarının Türkiye çağdaş sanat alanına doğrudan etkilerini nasıl gözlemleyebiliriz, bilemiyorum. Belirli sanatçı, küratör ve eleştirmen kuşağını tanımlayan bir çalışma ve özellikle ilişkiselliği internet çağı ertesine yerleştiriyor. Postprodüksiyon çalışması bu minvalde önemli çünkü, imajlar ve seslerin dijitalizasyon çağını ele almakta. Kısaca öne sürdüğü şey, teknolojinin bir toplumsal ilişkisellik yaratması noktasında, yapıtların toplumsal biçimleri ve toplumsal ilişkilerimizi nasıl etkilediği soruları. Zaten İlişkisel Estetik’te bıktırana kadar çağdaş sanatın toplumsal yapısından bahsediyor, Bourraiud.

Bu minvalde Rirkrit Travanija, Philippe Parreno, Vanessa Beecroft, Maurizio Cattelan, Christine Hill, Carsten Höller, Pierre Huyghe, Noritoshi Hirakawa gibi isimlerin işlerini örneklendirmekte. 1990’ların sanatını üslup, tema ya da anlambilim üzerinden değil, sadece işlerin kendisindeki insanlar arası ilişkiler temelli olarak tarifliyor. Bu minvalde Türkiye çağdaş sanatında 2000’lerde üretilen işlerin bazılarının bu toplumsallığı içerdiğini söyleyebilirim: Ahmet Öğüt’ün “Black Diamond”, İnsel İnal’ın hemen hemen tüm performatif çalışmaları… (Ki bunlar kitabın Türkiye’de yayınlanmasından öncesine de gidiyor.) Ama bunlar üzerinde Bourriaud’nın birebir etkisi var mı, bunu kesin ve net bir biçimde cevaplamak güç.

Bourriaud’nun yukarıda tanımlamaya çalıştığım yaklaşımı, bizzat kendisinin küratör olmasından, özellikle de ilgili dönemde Palais de Tokyo’da çalışmasından kaynaklanıyor. Yani diğer bir deyişle bu çalışmayı genel bir teorik çalışmadan ziyade, stratejik bir profesyonellik olarak okumak gerekir. Evet kitap dikkatleri çekti, 1990’ların sonunda dikkat çekmesinin nedeni, tarihsel avangardın ütopyacı görüşlerini görmezden gelerek, ilişkisel işlerin aslında bunu geçici anlarda yapabileceği gibi bir yanlış ve bir o kadar liberal teoriyi savunmasıydı.

Tarihsel avangardı ve neo-avangardı görmezden gelerek 1990’ların sonunu bir an’da sabitleyen bir teori (toplumsallık bağlamında koca bir tarihe sahip olan Fluxus grubunun kitapta sadece bir yerde adı geçer), ancak ve ancak toplumsal değişimin politik ekonomisinin sunumu olarak görülebilir.

Bourriaud’nun açıklamasındaki söylemlerden tekrar karşımıza “köprü” metaforu çıkıyor. Çok süslü bir sözcük, ama reel düzlemdeki karşılığına bakmak lazım. Yakın dönemlerde İstanbul Bienalleri için çok iddialı başlıklar atıldı, ama bunların karşılığının ne olduğunu gördük.  Niyet okumak pek tarzım değil, onun için biraz formasyonu başladığında tekrar konuşmamız gerek.”

15’inci İstanbul Bienali’nden

‘Bourriaud Türkiye siyasal ortamına gerçekten dokunabilir mi emin değilim’

Merve Akar Akgün (Art Unlimited dergisi Genel Yayın Yönetmeni)

“Nicolas Bourriaud yalnızca Türkiye’nin çağdaş sanat alanında değil başta Fransa olmak üzere, İngiltere, Amerika, Almanya, İtalya gibi pek çok önemli bölgede düşüncelerini etkin bir şekilde yaymıştır. Bu haberi ilk duyduğum zaman aklıma, izleme şansını yakaladığım, Bourriaud’nun Jérome Sans ile beraber küratörlüğünü üstlendiği 2005 Lyon Bienali geldi: Mükemmel bir sergiydi! Halen daha kavramakta zorlanılan bir alan olarak “karşılıklı eylemliliği” içine alan yapıtları İlişkisel Estetik kitabında incelemiş ve ardından “appropriation” kavramı üzerine kafa yorduğu Protprodüksiyon kitabını yazmıştır. Bourriaud, bu kitapları yazdığı dönemde Türkiye’de henüz üzerine çok fazla yazılmayan olguları irdelediği için kitapları burada değerli birer kaynağa, yol gösterici manifestolara dönüşmüştü.

İlişkisel estetik bana bir düşünceden ziyade bir kavram gibi geliyor. Türkiye çağdaş sanat ortamında İlişkisel Estetik kavramından yola çıkarak ortaya konmuş yapıtlarla sık sık karşılaşmadığımızı zannediyorum ancak yine ilk aklıma gelen iş Sarkis’in 4. İstanbul Bienali için kurgulamış olduğu “Pilav ve Tartışma Yeri” oldu. Özü gereği yeni deneyimlerle her an kavruluyor olması gereken İlişkisel Estetik kavramını bir dönem, özellikle Bourriaud’nun da kitabını yazdığı dönemde dünyada yükselişe geçmişti, bugün sanat dünyasının tartışmaya açtığı başka konular etrafında daha yoğun çalışılıyor.

Sanat, dünya sorunlarını çözme konusunda her zaman dolaylı olarak bir rol üstlenebilir. Bourriaud’nun, her ne kadar son yıllarda çok aktif olarak ortamda yer almasa da, getireceği net bakış ve cömert bilgi kaynağının Türkiye için doğru bir etkisi olacağına inanıyorum, tabii ben de bilmiyorum ve çok merak ediyorum acaba Bourriaud bir Avrupalı olarak bizim içinde sallandığımız konjonktürü nasıl kavrıyor ve değerlendiriyor. Bienalin sanat ortamında güzel konu başlıkları açacağına eminim ama Türkiye siyasal ortamına gerçekten dokunabilir mi emin değilim, çünkü burası bir üçüncü dünya ülkesi ve burada işler “başka” türlü yürüyor.”

‘İstanbul Bienali’ne küratör olmak için beyaz, erkek ve orta Avrupalı olmak yeterli’

Vasıf Kortun (Araştırmacı, Küratör)

“Bourriaud’yu konuşmaya gerek bile yok, o kadar alakasız bir durum yani.  Anlaşılan o ki artık İstanbul Bienali’ne küratör olmak için beyaz, erkek ve orta Avrupalı olmak yeterli. Bu zihniyet gerilemesi, en bayatın en makbul görülmesi… Tasarım Bienali gittikçe parlıyorken bienalin bu kadar yerinde saymasına seçiciler ve ilişkiler ağları üzerinden bakmalıyız sanırım. Açıkçası umutsuzum.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI