Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Siyasî vaziyetlere bakalım…

Salı, 15 Mayıs, 2018
Öylesine çıplak bir gerçek var ki, 24 Haziran seçimlerinde dizginsiz diktatörlük ihtimalinden kurtulmak isteyen herkesin başka herhangi bir etkeni dikkate alması bile gerekmiyor: HDP barajı aşarsa AKP+Erdoğan iktidarının devamı mümkün olmayacak, HDP barajı aşamazsa muhalefet ne yapsa boş.

“Değişime öncülük” iddiası taşıyan cumhurbaşkanı adaylarından Meral Akşener, geçmiş siyasî icraatı ve görüşleriyle ilgili tek söz söylemiyor. Oysa hem icraat hem görüşler bakımından, sahici bir demokrasinin kaldıramayacağı sabıkaları var. Akşener’in bilinçli ve kararlı suskunluğu, tıpkı zamanında Tayyip Erdoğan’ın meşhur “gömlek değiştirme” konusuna kamuoyu önünde hiç girmeyişini hatırlatıyor. Erdoğan, “millî görüş gömleğini çıkarma” hadisesine dair, özeleştirel sayılabilecek tek laf etmemişti; sonucu mâlûm. Akşener de, herhangi bir makam değil, içişleri bakanı koltuğunda oturduğu korkunç zulüm dönemine dair özeleştiri yapmıyor, Türkiye toplumunun bir bölümünü imha etmeyi öngören ve kısmen deneyen bir siyasî kültürün içinde yoğurulmuş olmasının, âdetâ, sorun edilmemesini bekliyor. İlaveten, “yönetim boşluğunu doldurmaya geliyoruz” gibi beyanlarıyla, sanki toplumdan çok devlete seslenir gibi. Bildik milliyetçi hamasetin dışına çıkmıyor: “Güçlenen devlete sahip olmalıyız”. Memleketin en ağır sorununa dair telaffuz edebildiği, şu terâne: “devlet hiçbir terör örgütüyle pazarlık yapmaz”.

CHP VE İKİ ÖNEMLİ KONU

CHP’nin, görülüyor ki isabetli bir manevrayla Muharrem İnce’yi meydanlara sürmesi, galiba en çok Akşener’in zararına oldu. Kılıçdaroğlu’nun, Adalet Yürüyüşü’ndeki azmi ve gayreti dışında, “ensesine vur, lokmasını al” görüntüsü vermesi başlı başına etkenmiş. Tacize, hakarete pabuç bırakmayacak, altta kalmayacak, ‘kavgaya da dalar’ siyasetçi tutumuyla İnce, muhalif saflarda belirgin dalgalanma yarattı. Silkinme demek belki daha doğru. Partisinden umudu kesip Akşener’e yönelen CHP’li için çekim gücü fazla. İnce’ye rağmen Akşener’e oy atacak CHP’li çıkar mı? Çıkarsa, muhtemelen Kürt antipatisi ağır basan milliyetçi kimseler arasından çıkar.

Bir süre önce, Akşener ve henüz adı konmamış “muhtemel partisi” ile Kılıçdaroğlu ve CHP karşı karşıya konduğunda, ilkinin ağır basabileceği ihtimalinden rahatça söz ediliyordu. Şimdi terazinin öbür kefesi bariz şekilde aşağıda.

Muharrem İnce CHP ve yakın çevresinde rüzgâr estirdi, icraatı her iki seçimin sonucunu da doğrudan etkileyecek. Lâkin CHP’nin bu vesileyle adını koymadan yaptığı önemli politika değişikliği -anlık değilse, geçici değilse- esas olarak daha uzun vadeli etkiler yaratmaya aday. CHP, hâlihazırdaki siyasî söylemiyle, iki alanda değişim yaratabilir.

Bunlardan ilki, siyasetin zeminine, rejimin niteliğine ilişkin: Parti liderlerinin birbirleriyle el sıkışabildiği, görüşebildiği, tartışabildiği, seçimler için doğru dürüst yarışılabilen, parlamentonun kıymeti harbiyesinin olacağı bir rejimin teminatı kimliği kazanabilir CHP. Tabiî bunu daha açık, net, bu ülkede sıradan vatandaşın her şeye rağmen tamamen yoksun olmadığı seçim-temsil duygusuna seslenerek yapabilmesi gerekiyor.

İkincisi, dön dolaş gelip saplanılan yer: Kürt politikası. İnce’nin Selahattin Demirtaş’ı ziyareti ve HDP’ye yönelik “düşmanlaştırmayıcı” tutumu şüphesiz CHP âleminin bu takıntısında bazı değişikliklere yol açacaktır. Bu da tabiî, her şeyin sırf seçim-oy uğruna yürütülen oportünist bir politikadan ibaret olmadığının açık ve net izahıyla mümkün olabilir.

İNCE’NİN HANDİKAPI

İş ideolojik-siyasî düzeye gelince, Muharrem İnce’nin, bugüne kadar pek ihtiyaç duymadığı anlaşılan bazı duyarlılıkları edinmesi gereği ortaya çıkıyor. Gerçi “erkekçe” meselesinde gayet usturuplu davrandı, hatasını alçak gönüllü tavırla kabul edip yanlışını düzeltti. (Bu arada, “erkekçe” gibi, toplumun “temel değerleri”yle ilişkili sayılabilecek bir konudaki hassasiyetin siyasetçiye kamuoyu önünde özeleştiri ve tavır değişikliği yaptırabilmiş oluşunu küçümsemeyelim; on sene önce böyle bir şey hayatta olmazdı.) Fakat İnce’nin, bilinçli veya bilinçsizce, Kürt seçmeni birdenbire karşısına alacak bir söz söylemesi ihtimal dışı değil. Tayyip Erdoğan’ın, zorlamayla punduna getirerek CHP’ye “çöplük, pislik” demesine karşılık verirken, İzmir’de “pislikleri denize döktüğümüzü” söylemesi, bu siyasetçinin ekibinde alarm zillerini çaldırmış olmalı. Çaldırmadıysa da çaldırmalı. CHP’nin milliyetçi birikimi pek çok musibete yol açabilir.

Güncel siyasî mevzularla doğrudan ilişkisini kurmasak da, “pislikler” lafı hem büyük gaf hem de kültür âlemimizin ortalamasının ifadesi. İzmir Rumları için sarf edilen “pislik” lafının Akşener’in “Ermeni dölü”ne mesafesi ne kadardır ki?

İşte zaten bu yüzden Selahattin Demirtaş gibi bir siyasetçi, bir defa daha, kapasitesi ve parlaklığıyla öbürlerinin arasından yukarı uzanıyor. Demirtaş’ın kazanması elbette çok zor. Ama onun ve HDP’nin tutturacağı oy oranı, yakın gelecek için başlıca belirleyici etken olacak. En az, CHP’nin dönüşmeye başlamış görünen çizgisinin samimiyeti-sağlamlığı ve parlamenter-demokrasi ihyasının garantörü rolünü üstlenmedeki becerisi kadar.

MÜTEDEYYİN SEÇMEN İÇİN MÂKUL ALTERNATİF OLARAK SAADET PARTİSİ

Saadet Partisi ve Temel Karamollaoğlu’na daha dikkatle eğilmeliyiz. Muhtemel-müstakbel parlamenter-demokrasi ihyası süreci için, Karamollaoğlu ve SP, Akşener ve İyi Parti’sinden daha sağlam ve güvenilir ortaklar olabilir. (Akşener’in devletle ilişkili olarak hangi role soyunduğunu henüz bilmiyoruz!) Karamollaoğlu, beyanlarına bakılırsa, yaşananları idrak edebilen, akıllı bir siyasetçi. AKP’nin şahsında cisimleşen, süreç içerisinde Erdoğan ve yakın çevresindeki grubun elinde başına buyruklaşan Türk-İslâmcılığın mahiyetini, kapasitesini, yapabileceklerini ve yaratabileceklerini görebildiğini sanıyorum. Aynı kafa, söylem ve kılıktaki bir başka partinin bir daha böyle bir şansı eline geçiremeyeceğini görüyordur tahmin ediyorum. Buna karşılık, mevcut Türk-İslâmcı yönetiminin tahakküm tutkusundan, dindarları düpedüz zulmün aleti haline getirmesinden sıtkı sıyrılan, mâkûl bir parlamenter-demokrasi içerisinde kendine yer arayanlar için Saadet Partisi, komplekslere kapılmadan, kolayca yerleşilebilecek bir çekim merkezi olabilir.

Demirtaş’ın tutsaklığı, bundan daha önemlisi, anadil serbestliği üzerine Karamollaoğlu’nun söyledikleri ise, bu konulara duyarlı kesimlerin hem “doğuştan” edinilmiş hem de artık epey haklı olarak artmış İslâmcı alerjisi nedeniyle fazla yankı bulmadı, lâkin bunlar çok önemli ve -en az CHP’nin dikkatli adımları kadar- dönüştürücü.

CHP ve SP’deki bu söylem değişiklikleri, umalım ki sadece lafa değil zihniyete dair yenilenmeler olsun.

ONUR MESELESİ-HESAP MESELESİ

Çünkü, her ne kadar “tarihî” sıfatını fazlasıyla hak etse de, 24 Haziran ve hemen ertesinde olacaklar, bu ülke için tarihin sonunu getirmeyecek. Diyelim her şeye rağmen, ama sahiden ama katakulliyle, diktatörlük seçeneği kazandı; ne yapacağız? Razı olup oturacak mıyız? Elbette türlü demokrasi mücadeleleri verilecek. Türkiye’nin, seçimli-parlamentolu rejim, ifade-örgütlenme özgürlüğü, demokrasi isteyen insanları yöntemler bulacak, bedeller ödeyecek, haysiyetsizliği kabullenmeyecek. Ermenistan’da, kokuşmuş resmî mafya rejimini devirmek üzere olan halk hareketinin lideri Nikol Paşinyan, meclisteki zaferinden sonra Yerevan’ın büyük meydanında toplanan halka, “Ermenistan’ın onurlu yurttaşları,” diye seslendi. Başka bir sıfat değil de “onurlu”! Muhteşem bir seçimdi. Niye?

Şahsen, Demirtaş ve HDP’nin Kürtlerden değil, başkalarından alacağı oyların bu kavramla yakın ilişkisi olacağını düşünüyorum.

Fakat bu fasılda “onur” sanırım ancak ikinci sırada yer alacak. Zira öylesine çıplak bir gerçek var ki, 24 Haziran seçimlerinde dizginsiz diktatörlük ihtimalinden kurtulmak isteyen herkesin başka herhangi bir etkeni dikkate alması bile gerekmiyor: HDP barajı aşarsa AKP+Erdoğan iktidarının devamı mümkün olmayacak, HDP barajı aşamazsa muhalefet ne yapsa boş. Hesap bu kadar net. Erdoğan dışında biri cumhurbaşkanı seçildiyse, AKP de meclis çoğunluğunu yitirmiş demektir. Aksi pek tuhaf kaçar. Erdoğan seçilirse de, onun cumhurbaşkanı koltuğunda oturduğu, meclis çoğunluğunun muhalefete geçtiği bir rejim kurulamaz, yerleşemez, süremez.

İktidar çevrelerinin giderek ilginçleşmeye başlayan haleti ruhiyesini bu yazıya katmayayım; onu daha sonra ele alırız. Zira esas “çok alâmetler belirdi” muhabbeti o tarafta.

Farklı siyasetçilerden, partilerden, ihtimallerden söz edebilmek bile iyi geldi. Boğulmak üzereyiz, kurtaralım kendimizi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI