Yeşile bacaklarını sarkıt

Pazar, 13 Mayıs, 2018
Bir kiliseye sürükledi tesadüf. Orada kalabilirdik, yoldan bizi arabasına alan inşaat ustası götürdü bizi. Kendisi de orada kalıyordu. Kalın duvarlı, küçük pencereleri olan odaları vardı. Temiz ve sadeden daha az. Günlük bir dolar veriyorduk ve törenlere katılmak zorunluluğumuz da yoktu...

Bolivya’daydık. Durmadan yol kesiyordu herkes. Bir politik eylem karakteriydi artık. Her zaman her yerde kesilebilirdi yol. Bir grev hakkı gibiydi. Ve tabii ki haktı, eğer insanların işi yoksa neyi kesebilirler ki ? Üç lastik bulup yakıyordun ve eğer uzun sürecekse bir yerden yıkılmış bir ağaç, iri ama taşınabilir taşlar ve ne varsa etrafta artık kapitalizmin boynuna çöküyordun ve fark etmez kendisine sosyalist diyen bir hükümet olsa da yine de soluğu kesilen kapitalizm oluyordu.

Biz de iniyorduk. Hiç dert etmiyorduk. Bir yere yetişmek zorunluluğumuz yoktu pek. Belki 4.5 ay sonra bir uçak bileti ve ucuz olduğu için değiştirilebilir olmayan. Genellikle bir çare bulunabilirdi bu kadar zamanda. Belki ama zaten o zaman fikir değiştirme şansı oluyordu. Zaten burada kalmak istiyorduk iyi oldu gibi. -“Dünyayı değiştiremiyorsan konuyu değiştir” diyordu Ulysses’de James Joyce. İyi yöntemdi- Sonra etrafta gidilecek bir yer buluyorduk. Barikatı geçip yürüyor, diğer taraftan gelip barikatı geçemeyip geri dönen araçlara otostop çekiyor ya da biraz zorlamak istersen tren varsa oraya gitmek istiyorduk ki tren zaten çok azdı ama onlara da barikat kuruluyordu çoğunlukta. Yine de istasyonda uyuma şansı oluyordu. Çocuklar koşturuyorlardı biraz üstünüzden bazen birkaç tavuk, bir keçi belki Potemkin Zırhlısı bakışlı.

Tren gelmeyince yine yürüyorduk, nasıl olsa biraz uyumuş ve bir mısır, iki avokado bol tuz serpilmiş ve bol limon. Birileri bir yer söylüyordu. “Güzel, oraya gidin” diyordu mesela ya da tesadüfler tanrısına çok güveniyorduk bizi alıp bir yerlere götürüyordu. “Ben bir devrimi örgütleyebilirim ama tesadüfleri asla” diyordu Troçki. Grip olduğu için bir merkez komitesi toplantısına gidemediğinde, yokluğunda çıkan karar hakkındaydı bu. Biz de örgütlenmemiş tesadüflerin akışına bırakıyorduk kendimizi. Her zaman iyi olmayabiliyordu ama her zaman iyi olsa tesadüf olmaz cennet olurdu ve Beckett bu yüzden cennet sıkıcı olur diye düşünüyordu.

Sonra bir kiliseye sürükledi tesadüf. Orada kalabilirdik, yoldan bizi arabasına alan inşaat ustası götürdü bizi. Kendisi de orada kalıyordu. Kalın duvarlı, küçük pencereleri olan odaları vardı. Temiz ve sadeden daha az. Günlük bir dolar veriyorduk ve törenlere katılmak zorunluluğumuz da yoktu. İlahi sesleri geliyordu odaya. Duvarlardan sızıyordu galiba ve galiba Merve bu yüzden kötü düşler görüyordu. Ben kötü düş filan görmüyordum. Rüya görmezsen kabus da görmezsin ve cezaevinde kalmanın yararlı tarafları vardı. İnsan nerede uyuduğuna pek aldırmıyordu. Yok aslında gerçekten güzeldi oda.

Tucavaca’da sabahları kalkıp çok önemli şeyler yapıyorduk. Ormanın içine gidip tepeye tırmanıyorduk. Üstümüzden kaç renkli, kaç papağan uçuyor onlara bakıyorduk ve iki uzun kaya vardı nedense hep onun arasından geçiyorduk. En tepede kayanın tepesine çıktığımızda ayaklarımız ormanın tepesine sarkıtıp yeşil seyrediyorduk…

Geçen hafta Türkiye’den iki haber okudum, biri okul aile birliğini protesto eden aileyi gözaltına aldılar, ikincisi mezarlıkta gece ağlayan bir kadın sürek avından sonra gözaltına alındı. Bütün yaşanılanlar bir yana mesela mezarlıkta ağlayan bir kadın gözaltına alınıyorsa, yazıda da olsa koca bir yeşile bacağınızı sarkıtmak iyi gelir size…

YAZARIN DİĞER YAZILARI