Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Bir buket sergi alır mısınız?

Pazar, 13 Mayıs, 2018
4'ncü Uluslararası Mardin Bienali yan etkinlikleri ve 'Counter-Bienal'iyle süredursun, İstanbul'un dört bir yanından da küratörlü, küratörsüz, kişisel veya tematik nice sergi, hani neredeyse 'bahar buketleri' gibi karşımıza çıkıyor

Geçen hafta büyük bir hengâme ile başlayan 4’ncü Uluslararası Mardin Bienali konusuna (mardinbienali.org) geçen haftadan devam ederek, yeni bir sergi buketine girizgâh yapmak istiyorum.

Hatırlayacağımız gibi, Döne Otyam direktörlüğündeki bienalin üç küratöründen biri olan akademisyen ve AİCA Türkiye Başkanı Fırat Arapoğlu, geçen günlerde tarafıma bienalin etkinlik programını da iletti. Buna göre 18-20 Mayıs arasında Arapoğlu, sanat yazım ve sosyolojisi üzerine, üniversite öğrencileri ve katılımcılarıyla, bir söyleşi yapacak. 26-27 Mayıs’ta, Ceren Oran ve Burcu Yılmaz, ‘Çocuklar için Ses-Resim/Soundpainting’ başlıklı bir doğaçlama atölye yapacaklar. 1 Haziran’da, Inez Piso, ‘Sessiz Sınırlar’ başlıklı bir atölyeyi Mardin Sinema Derneği’nde gerçekleştirecek. 2 ve 3 Haziran’da, Leyla Postalcıoğlu, çocuklarla yaratıcı dans atölyesi sunarken, Zuhal Demiraslan’ın Bilge Alkor belgeseli ve Aydın Teker’in video-performansları,  Mardin Müzesi Çocuk Kütüphanesi’nde gösteriliyor. Ayrıca, ‘Sonsuz Bakış’ başlığı altında, FUAM kitap seçkisi Mor Efrem Manastırı’nda ve Bandrolsüz kolektifinin kitap seçkisi Marangozlar Kahvesi’nde yer alıyor. Kolektifin kitap seçkisi aynı zamanda, bienal mağazasında satışa sunuluyor.

Bu arada ‘Counter Bienal’ adı altında üç ayrı mekânda, çoğunluğu Artuklu Üniversitesi çıkışlı genç sanatçıların da son derece ilginç, eleştirel sunum ve yapıtlarını üç ayrı mekânda bienale alternatif olarak tecrübe etmek mümkün olabiliyor. Numan Erdinç, Özge Yağcı, Ayşegül Devecioğlu, Damla Çelebi, Zekiye Tulga, Ali Kanal, C.Nazım Aslan, Rıdvan Aşar, Ramazan Ertuğrul, Yağmur Özgenç, M.Şirin Kurt, Şerif Ertene, Dilan Akyüz ve M.Emin Başaran isimli sanatçılar, küresel bir üretim ve tüketim sistemi olarak ‘bienal’in karşısında konumlanma cüretiyle, yapıtları ve argümanlarını, gerek bienal, gerekse Mardin izleyicisine Kulak Cafe, Bizmar Kültür Cafe ve Taş Ev Kültür Cafe de sunuyor.

Julian Rosenfeldt

Misal, bu sanatçılardan Zekiye Tulga, hazırladığı metinde şunun altını çiziyor: “Maharet anlatmakta değil, maharet yaşananları iliklerinize kadar hissetmektedir. Maharet duygusuz fırçalarda değil, maharet vurulan her fırçada o ânı yüreğinizde hissetmektir. Maharet davulun sesinin güzel olup olmadığını tartışmak değil, maharet o davula, o tokmağın nasıl vurduğunu bilmek ve o davula, o tokmağı en güzel vuran olmaktır. Maharet, Mardin’i kulaktan dolma hikâyelerle, popüler dizilerle, duygusuz ansiklopedik bilgilerle tanımak değildir. Mardin’in suyunu içmeden, havasını solumadan, toprağını koklamadan, dillerini bilmeden, kültürünü yaşamadan tanıyamazsınız. Tepkimiz, bu tür duygusuz yalan yanlış bilgileri harmanlayıp önümüze koyanlaradır. Tepkimiz, Batı’nın bize oynadığı kültür sömürgeciliğine ve özkaynaktan yetişmiş sanatçılara yer vermemesidir. Bizler, başkaları tarafından seçilen, başkalarına hizmet eden sanatçılar olarak değil, kendi öz sanatçı kimliğimizle var olmak istiyoruz. Herkes şunu iyi bilsin ki, bizler bu cümlenin nesnesi değil, öznesiyiz.”

Nilbar Güreş

Türkiye sergi ikliminin coğrafî manâda Batı cenahına baktığımızda ise, İstanbul’da, tıpkı her köşe başında – iyi ki – türeyen Romanların satışa çıkardığı bahar çiçekleri gibi, bizleri art arda yapılan bir çok açılış karşılıyor.

Uzun süredir yurt dışında yaşayıp çalışan küratör ve eleştirmen Misal Adnan Yıldız, 15 Haziran’a kadar görülebilecek ‘Yer Değiştiren Ufuklar’ sergisinde, Nilbar Güreş, Khaled Barakeh ve Neşe Karasipahi’nin çalışmalarını buluşturuyor. Küratör Yıldız’ın Cihat Burak’a da yakın hissettiğini söylediği Nilbar Güreş’in çalışmaları, parça bütün ilişkisini kökten bir hayalciliğe güvenle ve çocukça bir özgürlükle emanet eder, soyut dışavurumcu, yapısökümcü desen-kolaj harmanlarından oluşurken, kompozisyonlarının imgelem potansiyeli ve bunun nazikliği, akla Türkiye edebiyatının Gülten Akın, Sevim Burak, Nilgün Marmara ve Tezer Özlü gibi, nice yakalaması güç, kanatsız meleklerini getiriyor.

Khaled Barakeh

Sergide Güreş’in ‘Göç ve Kâğıt Gemiyle Gezen Ülkeler’ (Kâğıt üzerine karışık teknik, diptik, 2016) ve ‘Animist Kurtarıcı’ ile (Kâğıt üzerine karışık teknik, 2015), yine aynı üslûpla ortaya koyduğu 2018 tarihli, ‘Sahnede Yağmur’ ve ‘Eğer Hayvana Benzeyen bir Taş Bulursan, Onu Beyaz bir Kumaşa Sar ve Bulunduğu Yerden Nazikçe Al’ isimli, el işlemesi kumaş ve bulunmuş taştan oluşan yerleştirmesi dikkat çekiyor.

Sergiyle ilgili bir metin de kaleme alan, Küratör Yıldız’a göre, ” Nilbar Güreş’in çok-dilli desenlerinde sıkça izine rastlanan feminist jestler ve anlatımcı vurgular, ısrarla beden hissiyle, doğayla, coğrafyayla ve haritayla oynuyor. Desenlerde, hayatta kalmak için aniden ve zamanla yer, yön, mekân ve coğrafya değiştiren figürlerin, motiflerin ve karakterlerin nasıl çizildiği, farklı  soyutlamalarla ve senaryolarla okunabiliyor. Yontmaktansa, işlemeyi tercih eden heykel üretme yöntemiyle, bulunmuş bir taşa bir balinanın hikâyesini aktaran Güreş’in pratiğinin kurgusal zenginliği, malzeme çeşitliliğinin yanı sıra, yoğun ve derinlikli araştırma ve gözlemden geliyor. Çalıştığı malzemeler değişse de,  sanatçının düşünsel sürecinin merkezinde, hep canlı olmanın, var olmanın, özgürlük arayışının ve  değişen çevreyle sürekli dönüşerek etkileşen akışkan bedenlerin getirdiği biyopolitik, metafiziksel ve psikolojik durumlar var.”

Aynı sergide ayrıca Neşe Karasipahi’nin ‘Uzak’/’Far’ isimli mermer heykeli de bulunmakta. Bu çalışma aynı zamanda hem bir peyzaj, hem de kâğıt gemi izlenimi vermesi sebebiyle melankolik bir illüzyon üretmesi bakımından hatırda kalıyor. Serginin misafirlerinden Khaled Barakeh ise, etkinliğe Suriye iç savaşındaki masum ve merhum sivillerin kırpılmış imgeleri üzerinden ürettiği  ‘İsimsiz İmgeler’ adlı 2014 tarihli beş parçalık yerleştirmesi, bir ayna ve duvar saati üzerinden Batı ve Doğu (zaman) algısını mukayese ettiği / askıya aldığı ‘Bir Saat Altmış Dakika vesairedir’ isimli 2009 tarihli duvar saati, Suriye’nin farklı yedi siyasi bölgesinin gökyüzünü çerçevelediği fotografik yedi parçalık ‘Yedinci’ adlı yerleştirmesi ve 2018 tarihli, üzerinde hüzünlü bir anının kozmik/kozm-etik lekelerini barındıran ‘Yastıktaki Gözyaşları’ isimli, 2018 tarihli çerçeveli eserine yer veriyor.

İstanbul’da açılan bir diğer sergide, yakın zaman önce, 2012’de ‘Hâlâ Buradasın’ başlığı altında eserlerini Arter’de de görme olanağı bulduğumuz,  Beyrut doğumlu ve  Lübnanlı sanatçı Mona Hatoum var. ‘Her Duvar Bir Kapı’, Norgunk Yayıncılık’ta imzası bulunan Ayşe Orhun ve Alpagut Gültekin’in emeklerini de ardına alan, İstanbul Tophane Boğazkesen caddesinde bulunan Riverrun’daki Bunker Sergileri başlığı altında, 30 Haziran’a değin görülebilecek. Sergide, Hatoum’a ait, tuvalet kâğıdı üzerine insan saçı ile üretilmiş ‘Stream’ (Rough, 2013), parşömen kâğıdından menkul ‘Drawing Heat’ (2017), sergiye adını veren ‘Her Duvar Bir Kapı’, bir heliogravür çalışması olarak 2005 tarihli ‘Over My Dead Body’, soğuk baskı tekniği ile ürettiği  ’30’ isimli bir yapıt ve 4 dakika 41 saniyelik, tekrar olarak izlenen 1983 tarihli, ‘So Much I Want To Say’ izlenebiliyor.

Serginin izleyiciye bir söyleşi ve okuma refakatiyle de sunulduğu, askıdaki sarı girizgâh-metinlerin ilkinde, şunlar kayıt altına alınmış: “Perde/duvar/kapı, ekran/imge/ışık. Her duvar bir kapıdır, her imge bir geçit; görünmeyen, hemen ilk elde algılanmayan bir duvar, siz ona tosladığınızda ancak görünür, algılanır olur; kâğıt, eşyanın izini soğuk damgayla üzerine geçirir, potansiyel olanı ısıyla dışavurur, saç tellerinin kendi gövdesine diker. Kırılgan olanın son kertedeki inanılmaz gücüdür bizi ayakta tutan.

Sıradan bir ev içi mekânının gizlediği potansiyel şiddeti, ağzımızı her açtığımızda beliriveren o görünmez eli, burnumuzun dibinde duran savaş tehdidini hemen fark edemesek de, hepimiz kuşatma altındayız. Mona Hatoum’un ‘Bunker’ı, riverrun’ın Bunker’ını görünmez bir şekilde işgal ediyor; nasıl geçmişin, yıkımın, büyük bir acının izleri, çelik kutu profillerle yapılmış modüllerin orasında burasında açık yaralar gibi beliriveriyorsa,  bunker’daki işler de öyle beliriyor, belli belirsiz, sessizce, her sesin bir gürültü, her kâğıdın bir beden, her duvarın bir kapı olabileceğini gösteriyor.”

riverrun’da bizi sergiye kavramsal olarak hazırlayan ilgili metin dizgesinde, Seda Ateş’in Türkçesiyle okuduğumuz sanat eleştirmeni ve tarihçisi Nancy Spector, Phaidon Press’ten çıkan ve Michele Robbechi’nin yayına hazırladığı kitabın içindeki metninde, Hatoum için şunu dillendiriyor: “…Hatoum’un duygusal sanatında dokuma, bedenle yakından ilişkililidir. En sık kullandığı malzeme, insan saçı, her bir telin kırılganlığı ve neredeyse görünmez oluşu düşünüldüğünde,, neredeyse olanaksız bir malzemedir.  Saç, yokluğun simgesidir; geçmişte kalan çocukluğun ya da doyasıya yaşanmış hayatın nostaljik hatıraları olarak saklanır. Fakat bir yandan da bedensel süreçlere ve insanî sarfiyata atıfta bulunduğu için, değersiz bir şifredir. Hatoum, her iki durumdan da faydalanarak duygusal ve fiziksel açıdan etkileyici formlar yaratmak için saçları dokur.” Tophane’deki sergi, sanatçının ‘Cesedimi Çiğne’ diyerek militarizm ve eril zihniyete sert bir bakış attığı, hakikatin kuşku yüklü perdesini yüzümüze farkındalık esintisiyle sürdüğü, en az olanın, yeri geldiğinde bütün toplamlara direnecek samimiyet ve sağlamlığa erişebildiğini anımsatması bakımından, ziyareti hak ediyor.

Bu esnada İstanbul Karaköy’de de büyük bir hareketlilik var. Kemal Seyhan’ın yakın dönemden bugüne en son çalışmaları Pi Artworks’de izlenime sunulurken, sergide sanatçının imge, tasvir ve temsilin sınırlarını görsel bir nezaketle ‘kritik’ ettiği, ağırbaşlı, sabırlı ve deneyci iki ve üç boyutlu soyut kompozisyonlarını görmemiz mümkün olabiliyor. Seyhan, sergisinde daha önce kullanmadığı malzemelere başvururken, 30 Haziran’a değin sürecek olan sergisinin kavramsal zemini de, Fransız filozof Gaston Bachelard’ın zihnine temas ediyor. ‘Mekânın Poetikası’ üzerine düşünceleriyle tanıdığımız felsefecinin fikirlerini içselleştiren Seyhan, Pi Artworks’un özetiyle tekrarlarsak, “1980’lerden bu yana, yapıtlarını  her türlü betimleyici, anlatıcı elemanlardan uzak, soyut bir bir dil üzerinde geliştirmiş.” Seyhan’ın yapıtları izleyiciden yoğun bir konsantrasyon, farkındalık, sabır ve merak duygusu talep ederken, zihinsel paletindeki ağırbaşlılık, akılla demlenen yapıtlarının biçimine giden yolda samimi bir refakatçiyi aratmıyor.

Diğer yanda da, İstanbul Galeri Nev, Pelin Uran küratörlüğüyle ‘ölüm’ ve felsefe ilişkisini güncel sanat rahlesinden geçiren tematik bir sergiyi ilgimize sunuyor. Uran’ın hazırladığı “Böyle olacağını bilmediğimiz de bir o kadar kesin,” isimli sergide, Oreet Ashery bir grup yoğun bakım hemşiresinin kendi aralarındaki dertleşmelerini bize sunarken, Barbad Golshiri ‘Vanitas, a Renaactment’ isimli çalışmasında ışık, slayt ve yakılmış ciğer kullanarak ‘ilkel’ bir projeksiyon cihazı / göz sembolizmi ortaya koyuyor. 120 santimlik eski bir silindirik yapı içinde yanan sıcak ampül ve ondan beslenen taze ciğerin damlaları, gözyaşlarını sembolize ederken, bunun yansıttığı eski diapozitifi dışavuran duvarda, birbirinden farklı ruh ve beden halinde üç birey seçiliyor. Golshiri’nin bu çalışması, Uran’dan öğrendiğimize göre İtalyan koleksiyoner Claudia Gian Ferrari’nin son zamanlarına tanıklık eden bir fotoğraf ve kendi el yapımı olan projeksiyon makinesinden oluşuyor.  Fotoğraftaki yüzük, kolye ve kızıl saçlar, hep ölüme vurgu yapıyor.  Sanatçı, slaydı işinin ölümsüz ruhu,  projeksiyonu da onun ölümlü bedeni gibi sunarak, ölüm, yıkım, bozulma ve çürüme gibi, vanitas janrının çağırdığı kavramlara en uygun formu yaratıyor. Sergideki bir diğer sanatçı olan Alejandro Cesarco ise, 2010 tarihli ‘Present Memory’ isimli çalışmasında,  Montevideo’da doktor olan babasına kanser tanısı konmasından hemen sonra,  babasını kendi ofisinde 16 mm. Kamera ile çekmesinden, çektiği bu filmi duvara yansıtmasından ve elde ettiği görüntüyü video kamera ile tekrar çekmesinden  oluşmakta.  Sanatçı burada, Uran’dan öğrendiğimiz kadarıyla, babasının ölüm ihtimalinin bilinciyle ölümünden önce kendisini hayaletsi bir varlığa dönüştürerek, kendi korku ve yas sürecini dışsallaştırma egzersizini gerçekleştiriyor. 22 Haziran’a değin yer alacak bu sergiye de, diğer yapıtlarıyla, The Propeller Group ile, Joanna Rajkowska katılmakta.

Kırlangıç’taki yeni yerine taşınan Ankara Galeri Nev’in İstanbul Galerist ile işbirliğinde, Deniz Artun küratörlüğü ile hazırladığı, kuyumcu itinasındaki ‘Perdeli Natürmort’ ve Depo’da açılan Sena Başöz ‘Hafiflemeye Dair’ sergisi ile, Dirimart’ın iki mekânında bulunan Julian Rosefeldt sergilerini de burada peşinen, daha fazlasını zikredebilme niyetiyle anarak, iyi haftalar dileyelim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI