Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Cezasızlık: Bir sistem sorunu

Cumartesi, 12 Mayıs, 2018
Geçmişte işkencede öldürülmüş bir öğrencinin, diyelim Birtan Altunbaş’ın hesabının adalet tarafından mutlaka sorulacağını söylerler. Bir insan hakları savunucusunun, diyelim Tahir Elçi’nin kameraların önünde katledileceğinden sanki habersizmiş rolü oynarlar. Sürgünde ölmüş bir sanatçının, diyelim Ahmet Kaya’nın mezarında duaya açtıkları elleriyle vicdan pozları keserler. Lakin tüm bu öğrenilmiş sözlerin, rollerin, pozların arkasındaki gerçek buz gibi açık ve ortadadır. Failler ne kovuşturulmuş ne de cezalandırılmıştır, bilakis maddi ve manevi, her açıdan ödüllendirilmiştir.

İnsan hakları ihlalleri, örtülü bazı kural ve usullerce yönlendirilir. İhlal rejimi, bunların oluşturduğu sistematik bütüne verilen addır. İhlallerin devamlılığı, kendini anlamlı ve vazgeçilmez gösterecek bir değer sistemi kurmadan sağlanamaz. Bu yoldan, hak ihlali bir zorunluluk, ihlal davranışınıysa bir erdem numunesi gibi sunulacaktır.

Türkiye’nin siyasal hayatı, şiddet kültürüne hayat veren böyle bir değerler sisteminin cenderesindedir. İhlal rejimini ayakta tutan bu sistem, yaşamın her bucağına hakim olan bir cezasızlık kültürü görünümünü almıştır. Cezasızlığın bizim için bir kültür sorunu olduğunu akılda tutmak büyük bir önem taşımaktadır.

Kelime anlamıyla alındığında, cezasızlık olumsuz bir durumu, yani cezanın olmamasını anlatır. Buradan varılacak sonuç asla şu olmamalıdır: Ceza yeniden tesis edilmeli ve adalet sağlanmalıdır. Cezasızlığa bir kültür olgusu olarak bakmanın ön koşulu, bu yalınkat bakışın ötesine geçmeyi gerektirir. Asıl mesele, cezasızlığın bir norm olarak üstlendiği işlevi açığa çıkarmak, siyasal tutum ve davranışların değerini belirlemekteki rolünü gösterebilmektir.

Cezasızlık, hakları ihlal eden şahısların itham edilmesini, yakalanmasını, yargılanmasını ve gerekirse mahkûm edilmesini sağlayacak şekilde yargı önüne çıkarılmasını olanaklı kılacak bir soruşturma yürütmenin ve mağdurların zararlarının giderilmesinin hukuken veya fiilen mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu açıdan öncelikli olarak hukuki bir mesele olduğu doğrudur. Çünkü suç konusu olan edimlerin hak ettiği gibi cezalandırılmamış olmasını anlatır. Lakin cezasızlıkla mücadele her somut durumda cezanın yokluğunu anlatmadığı gibi, zorunlu olarak cezanın varlığını da gerektirmez.

Esasen cezasızlıkla mücadele, temelde yatan ve cezanın ifa edilmesini olanaksız kılan engellerin değerler dünyasında açtığı boşluğa verilmiş bir tepkidir. Böyle bakınca, cezasızlığın dildeki kavranışının ötesinde, bir toplumun siyasal, kültürel, ekonomik ilişkileri düzenlemek için ihtiyaç duyduğu adalet düzeyinde ortaya çıkan bir boşlukla olan ilişkisi daha net görülmektedir. Bu boşluğun niteliğinin ve derinliğinin kavranabilmesi, cezasızlığa yol açan hukuki ve fiili engelleri anlamayı öncelikli bir görev olarak önümüze çıkarır.

Kültürel boyutun esas önemi dikkatimizi bu göreve odakladığımızda açığa çıkar. Toplumun hukuki, siyasi ve medeni hayatına sirayet eden ve gerisin geri oradan beslenen bir meseleyi başka türlü anlayabilmek mümkün değildir. Cezasızlığın, zaten olduğu haliyle, bir sistem sorunu olarak kavranabilmesinin yolu da buradan geçmektedir. Geçmişteki hak ihlallerinin cezasız kalmasının yarattığı adalet sorunu bugüne etki ediyor ve toplumun geleceğini tehlikeye atıyor. Kitlesel hınç ve nefret, iç savaş kıvamına varan sosyal çatışma örüntüleri, “olağanüstü” koşullarda gerçekleşen yaygın insan hakları ihlalleriyle nüfusun yapısında, ekonomik ilişkilerde ve giderek toplumsal bağın kendisinde önemli bir tahribat yaratılıyor. Durumu anlayıp onunla baş etmek, cezasızlıkla mücadelenin normatif çerçevesini oluşturan hukuki yaklaşımın ötesine geçmeyi, bu türden bir adalet boşluğuna yol açan toplumsal kültürü ele almayı şart koşuyor.

Kültür sosyal bilimlerde değişik ilgilere ve ihtiyaçlara uygun bir şekilde ele alınabilen esnek bir kavram. Türkiye’nin insan hakları mücadelesinin ihtiyaçları açısından kullanışlı hale getirilebilmesi için, öncelikle siyasi sorumlularının ihlalleri anlama ve değerlendirme biçimlerine bakmak gerekir. Kamusal iletişimde devlet ricalinin söylemesi gereken bazı sözler, yerine getirmesi gereken bazı roller, kesmesi gereken bazı pozlar vardır. Geçmişte işkencede öldürülmüş bir öğrencinin, diyelim Birtan Altunbaş’ın hesabının adalet tarafından mutlaka sorulacağını söylerler. Bir insan hakları savunucusunun, diyelim Tahir Elçi’nin kameraların önünde katledileceğinden sanki habersizmiş rolü oynarlar. Sürgünde ölmüş bir sanatçının, diyelim Ahmet Kaya’nın mezarında duaya açtıkları elleriyle vicdan pozları keserler. Lakin tüm bu öğrenilmiş sözlerin, rollerin, pozların arkasındaki gerçek buz gibi açık ve ortadadır. Failler ne kovuşturulmuş ne de cezalandırılmıştır, bilakis maddi ve manevi, her açıdan ödüllendirilmiştir. Tutum ve davranışlardaki bu paradoksal yapı, kendini işler kılan kültüre bakış açımızın da yolunun ne olması gerektiğini gösteriyor. Kültür, öğrenilmiş ve kalıplaşmış tüm bilgiler çıktıktan sonra geriye kalandır. İnsanlar arası ilişkilerin şiddet aracılığıyla koşullandırılan bazı eğilimleri, nerdeyse kendiliğinden ve doğal olarak bu kültürün özünü belirlerler.

Cezasızlık etkinliğini yukarda işaret ettiğim ve bu eğilimlerce üretilen paradoksal tutuma borçludur. Esasında bu paradoksal yapı, cezasızlık kültürünü üreten ve onu besleyip semirttiği şiddetin siyasal örgütlenişinden kaynaklanmaktadır. Modern devlette, bireyler arası ilişkiler kural olarak şiddetten arındırılmış ve şiddet kullanımı esasen devlete özgülenmiştir. Bu durumda, devlet kendisine emanet edilen hakları ihlal ettiğinde, ihlallerden kaynaklanan suçların takibi nasıl ve kim tarafından yapılacak? Burada tüm yasa yapma gücünü, yargılama yetkisini ve bu güçlerin kullanımından kaynaklanan etkileri yürütme kapasitesini kendi uhdesine almış bir güç söz konusu. Eğer kendi gerçekleştirdiği ihlallerden ötürü, yargılamayı ve cezalandırmayı yine kendinin üstlenmesini bekliyorsak, bu durum yukarıda işaret ettiğim paradoksa düşeceğimiz anlamına gelir: kendi kendinin yargıcı olmak. Zaten cezasızlık, esas olarak, insan haklarının yaygın veya sistematik olarak ihlal edilmesinin, yani çoğu zaman ihlalin bir politika olarak benimsenmesinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur.

Kısacası, devletin egemen güç olmasından ve ihlallerin egemene özgü nedenlerle işlenmiş olmasından ötürü, bir dönem bu ihlaller yargılanmamıştır. Burada hesap sorulabilirliğin ön koşulu, ihlal faillerini koruyan ve motive eden cezasızlık kültürünün yıkılmasıdır. Bu da ancak, süreç içerisinde egemen gücün işleyiş mantığından meydana gelen büyük dönüşümlerle mümkün olabilmiştir. Cezasızlık kültürüne yönelik meydan okumalar, ancak büyük siyasi reformlar veya devrim benzeri dönüşümler sonucunda istenen sonucu doğurabilmiştir. Eski iktidar blokunun hakim kıldığı anlayışın bir şekilde yıkılması, sınırlandırılması veya yeniden tarif edilmesi, “ihlalcinin kendi davasının yargıcı olması” ile ilgili paradoksun etrafından dolaşmayı mümkün kılar.İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve Japonya’nın yenilgisi, sosyalizmin yıkılışıyla ortaya çıkan yeni devletler ve tabii ki Almanyaların birleşmesi, Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejiminin çökmesi, Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerin çökmesi veya gücünü kaybetmesinin cezasızlıkla mücadele üzerindeki etkisini anmak bu bakımdan açıklayıcı olacaktır.

Söz konusu tarihsel deneyimlerden ortaya çıkan sonuçlar, cezasızlıkla mücadelenin kendine özgü sorunlarını ele almada elverişli iki kavrama dikkatimizi çekiyor: adalet ve barış. Elbette, insanlara ve insanlığa karşı işlenmiş suçların cezalandırılması, adalet açısından büyük bir önem taşıyor. Ancak, suç ve cezalar mahiyeti itibarıyla bireyseldir. Oysa cezasızlıkla mücadelenin amacı cezai hesap verebilirliği bireyselleştirmek değil, cezasızlığın ardındaki yapısal veya sürekli etmenleri ortadan kaldırmaktır. Bu da şiddeti üreten koşulları değiştirerek ihlallerin tekrarının engellenmesini temel amaçlardan biri olarak, dar anlamıyla adaletin karşı kutbuna koyar. Bir dönem işlenen ihlaller örtülü yöntemler kullanılarak karanlıkta bırakılmıştır. Hakikatin öğrenilmesi yahut kayıpların telafi edilmesi için, cezalandırmadan taviz verilmesi diğer dünya deneyimlerinde sık karşılaştığımız bir durumdur. Yani bir dönem çatışmış insanların barış içinde yaşayabilmesi için yapılması gerekenler ile suçluların cezalandırılıp adaletin tesis edilmesi arasındaki stratejik ve taktik dengeler, cezasızlıkla mücadelenin esas sorununu oluşturur.

Burada cezasızlıkla mücadelenin, insan hakları hareketinin toplumdaki adalet ile barış talepleri arasındaki dengeyi gözeterek yürütebileceği bir siyaset olduğu sonucuna varıyoruz. Türkiye’nin tüm insan hakları sorunlarını bir “eğitim” meselesi olarak gören anlayış, böylesi bir politik bakışın önüne ciddi engeller çıkarmaktadır. Bazı üniversite kürsülerinde kökleşmiş olan bir düşünce geleneği, insan hakları meselesini memleketin genel aydınlanma ve eğitim sorununun bir parçası olarak ileri sürmektedir. Buna göre, bir insan hakkı, onun olanaklarıyla ilgili bir mesele olup, hakları geliştirmek özü gereği insanın eğitimine bağlı bir meseledir. Söz konusu yaklaşımın, insan hakları sorunlarımızın çözümü için somut bir önerisi de var: “Felsefe dersleri zorunlu yapılmalıdır!” Söylediklerine göre, 20 yıla kalmadan memleketin hak sorunlarının önemli bir kısmı bu yoldan çözüme kavuşacaktır. Felsefenin değerini küçümsemek veya eğitimin gücüyle alay etmek benden uzak olsun. Elbette insan hakları bilincinin gelişimine bu alandan bir katkı yapılması mümkündür. Lakin meselelere şiddet eleştirisinin gerekleri açısından bakınca işin başka bir yanı görünür hale geliyor: Kültür, “öğrendiğimiz” her şey çıktıktan sonra geriye kalandır. Nihayetinde eğitim bilgisizliği götürür, şiddet baki kalır. Değil mi ama?


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI