Bu ‘Tamam’lar hata mı, mecburiyet mi?

Cuma, 11 Mayıs, 2018
Erdoğan, ‘söylem tökezlemeleri’ yaşarken, artık sadece seçmen nezdinde değil, yerel ve uluslararası ölçekte sermaye ve Devlet unsurları açısından da (yeniden ve daha çok) rıza üretmesi gerektiğinin farkında olan bir siyasetçinin zorunluluklarını yaşıyor.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan cunta hükümeti, Türkiye’yi 1983’te seçime götürüyordu. 1982’de ağır baskı koşullarında yapılan referandum ile yeni anayasa kabul edilmiş, “Hayır” demenin teröristlikle, bozgunculukla, vatan hainliğiyle özdeşleştirildiği bu şaibeli referandumun ardından cunta lideri Kenan Evren ülkenin 7’nci Cumhurbaşkanı olmuştu. Aslında “halkoyu ile seçilen ilk cumhurbaşkanı” oydu.

Şimdi tam bir yıl sonra “demokrasiye dönüyoruz” propagandası altında seçimler yapılıyordu. Darbe öncesinin en dinamik siyasal aktörü olarak sol toplumsal muhalefet, idam, işkence ve cezaevi kıskacındaydı. Başlıca egemen siyasi aktörler ise 82 anayasasının geçici 4’üncü maddesi kapsamında yasaklıydı: Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş…

Cuntanın ilk ekonomi bakanı Turgut Özal, ülkeyi sarsan ve onbinlerce insanın birikimlerini buharlaştıran Banker Skandalı’nın ardından, bu çöküşün sorumlularından biri olarak istifa etmek zorunda kalmıştı ama 83’teki o seçimlere yeni kurduğu Anavatan Partisi ile girmek için Evren’den icazet almayı başarmıştı. Milli Güvenlik Konseyi’nin generalleri, emekli bir asker olan ve darbeden sonra Kanada Büyükelçisi olarak atanan Turgut Sunalp’ı getirterek kurdurdukları Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni destekliyorlardı. “Solda da bir parti olsun” diye Necdet Calp’e de Halkçı Parti’yi kurdurmuşlardı. Ama aynı esnada solda bir başka parti, Erdal İnönü liderliğinde Sosyal Demokrat Parti (SODEP) kurulmuştu. SODEP’in daha sivil ve daha sol karakteri nedeniyle Halkçı Parti varlık gösteremiyordu. Generaller bu durumdan rahatsızdı. Evren bizzat kendi ağzıyla şöyle diyecekti: “Sol bölünür ve ikisi de yüzde 10 barajının altında kalır diye endişe ettik ve SODEP’i seçim dışı bırakmaya karar verdik”!

Generaller, yıllar sonra cunta liderinin bu düzeydeki bir pişkinlikle savunabileceği kadar hak gördükleri bir vesayet uyguluyorlardı, o güdük 1983 seçimlerine bile. Ama yine de işler istedikleri gibi gitmiyordu. Turgut Sunalp, Evren’in “huzuruna çıktı” ve MDP’ye açıktan destek olmasını istedi. Kendisini ülkenin cumhurbaşkanı da değil de padişahı gibi gören Kenan Evren, 4 Kasım 1983 Cuma akşamı, TV başının en kalabalık olduğu anda ve pazar günkü seçime sadece 36 saat kalmışken, tek kanallı TRT’ye çıkıp uzun bir konuşma yaptı. Hiçbirinin ismini vermeyerek ama herkesin anlayacağı şekilde tarif ederek, seçime girmesine izin verdikleri üç partiden özellikle istim üstündeki ANAP’ı hedef aldı; “huzur ve istikrar için”, yine adını vermeden MDP’ye oy istedi.

Herkes bu hamlenin seçimin kaderini değiştireceğini ve MDP’nin kazanacağını düşünmüştü; ama bilakis bu konuşma ters tepti. Kendisini “huzur ve istikrarın teminatı” olarak gösteren Evren’in cilası dökülmüştü. Artık inandırıcı değildi. MDP seçimin sonuncusu oldu. Eğer ANAP, 12 Eylül’ün –üstelik gönüllü– bir yeni sürümü olmasaydı, darbe rejimi o pazar günü sona ermiş olacaktı.

Kenan Evren rejimi, kendisine onay verildiğini düşündüğü referandumdan sadece 1 yıl sonra halkın nezdinde çökmüştü. Türkiye’nin bedeni, içine zorla tıkıştırıldığı Evren’in gömleğine daha fazla sığmamış ve o gömleği yırtmıştı. Onu yamayarak ‘sırtta tutmak’ neoliberal muhafazakârların işi olacaktı artık.

* * *

Türkiye, ülkenin yönetim biçimini köklü şekilde değiştiren ve bunun yanı sıra 15 yıllık iktidarın bir tür güvenoyuna dönüşmüş bulunan, yine “Hayır” demenin teröristlikle, bozgunculukla, vatan hainliğiyle özdeşleştirildiği ve sonuçları üzerine daha ilk geceden itibaren gölge düşen 16 Nisan 2017 referandumundan yaklaşık bir yıl sonra seçime gidiyor. Ve geride kalan 16 yılda, 9 seçim ve 3 referandumdan istediği sonucu almayı –ya da bir şekilde “sonucu lehine çevirmeyi”– başarmış Erdoğan ve partisinin performansının, bu kez ters açıdan dikkat çektiği bir sürece dönüşüyor bu seçim süreci.

O başarıların arkasındaki temel faktörlerden birinin bizzat Tayyip Erdoğan’ın saha etkinliği olduğu düşünüldüğünde, bu seçim öncesi görülen düşük performans ve metal yorgunluğu, özellikle 2013’ten beri baskıcı karakteri giderek koyulaşan rejimden hoşnutsuzluk duyan kesimlerde ümitli beklentilere de yol açıyor, haklı olarak. Doğal ömrünü tamamlamış bir organizmanın bozuşması ve çürümesi gibi, tarihsel fonksiyonunu tamamlamış bir fenomenin de giderek işlevini yitirmesi siyasal bir işarettir de zira. Kenan Evren’in, halk nezdinde “ülkeyi kandan ve terörden çekip alan bir kurtarıcı”; sermaye sınıfları nezdinde ise küresel kapitalizme eklemlenme dönüşümlerinin pürüzsüz koşullarda yapılmasını sağlayacak işlevli bir despot olarak rıza gördüğü üç hararetli yılın ardından, işaret ettiği partinin sonuncu olmasıyla yaşadığı ‘düşüş’, bu tür bir bozuşmadır örneğin.

Erdoğan’ın seçim sathı mailine girildikten sonra art arda yaptığı hatalar da benzer bir tükenmişliğin işareti olarak ilgi uyandırıyor. Son olarak, hem muhalefete ortak bir zemin ve slogan kazandıran hem de kişisel iktidarının yol açtığı tahammülsüzlüğün ne kadar yaygın olduğunu gösteren bir hareketlenmeye yol açan “T A M A M” vakası da bunlardan biri. Daha önceki “Cumhurbaşkanına oy verip AK Parti’ye vermeyecek münafıkları 24 Haziran’da gömeceğiz” açıklaması ve Gül’ün adaylığına karşı Genelkurmay Başkanı’nın helikopterle ofisine indirilmesi hamleleri de yıpratıcı sonuçlara yol açtı.

Ancak, siyasal alanda “AKP” olarak temsil edilen (ve son iki yıldır MHP’yi de kapsayan) iktidar bloğu, son noktada bir sermaye sınıfı koalisyonudur ve hem parti hem de onun giderek kendisinde cisimleştiği Erdoğan, özellikle 15 Temmuz sonrasında, esasen “eski Türkiye” diye kodladıkları bürokratik-siyasal alandan unsurları da kapsayacak şekilde Devlet’le girişilmiş yeni bir ortaklık sürecinin temsilcisidir artık. Sözgelimi Erdoğan, “OHAL’le grev yasakladık” diye övünmenin çalışan sınıflar arasında yaratacağı olumsuz etkiyi bilmiyor değildir elbette. Buna rağmen yapılan vurgu, iktidarda olmanın sınıfsal sorumluluklarına dair bir güven tazeleme arayışıdır da bir yandan. Farklı siyasal arayışların, tatlı kârları tehlikeye atabileceğine dair yarı örtük bir ürkütmeyi de içerir üstelik bu. Toplumun bir kesimini “biz gidersek şunlar şunlar olur” diye korkutarak sağlanmış bir konsolidasyondan daha acil hale geldiği anlaşılan bir ters yön hareketi…

Bunun gibi, “Milletimiz ‘tamam’ derse bırakırım” sözü de (belki muhalefet açısından bu denli işlevli olacağı düşünülmeksizin) iç ve dış ittifaklarına dönük bir ‘teminatı’ da içeriyor gibi görünüyor. Tam da sermaye çıkışlarının arttığı, anlı şanlı şirketlerin varlıklarını yurtdışına kaçırdığı yönündeki haberlerin arttığı bir dönemde, en temel demokratik zorunluluğa sadık kalacağını ifade etmek, söz konusu riski göze almayı gerektirecek bir aciliyet kazanmış olabilir.

Benzer şekilde “Bana oy verip partiye vermeyen münafıkları ezeceğiz” çıkışı da, muhalefet tarafından “Bize oy vermeyen münafıktır” şeklinde işlevli bir retorik malzemesi haline getirilmiş olmakla birlikte, parti ve seçmen çevresi içindeki reel bir durumun, tehlikenin görülmüş olduğunu hissettiren bir ‘iç mesaj’ olarak algılanmalıdır. MHP, hem bir Devlet aşısı ve alaşımı olarak hem de son süreçlerdeki belirleyici pozisyonuyla, AKP seçmenindeki hoşnutsuzluğun ‘en zararsız yoldan’ ifade edilmesini sağlayan bir olanağa dönüşmüş gibi görünüyor. Bu olanağın, yüzde 50’yi sorunsuz aşma düşüncesiyle geliştirilen öz-faydacı ittifak yasasının ters etkisiyle ortaya çıkması ise, toplumsal tercihler üzerinde vesayet kurma çabasının faniliğini gösteren bir başka örnek olarak anılacak belki de…

Erdoğan, ‘söylem tökezlemeleri’ yaşarken, artık sadece seçmen nezdinde değil, yerel ve uluslararası ölçekte sermaye ve Devlet unsurları açısından da (yeniden ve daha çok) rıza üretmesi gerektiğinin farkında olan bir siyasetçinin zorunluluklarını yaşıyor. Temsil ettiği iktidar blokunun iç ve dış meseleler nedeniyle karşı karşıya kaldığı pek çok açmaz nedeniyle bu zorunluluklara sürükleniyor. Zaten kapitalist siyasi partilerin ‘yer değiştirmesi’ de genellikle bu zorunlulukların yol açtığı aşınmaların ardından gerçekleşiyor. Ama her aşınma yer değiştirmeye, her yer değiştirme de daha iyi bir sonuca yol açmıyor. Ve tüm bu belirtiler, 24 Haziran’ın, ortaya çıkan tablo ne olursa olsun, kalıcı siyasal sonuçlar değil başlangıçlar üreten, yeni ve çok daha karmaşık ittifaklar ve gerilimler yaratan bir milat olacağını gösteriyor. Devlet ve sermaye mevcut iktidardan vazgeçmişse de geçmemişse de 25 Haziran’da denklemin yeniden kurulmaya başlanacağı anlaşılıyor.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI