Abdurrahman Aydın
Abdurrahman Aydın

Din bir yere gitmiyor, kutsal dönüşüyor

Perşembe, 3 Mayıs, 2018
Geri dönen şey bir yerlere gitmiş olan ‘din’ değil elbette; geri dönen bir şey yok. Yalnızca ‘kutsal’ dönüşüyor; bir din olarak kapitalizm diğer dinlerle eklemleniyor; onları kendine katıyor, kendi ‘kutsallığı’ ve ‘mistisizmi’ içinde yeniden anlamlandırıyor, yoğuruyor, yeniden biçimlendiriyor.

Çağımızın iki ayırt edici niteliğinin olduğu saptamasında bulunulabilir: İlk olarak çağımız, imajların, dünya tarihinde görülmemiş ölçüde kurucu bir karakter edindiği bir çağken (iletişimimiz bile bölük pörçük imgelerin egemenliği altında), ikinci olarak da modernleşme ya da dünyanın büyüsünün bozulması sürecinin ardından, yaklaşık son otuz yıldır, dinin siyasal geri dönüşü olarak adlandırılan olguya tanıklık ediyoruz. İlk bakışta biri son derece dünyevi olana, ötekiyse adından da anlaşılacağı üzere kutsal olana gönderim yapan bu iki olgu, birbirine tamamen ters mevkilerde konumlanmış gibi görünmektedir. Fakat gerçekten bu kadar uzak mıdırlar birbirlerine?

Guy Debord, “modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamının gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak göründüğü ve dolaysızca yaşanmış her şeyin, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmış olduğunu” söylüyordu. “Yaşamın her bir boyutundan kopmuş olan imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir akışta kaynaşır. Kısmi olarak göz önüne alınan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi genel birliğinde sergilenir.” Bu sahte-dünya, ömürlerimizin yaşanılacak bir yer ve zaman dilimi oluşunu iptal ederek, bizzat ömürlerimizi seyirlik bir nesne haline de getiriyor artık, özellikle de teknolojinin sunduğu yeni imkânlarla. Walter Benjamin’in deneyimlerimizin elimizden alınması, hatta gasp edilmesi olarak işaret ettiği olgu bu. Adeta öznesiz bir fetih ve ilhak durumu…

Öyle ki Feuerbach iman sahibi bir Hıristiyan olarak bu fetih ve ilhak’a karşı daha o zamanlarda şunları söylemişti: “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğine kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça, çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar; öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.” Yine Ali Şeriati de bu olgunun farkına varmış ve Feuerbach’a çok benzer bir biçimde, dinsel deneyimin bizzat kendisinin gasp edilmekte olduğunu ileri sürerek, kendi tabiriyle zalimlerin kitleleri denetim altında tutmak amacındaki sahte dinine karşı, mazlumların sahih dinini öne sürmüş ve bir tür ‘dine karşı din’ fikrini geliştirmişti (bkz. Şeriati, Dine Karşı Din).

Geri dönen şey bir yerlere gitmiş olan ‘din’ değil elbette; geri dönen bir şey yok. Yalnızca ‘kutsal’ dönüşüyor; bir din olarak kapitalizm diğer dinlerle eklemleniyor; onları kendine katıyor, kendi ‘kutsallığı’ ve ‘mistisizmi’ içinde yeniden anlamlandırıyor, yoğuruyor, yeniden biçimlendiriyor. Metanın ve paranın mantığı, hiçbir kutsallık tanımıyor diye bir şey yok; aksine doğası gereği ikircikli olan ‘kutsalı’ başka biçimde ve yeniden üretiyor sadece. Samimi inananlar da buna karşı nostaljik bir tutum geliştiriyor; bu nostaljik tutum içerisinde bir ‘asıl’ ve bir ‘suret’ ayrımına giderek, asıl olanı kopyaya tercih etmeye yöneliyorlar. Zaten çok güçlü bir mistisizm içeren metaların dünyasına, bir de bu türlü bir geri çekilme mistisizmini ekleyerek, bana kalırsa yabancılaşmalarını ikiye katlıyorlar. Yeri gelmişken, orta yaşlarına gelmiş, kendinden mutsuz insanların çocukluklarına özlem duymalarının ‘nostalji’ olduğu gerekçesiyle eleştirilmesi, kendi adıma beni huzursuz ediyor. Çocukluğa dönük özlem, olsa olsa bir insanın yeni bir başlangıç yapma arzusunu ortaya koyar. ‘Nostalji eleştirisi’ tarihsel olmak zorunda; bu eleştiri, elimizde başkalarının ömürlerine değer biçmemizi sağlayacak bir ölçü değil. Bu zaten ömürler hakkında hüküm vermeye dönük ‘egemen karar’dan pay alma arzusuna ya da payının olduğu yanılsamasına işaret ediyor. Bu, eleştiri değil, egemen kararın başka bir düzeyde yeniden ortaya çıkmasıdır.

Eleştiri, bir dünyayı okuma çabasıdır. Ve Rıza Tevfik’in dediği üzere, “Okumak bilirsen Kur’an sendedir.” Okuma becerimizi yitirdiğimiz oranda yazmaya yöneliriz. Yazmaktan kastım, dünyayı okunacak bir kitap olarak değil de üzerine kendi yazımızı yazacağımız bir defter, bir boş kâğıt, bir tabula rasa olarak görme eğilimi; Marx’ın “Burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratıyor” derken kast ettiği şey. Bu ifadenin elbette teolojik bir mantığı var. Tek tanrılı inanç sistemlerinin temel kabullerinden biridir, Tanrı’nın insanı kendi suretinde yaratmış olduğu savı. Sözde değilse de eylemde, paranın mantığı bizzat bu yaratma edimini ele geçiriyor; kendisine özgü bir kozmos ve bir insan dünyası yaratıyor. Dünya sürekli yeniden yazılıyor. Herkes kendi yazısını dünyaya nakşetmenin ve başkalarına da bunu okutmanın arayışı içerisinde. “Oku!” diyordu ilk emir; herkes şu ya da bu düzeyde bu emri tekrarlıyor. Kimsede emre itaat etme arayışı yok; kimse okumuyor, herkes okumayı emrediyor. Dünyanın dört bir yanından hepimizin üzerine boca edilen emir artık bu: “Oku!” Neyi okuyacağımız da aşikar.

Platon daha o zamandan görmüştü bunu: “Yurttaşlara ziyafetler veren ve onların arzularını hoşnut eden adamları övüyorsun ve halk, devletin şişirilmiş ve ülsere dönüştürülmüş durumunun bu eski devlet adamlarına dayandırılması gerektiğini görmeyerek, bunların, kenti muhteşem kıldıklarını söylüyor; çünkü bu adamlar kenti tersanelerle ve limanlarla ve duvarlarla ve zenginliklerle ve bu gibi şeylerle doldurdular ve doğruluk ile ölçülülüğe hiç yer bırakmadılar” (Gorgias, 518e – 519b) Doğruluğu ve ölçülülüğü değil, tersaneleri, limanları, duvarları, otoyolları, havaalanlarını, zenginlikleri okumamız isteniyor; çünkü paranın mantığının yarattığı bir dünya bu, böyle ‘yazılmış’ bir dünya bu. Kendi yazdıklarını okumamızı istiyorlar. Agamben de “Tanrı ölmedi, paraya dönüştü” derken, tam olarak böyle bir şeyi kastediyordu.

Sıra yazıya gelince, yine Platon’a başvuracağım: “Kral cevap verdi: Ey eli hünerli Theuth! … Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla, verecekleri neticenin tam aksi bir neticeyi onlardan bekliyorsun. Harfleri öğrenenler artık belleklerini işletmeyecekleri için unutkan olacaklar. … Yazıya güvendikleri için, etraflarındaki şeyleri içeriden kendi kendilerine hatırlayacakları yerde, dışarıdan kargacık burgacık izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen bellek için değil, hatırlama için bir ilaç buldun. Öğrenime gelince, sen öğrencilerine ancak gerçeğe benzer şeyleri öğretebilirsin, gerçeğin kendisini değil. Bunlar, senin harflerin sayesinde, öğretmensiz olarak gırtlaklarına kadar bilgiye gömüldüler mi, çoğu zaman hiçbir şeyi doğru dürüst düşünmedikleri halde kendilerini bilgin sanacaklardır. Sonra gerçekten bilgili adam değil de bilgili insan bozması oldukları için çekilmez bir şey olacaklardır” (Phaidros, 274 d – 275b).

Bize dışsal şeylerin bizim yerimize hatırlamaya başlamaları, bizi hatırlamanın öznel alanından çıkarırken, hatırlamayı da deneyimin alanından çıkarır. Artık hatırlama işini bizim yerimize ve nesnel bir biçimde gerçekleştiren şeyler vardır. Bu, Benjamin’in Brecht üzerine yazdıklarında mükemmel bir biçimde yinelenir: “Bir yerlerde her şeyin eksiksiz düşünüldüğüne ve bizim de buna bel bağlayabileceğimize duyulan kesin inanç…”

Dinsel boyutla ilgili bu konuma, en son, İtalyan siyaset felsefecisi Giorgio Agamben işaret etti. Agamben, finans kapitalden yükselen “Ne pahasına olursa olsun Avro’yu kurtarın” seslenişini ele alarak şunları söylüyordu: “Eh, kurtuluş dinsel bir kavram, fakat ‘ne pahasına olursa olsun’ ne anlama geliyor? İnsanların hayatlarını feda etmek pahasına bile mi? Yalnızca dinsel bir perspektif (ya da daha doğrusu sözde-dinsel bir perspektif) içerisinde böylesine saçma ve insanlık dışı beyanlarda bulunulabilir.” Bu durum, dinsel tutum da dâhil olmak üzere, bütün deneyimlerimizin bizim yerimize ve nesnel bir biçimde, bir başkası tarafından oluşturulduğuna işaret ediyor. Öznel deneyim alanlarımızın nesnelerin, metanın ve paranın sahte deneyimi tarafından doldurulmasına… Debord olsa, buna, muhtemelen “Kendimizle, hayatla ve başka insanlarla kurduğumuz her türlü ilişkinin metanın biçimini alması” adını verirdi; dolaşımdaki metanın seyri ve bu seyrin gerçekte son derece pornografik bir biçim yaratması… Metaya yönelik görüşümüz, onu görme halimiz, görme biçimimizin bu seyir tarafından yeniden inşa edilmesine neden oluyor ve böylelikle kendimizi ve başkalarını gerçekte hiç göremeyeceğimiz açılardan görme ayartısına kapılıyor, insanlara da metaya baktığımız gibi bakmaya başlıyoruz. Çıplak deneyimlerimiz bu görme halini reddettiği oranda da deneyimden kaçarak ‘görmeye’ gidiyoruz. Gittiğimiz “O yer” Ayhan Yalçınkaya’nın Siyasal ve Bellek’teki (s. 10-11). ifadeleriyle, “yazının dünyasıdır, orada sözcükler görülür. …kesinliklerin, mutlak hakikatlerin, putların alanıdır yazı. Bu nedenledir ki merkez kaç eğilimi yüksek olan her topluluk yazıyla dizginlenir. Bu yüzdendir ki tarih her zaman egemenlerin tarihidir. Dünyayı ancak yazılı belge üzerinden kavrayabilen her düşünce tarzı, hakikat peşinde değil, put peşindedir.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI