Alişan ile Meral

Cuma, 27 Nisan, 2018
Çoktandır hayıflanarak izlediğimiz üzre, ünlüler siyasetçilerle ilişkilerini şov dünyasındaki kariyerlerini sağlamlaştırmak, hayranlarının sayısını arttırmak, daha görünür olmak için kullanmakla yetinmiyorlar. Kendileri ve yakınlarının ticari faaliyetlerini arttırıp sağlamlaştıracak bir hamle gibi de bakıyorlar.

Meral Akşener, Cumhurbaşkanı’nın bir grup “sanatçı”yı toplayarak Hatay’a gitmesi, kamuflaj giymesi ve orada şenlikli cümbüşlü bir etkinlik yapılması sorulunca, “Biz iktidar olduğumuzda bu sanatçılara selam vermeyeceğiz” demişti. İnandınız mı? Tahmin edebileceğiniz gibi Akşener’in ordunun Afrin’e girmesine veya oradaki askerlere moral ziyareti yapılmasına bir itirazı yoktu. Niye olsundu ki? Kendisi militer zihniyette bir karakterdi. Onu asıl alevlendiren bu ziyaretin “magazinsel bir tavır”la yapılmasıydı. Yani o şenlikler, cümbüşlerdi; kamuflajlı kıyafetler değildi. Çünkü kendisi Çiller’in kabinesinde içişleri bakanıyken eski fotoğraflarından görüyoruz ki defaatle ve eminim ki hevesle giymişti kamuflajları.

Akşener’in beyanı üzerine “orada olan sanatçılardan” Alişan çıkmış, selam vermemesi yetmez, “iktidara gelince bizi vatandaşlıktan çıkarsın” demişti sitemle. Nasıl kalbi kırılmışsa çocuğun artık, vatan hainlerine, bölücülere, darbecilere reva görülen bir muameleye bile razı olacaktı. Ulus birliğinin dışına atılıvermek ne büyük kabustu ki, en dehşet verici seçenekler arasında öne çıkıyordu. Hadi bunu da geçelim, devleti temsil eden muktedirin olur-olmaz gerekçelerle dilediğini kapının önüne koyması, haklarından mahrum etmesi ihtimali hiç sorgulanmıyordu. Ama sen üzülme Alişan. Akşener iktidar veya iktidar ortağı olsa kendisi de giyer kamuflajı, gider çatışma bölgesine. Yanında sanatçı da götürür. Hatta seni bile götürür. Bir de politik-magazin haberi patlatır medya. Dur, başlık da bulayım: “Akşener’le Alişan’ın arasındaki buzlar eridi.” Sonra da açıklama yapar Alişan, “Vatan mevzu bahisse gerisi teferruattır” mealinde. Kırgınlıklar unutulur.

Alişan’ın Akşener’e kafa tutarken bahsettiği bir konu daha vardı. Diyordu ki, biz hep gittik siyasi partilerin etkinliklerine. Hangi parti – daha çok da iktidar partisi tabii – çağırdıysa gittik, demeye getiriyordu mealen. Son olarak da şunu ekliyordu: “Şu anda bir partinin kongresinde konser ver, bittin yani.” AKP’nin kongresine katılsa eleştirileceğinden dem vuruyordu yani, HDP mitingine gidip türkü söyleyecek değil ya!
Eskiden ünlüler bırakın politik tavırlarını, tuttukları takımı bile açıklamaktan imtina ederlerdi. Sorulursa kırıtır, sırıtır, sırtlarını milli değerlere yaslayarak “milli takım” der geçerlerdi. Taraftarlık birçok kimliğin üzerinde bir kimlik olduğu için, bir takımın taraftarlığı partizanlık kadar netameliydi. Sağladığı avantajlar kadar, iş imkanlarının ortadan kalkması, hayran kitlesinin azalması ve sembolik (hatta oluruna gelirse fiziksel) lince maruz kalma korkusu da vardı muhtemelen bu tavrın ardında.

Gerçi Menderes döneminde siyasetçilerle sanat camiasının ilişkileri sıkı fıkılaşmaya başlamıştı. Menderes’in opera sanatçısı Ayhan Aydan’la yaşadığı ilişki başta olmak üzere, şimdinin pop starları kadar itibar gören radyo sanatçılarının Demokrat Parti etkinliklerinde, bakanların, vekillerin evlerindeki özel davetlerde boy göstermeleri bu durumun tezahürüydü. O dönemin matbuatını biraz karıştırınca karşınıza çıkıveriyor zaten bu tür haberler. Renk katsın diye ekleyeyim, olanca şuhluğu ve neşesiyle yine en çok Gönül Yazar’ı görüyoruz Demokrat vekiller ve bakanların sofralarında. Vatan Cephesi’ne katılan çok sayıda şarkıcı, oyuncu vb. de vardı o dönem. 27 Mayıs darbesinin ertesi günü ise ters yönden esen rüzgarla yelkenlerini şişirip, “biz yanılmışız” veya “aslında çok eleştiriyordum ama korkudan sesimi çıkaramıyordum” türünden beyanatlar veriyorlardı bu ünlüler. Altmışlardan hatırlarda kalan siyasetçi-sanatçı münasebeti ise aşkına şarkı yazan, karşılık bulamayınca intihar girişiminde bulunan Osman Bölükbaşı ile Behiye Aksoy’unkiydi. Sonra münasebetlerin niteliği değişti. O dönem hiç olmazsa arada böyle romantik veya dostane ilişkiler kuruluyordu, sonradan tamamen çıkar ilişkisine dönüştü ünlüler aleminin siyasetçilerle ilişkisi.

Özellikle Özal dönemi siyaset ve sahne dünyasının iç içe geçtiği bir dönem oldu. Özal pervasızlığı ve neşesi “sanat camiası” ile ilişkilerde bir teklifsizlik dalgasıyla kendini gösterdi. Bunda Semra Özal’ın da kayda değer etkisi vardı. Hatırlayan vardır, Özal ailesinin en yakın dostları sahne sanatçılarıydı. Bir dönemin sıradan Türk sanat müziği şarkıcısı Yüksel Uzel, Özal ailesiyle o kadar senli benli bir ilişki içindeydi ve evin kızı gibi olmuştu ki, muhalif basın ondan Yüksel Özal diye bahsetmeye başlamıştı. Şimdi çoğunluğun hatırlamakta zorlanacağı Samime Sanay, Semra Özal’ın papatyası olarak parlak bir kariyer yaptı. Fatih Ürek, gece hayatında Semra Hanım’ın eşlikçisiydi ve o dönemde yükselmeye başladı. Bülent Ersoy ve Orhan Gencebay farklı sebeplerle men edildikleri şov dünyasına ve ekranlara geri dönebildiler. Cem Karaca ise Özal’ın hamiyetiyle sürgünden döndüğünde sol düşünceye ihanet ettiğini söyleyenlere cevabını, “Ben döneksem döndüm diye memleketime/Döndüm baba, döndüm işte, oh be!” diyerek vermişti. İbrahim Tatlıses, Coşkun Sabah, Hülya Avşar ve niceleri Semra Hanım’ın elini öperlerken, önünde diz çöküp şarkı söylerlerken veya papatyaların, ANAP’ın etkinliklerinde boy göstermişlerdi… “Kel papatya” olarak anılan bir yazarımız bile vardı o dönem. Yani edebiyat dünyası bile bu samimiyetten nasibini almıştı. Sporcuları zaten saymaya gerek yok ki en bilineni Özal’ın manevi oğlu saydığı Naim Süleymanoğlu.

Çoktandır hayıflanarak izlediğimiz üzre, ünlüler siyasetçilerle ilişkilerini şov dünyasındaki kariyerlerini sağlamlaştırmak, hayranlarının sayısını arttırmak, daha görünür olmak için kullanmakla yetinmiyorlar. Kendileri ve yakınlarının ticari faaliyetlerini arttırıp sağlamlaştıracak bir hamle gibi de bakıyorlar. Kulüp yöneticiliğinden danışmanlığa, federasyon başkanlığından çeşitli meslek örgütlerinin idari kadrolarına ve hatta milletvekilliğine kadar, sahne çalışmalarından daha fazla gelir ve itibar kazandıracağını düşündükleri işlere erişmek için yapıyor önemli bir kısmı bu hamleyi. Güçlünün yanında durmak, lehine beyanat vermek, her şey yolundaymış gibi davranmak, sonra o güçten düşünce, amiyane tabirle mağduriyet edebiyatına meylederek saf değiştirmek bu oyunun önemli bir kuralı. Oyunu kuran ise güçlü politik figürler. Ve yanlarında tuttukları bu “sanatçıların” her dönemin muktedirine aynı minnettar bakış ve itaatkar söylemle yaklaşacaklarını çok iyi biliyorlar. Onlar da “sanatçıların” popülaritesinden faydalanıyorlar. Karşılıklı kazanıyorlar yani.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI