Erdoğan neden seçilmemeli?

Çarşamba, 25 Nisan, 2018
Getirdiği usulsüzlük sisteminin, ittifakları zorunlu kılıyor olmasına ve kendisinin MHP ile cumhur ittifakı kurmasına rağmen muhalefet partilerinin ittifak ve dayanışma, ortak hareket etme arayışlarını kirli gösterme gayretiyle yürüttüğü algı operasyonu da kibrinin nişanesi. Kendi seçmeni, partilisi, teşkilat mensubu, parlamenteri, bakanı, başbakanı yürüttüğü algı operasyonunun hem muhatabı hem aktörü olmaya daha ne kadar dayanacak bilinmez ama cumhurdan saymadığı kesim buna tahammül etmek niyetinde değil.

Seçim kanununda yapılan değişiklik, bir yıldan önce gerçekleşen seçimlerde uygulanmaz. Başka bir deyişle seçimler, seçim kanununda yapılan değişikliklerin hayata geçirilebilmesi için kanun değişiklik tarihinden en az bir sene sonra yapılmalı. Elbette demokratik kriterlerden birisi. Son yıllarda mumla aradığımız demokrasinin ölçütlerinden. Seçim sürecinin demokratik ve adil yürütülmesi için gerekli. Tüm partilerin ve bağımsız adayların seçime yeterince hazırlanmasını mümkün kılar. Seçmen tercihi eşit ve adil yarış sonrası şekillenir, tabii demokrasilerde.

Erken seçimin gündeme geldiği bir haftalık süreçte bu ilkeyi hatırlatan çıkmadı. Gerçi şaşırtıcı da olmadı. Zaten Mart ayında seçim kanununda değişiklik yapılırken de yazdığım gibi 2019 Mart ayının ikinci haftasından önce yapılacak bir erken seçimin bu ilkeyi çiğnemek olacağını belirtmiş ama ülkede hiç kimsenin aksi durumda itiraz edecek mecali bulunmadığını da söylemiştim. Aynen gerçekleşiyor. Siyasi partiler muhtemelen seçmen algısında “sandık korkusu” yaratmamak için değişiklik ve seçim tarihleri arasında sadece üç aylık süre olmasının sakıncalarını dile getirmedi.

Aydınlar, muhtemelen herhangi bir demokratik tutumdan ümit keseli çok olduğu için seçim ve değişiklik tarihi arasındaki zaman ölçütüne “takılmayarak” başkan adaylarının kimliğiyle meşguller. Sadece AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi), olağan üstü hal ve seçim mahalline polislerin girebilmesi, mühürsüz zarf gibi başka nedenlerin yanı sıra Venedik kriterlerine aykırı olan üç aylık süreyi dile getirerek seçimlerin ertelenmesi uyarısı yapmak yönünde karar aldı. Seçim sath-ı mailine bunca hızlı girmişken şüphesiz kimse dikkate almayacak bu “ukala Avrupa” uyarısını. Tarih unutmayacak ama ve AKP karnesine bir kırık not daha düşecek, maşeri vicdan. Demokratik ilkelerin ve kendi kanunlarımızın böylesine pervasız yok edilip, yok sayılması, Erdoğan’ın seçilmesine itiraz için yeter de artar bile ama devamı da var.

ERDEMLİ SİYASETÇİ İHTİYACI

Seçimlerin yangından mal kaçırırcasına baskın biçiminde gerçekleşmesi, aynı zamanda seçilme hakkının gasp edilmesi. Bağımsız adayların seçim yarışına katılmasını önleyecek denli kısa bir zaman 65 günlük seçim takvimi. Siyasal örgütlenmelerin dışında kalan kişiler, ne kadar liyakatli olurlarsa olsunlar, hem zamanın kısalığı hem medyanın yanlılığı hem 100 bin imzanın yanı sıra 131 bin küsur harç yatırma mecburiyetiyle kısıtlanmış durumdalar ve bunun tek adı hak gaspı. Yine de gayretli ve sorumluluk duygusu yüksek insanlar çıkacaktır. Levent Gültekin gibi.

Bir süredir demokratik kaygılarla cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayı düşündüğünü açıklıyordu, yazar Levent Gültekin. Seçim kampanyası yürütmek niyetiyle gazetesindeki yazılarına son verdiğini de ilan etti köşesinden. Yolu açık olsun. Her kesimden sivil toplumun güvenerek destekleyebileceği kişilerden birisi, Levent Gültekin. Seçimler zamanında yapılsa veya demokratik kriterler doğrultusunda seneye mart ayında gerçekleşse eşit ve adil seçim yarışı imkanları sunulsa parti tüzel kişiliği dışında farklı sivil örgütlenmelerle iktidara yürüme şansı yüksek olur, sivil toplum destekli hareketlerin.

Reel politik kaygılar taşımayan ve mevcut antidemokratik siyasi partiler kanunuyla sınırlanmayacağı için demokrasi ve hukuk kritelerini hayata geçirmesi daha mümkün görünen sivil organizasyonlarla, erdemi, ahlaki değerleri, gündelik politikaya monte edebilmek de mümkün. Siyasetin ve devletin ahlaklı olması gerekmediği görüşüyle Makyavelizmin yüz yıllardır dünyada oluşturduğu sömürü düzenine güçlü bir itiraz çıkabilir buradan. Erdemlerin unutulduğu politik atmosferini dünde bırakıp yeni şeyler söylemenin yolu bulunabilir böylece. Kibrin doruklarında gezinen muktediri ters köşe edecek yaklaşımlarla sivil toplum siyasette fark yaratabilir. Son günlerin en güzel tespitiyle: “Her şey iyiyse niye erken seçime gidiyoruz… Her şey kötüyse niye seni seçiyoruz” demede insanlar. Sivil toplumun güçlü bir siyasi hareket yaratmasını önlemek arzusu da etken kuşkusuz erken seçimin bu kadar erkene çekilmesinde.

İYİ PARTİ’YLE EĞLENME SAFHASI

Böylesine adaletsiz seçim yarışında CHP, siyasi tarihin kritik dönemlerinde oynadığı rolü tekrarlayarak demokratik tutum sergileyip İYİ Partinin seçime katılması yönündeki muhtemel engelleri tümüyle ortadan kaldırdı. AKP ve Erdoğan, ummadıkları politik hamle karşısında hayli rahatsız olarak açık bir şekilde tutum değiştirdiler. Kurulduğundan beri İYİ Parti hakkında tek kelam etmez, yok sayar, görmezden gelirken bu hamle üzerine son grup toplantısında Erdoğan “sözde İYİ Parti” ifadesiyle alay etme safhasına geçti. Henüz Meral Akşener hakkında kelam çıkmasa da ağızlarından, sözde imlemesiyle hafifseme gayreti, rekabetin evrildiği yeni aşamayı işaret ediyor.

Gandhi’nin ünlü sözünde: “önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle dövüşürler ve sonra sen kazanırsın” formülasyonuyla işaret ettiği üçüncü çoğul şahıs, İngiliz sömürge yönetimi kuşkusuz. Ancak müstemleke valisini aratmayacak ölçüde mütekebbir hale gelmiş iktidar, sözün işaret ettiği mütehakkim zorba rolünü bihakkın üstlenmekte. Salı günü grup toplantısında partili gençlerine, sloganlarını zamanlayacak kadar bile ifade özgürlüğü tanımadığı açıkça görüldü. Kamuoyu önünde yapılan ve daha önce il başkanları ve milletvekillerinin payına düşmüş azarlara çok defa toplumca şahit olmuştuk. Sözlü şiddete dönüşen aşırı kontrol merakı ve farklı görüşe, farklı kimliklere tahammülsüzlüğünden CHP vekili Özgür Özer de nasiplendi. Üstelik şiddetin sözde kalmayacağı imalarıyla…

Getirdiği usulsüzlük sisteminin, ittifakları zorunlu kılıyor olmasına ve kendisinin MHP ile cumhur ittifakı kurmasına rağmen muhalefet partilerinin ittifak ve dayanışma, ortak hareket etme arayışlarını kirli gösterme gayretiyle yürüttüğü algı operasyonu da kibrinin nişanesi. Kendi seçmeni, partilisi, teşkilat mensubu, parlamenteri, bakanı, başbakanı yürüttüğü algı operasyonunun hem muhatabı hem aktörü olmaya daha ne kadar dayanacak bilinmez ama cumhurdan saymadığı kesim buna tahammül etmek niyetinde değil. Kibrin bu denlisi de ödüllendirilmez, düşürülür. Kategorik karşıtlık nedeniyle değil hak ettiği şey haddini bildirmek olduğu için Erdoğan’a karşı ittifak etmeli tüm muhalifler.

CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLARI FARK YARATMALI

Antidemokratik ortamda seçmenin takdirini kazanacak farklı tutumlar elbette evrensel demokratik ilkeleri ve hukuk kriterlerini öne çıkaracak söylem ve kampanya yöntemleri olacaktır. Nitekim son grup toplantısında Erdoğan da seçmenin demokrasi, hukuk, adalet beklentisinin ayrımına vardığı için olsa gerek gelecek dönemi işaret etti. 24 Haziran’dan sonra daha fazla demokrasi, daha güçlü hukuk, huzurlu toplum vaat etti. Şimdi ona demokrasi, hukuk ve huzur ortamıyla seçim süreci yaşamadan seçim sonrası bu vaatlerin gökten zembille inemeyeceği anlatılmalı. Seçim sürecinde muhalefet kendi adaylarını da çıkarsa tek aday üzerinde de ortaklaşsa, bağımsızlar dahil tüm adayların kampanyalarını demokratik usullerle yürütmeleri en iyi yöntem olacaktır.

Kucaklayıcı kapsayıcı dil ile kampanyalarında farklı kesimlerden isimlere yer vermekle, kavgasız, saygılı üslupla ayrıştırmadan konuşulmalı. Halk gerçekten çatışma diliyle yürütülen siyasetten yoruldu. AKP’nin yapacağı “korku tüneli” kampanyasına mukabil muhalif adaylar ve elbette genel seçimler için partilerin ve milletvekili bağmsız adaylarının yürüteceği kampanya süreci, güven telkin eden barış diliyle yürütülmeli. AKP seçmeninde var olan dindarların kazanımlarını kaybedeceği, iktidarı kaybederlerse her şeyin aski darbe günlerine döneceği yönündeki endişeler bertaraf edilmeli. Erdoğan’ın elinden bu en büyük koz alınmalı.

Halkın Cumhurbaşkanına vekalet edecek ikinci adamı seçim öncesi bilme, tanıma ve tercihini biraz da cumhurbaşkanı yardımcısının niteliklerini düşünerek netleştirme hakkı var. Bir televizyon programında yardımcısını seçimden önce açıklamayacağını ilan eden Erdoğan’ın karşısına çıkacak adaylar, farklı hareket etmeli. Mutlaka ikinci adamı belirlemeli ve kampanya sürecinde seçmenin tanıyabilmesi için halkla muhatap olmasını sağlamalı.

Şeffaf finansman demokratik seçimlerin olmazsa olmazı. Adaylar, kampanyalarına yapılan bağışları, önceki seçimde Selahattin Demirtaş’ın büyük ölçüde başardığı şekilde, kuracakları sitede ilan edip her an erişime açık tutmalı. Harcamalarını da elbette kalem kalem incelenebilecek şekilde şeffaf göstermeliler. Ülkeye yapılacak en büyük iyiliklerden, demokrasinin güçlenmesini sağlayacak en önemli adımlardan birisi, siyasetin finansmanının şeffaflığına katkı sunmak. Seçim kazanmanın bile daha ötesinde önem verilecek şeffaflık ve hesap verebilirlik, siyasetin demokratikleşmesini sağlayacak ilkelerden biri olarak kampanyaların baş köşesine oturmalı.

Adayların mal varlığı ilanı da aynı şekilde önemli. YSK’ya sunmakla yetinmek yerine kamuoyuna açıklamak üzere kuracakları sitede yer vermeliler. Hatırlanacağı üzere 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde kanuni zorunluluk olmadığı halde Demirtaş bu demokratik tavrı sergiledikten sonra İhsanoğlu ve Erdoğan da kendilerini mecbur hissedip açıklamışlardı. Kampanyalar sadece adayın kendi eğilimlirini açıklamak üzerine değil rakip adayı, kendisini izler duruma getirebilmekle de başarıya aracı olur. Erdoğan’ın “onlar bizi takip etsinler” sözünün altında yatan şey siyasette yenilik yaratma becerisinin önemi. Ve adaylar, diğer kampanyalar tarafından izlemeye değer hatta izlenmesi gerekli yenilikler yapabilmeli. Demokrasiye susamış ülkede hem en kolay hem en etkili yeniliklerse zaten herkesin çok iyi bildiği evrensel demokrasi ölçütlerini kanunlar gerektirmese bile kendileri için vazgeçilmez davranış olarak sunabilmeleri olacaktır. Ki seçim sonrası demokrasinin geleceğine inancı yükselerek, seçmen davranışını belirlesin.

NAFAKA ZORBALIĞI

Günlerdir sosyal medyada nafakayla ilişkili yeni düzenlemeye dair öncek yazılarım nedeniyle kara kampanyaya maruz kalıyorum. Önemli olan Boşanmış insanlar ve Aileler Platformu mensuplarınca sergilenen sosyal medya saldırıları değil bu saldırlar sırasında açık edilen niyetler. İktidardan, boşanMA komisyonundan, Adalet Bakanlığından ve iktidara yakın pek çok sivil(?) toplum örgütünden aldıkları güçle seçim beklentisine dönüştürdüler nafaka düzenlemesini. Seçimden önce müjde beklediklerini açıkça ilan edişlerine sessiz kalmak olmaz. Süresiz nafakanın kaldırılması, hiç beğenmedikleri Avrupa ülkelerindeki uygulamalardan getirdikleri örneklerle süre sınırına tabi tutulması yönündeki çifte standartlı taleplerle seçim öncesi iktidarı teslim almak niyetindeler.

Almanya, Norveç, İngiltere gibi Avrupa ülkelerindeki işsizlik oranıyla ülkemizdeki işsizlik oranı arasında dağlar kadar fark var. Aynı zamanda bu ülkelerde boşanma karşıtı toplumsal tavır olmadığı için de kadına verilecek nafaka konusunda örnek alınamayacaklarını herkes bilmeli. Erken evlilikler, kız çocuklarının örgün öğretime katılma oranları, çalışan kadın nüfus oranları ve kadınların iş ve meslek sahibi olmaları açılarından da Avrupa ülkelerine kıyasla çok kötü durumdayız. Hem de ücret-yoksulluk dengesi, gelir adaleti ve insan emeğinin değeri yönlerinden kıyas kabul etmeyecek derecede farklıyız.

Tüm bu farkları görmeden Avrupa ülkelerini örnek gösterenler pişkince çifte standartla medeni kanunda yer alan nafaka hükümlerini İslam’a aykırı ilan ederek değişmesini talep ediyor. İktidarın dini söyleme olan merakını kullanarak amaçlarına erişmek için dinden yararlanma yolunu seçiyorlar. Oysa İslam’a aykırı buldukları medeni kanunun nafaka hükümleriyle İslam hukukunun boşanma sonrası kadınlara tanıdığı haklar, yasanın amacı ve mantıksal izleği açısından düşünüldüğünde birbiriyle çelişmeyip tersine tamamlar.

İlkin bakış açısını görmek gerek. İktidar sözcülerinin raporlarında dile getirdikleri gibi nafanın var oluş sebebi tıpkı mehir gibi kadını güçlendirmek değildir. Nafakadan güç alan kadınlar boşanmak istiyor diyerek, nafakanın sınırlanmasını isteyen boşanmış insanlar derneği üyesi erkeklerin gönlünü okşamak yaman çelişki. Ve dahası yasanın ve dini hükümlerin mantıksal dayanağının tam tersine çevrilişi. Yasanın ve dinin bakış açısı nafaka ve mehir gibi erkeklerin, en kıymetli varlıklarına, cüzdanlarına, dokunan yaptırımlarla dizginlenmesi yönündedir. Kadını güçlendirmek değil erkeği dizginlemek.

Ataerkinin en azgın dönemlerinden biri olan cahiliye kültüründe erkek karşısında kadını destekleyen nikah hakkı gibi mehir hakkı da kadınları metalaştıran zihniyeti dönüştürmek içindi. Modern zamanlarda eşitlik yönünde ataerkiyi geriletmek için de medeni kanun eril tahakküme karşı nafaka yaptırımını getirerek, erkeklere aile sorumluluğunu yüklenmeleri yönünde baskı uygulamayı gerekli görmüştü. Şimdi yasanın ve dini hükümlerin ataerkiyi geriletmek için yaptırım öngören bakış açısını tersine çevirecek nafaka kısıtlarını seçim öncesi acele yasalaştırması iktidarın en büyük hatalarından biri olur.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI