Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Neyin seçimi?

Cuma, 20 Nisan, 2018
Seçeceğimiz Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, nihayetinde Türkiye’ye özgü bir seçimli dikta rejiminin resmen ilk “diktatörü” olacak. İngiliz The Guardian gazetesinin 19 Nisan tarihli sayısında yayımlanan Simon Tisdall imzalı haberde veciz bir şekilde belirtildiği gibi, seçilecek Cumhurbaşkanı Rusya’nın Putin’inden, Mısır’ın Sisi’sinden pek de farkı olmayan, demokrasiyi “Oy ver ki kazanayım” meselesi sanan bir tek adam olacak.

17 Nisan 2018, MHP Grup Toplantısı. Partinin lideri Devlet Bahçeli, belli ki AKP ile ittifakın, kendilerine iftiharla yakıştırdıkları isimle Cumhur İttifakı’nın çatısı kurulurken belirlenmiş bir strateji doğrultusunda erken seçim önerisini coşkulu alkışlarla inleyen grup salonunda açıklıyor. Hemen bir gün sonra, 18 Nisan’da, hâlâ yürürlükte olan Anayasa’da belirlenmiş seçimlerin yenilenmesi ile ilgili kuralları hiçe sayarak AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçim tarihini ilan ediyor: 24 Haziran 2018. Sonra bir telaş, müttefik siyasal partiler işin formalite kısmını tamamlayacak adımları atıyorlar. Tabii minareyi kılıfa uydurmak gerek. Peki Meclis’teki muhalefet ne yapıyor? İzliyor… “Hodri meydan!” nidalarıyla izliyor… Hep yaptığı gibi izliyor! Meclis o denli işlevsiz ki aslında kendi yetkisinde olan seçimleri yenileme kararına ufacık da olsa bir etkisi olmuyor, izliyor! Fiili durum buysa, hukuki düzeni buna uydurmak için niye beklesin ki iktidar ve müttefiki? Beklemiyor. Artık minare kılıfa sığmıyorsa, hiçbir kılıf o heyula minareyi gizleyemiyorsa kılıfı değiştirmek gerek öyle değil mi?

Geçen haftaki yazımda, demokrasinin seçimlere indirgenmesinin toplumsal muhalefetin gerçek bir politik olanak yaratmasının önünde nasıl bir engel oluşturduğunu tartışmak üzere bir başlangıç yapmayı denemiştim. İşte önceki gün gelen seçimlerin erkene alınması kararı, Türkiye’de politikanın açmazını, Türkiye’nin sahici bir politik olanağa ne kadar ihtiyacı olduğunu, bunun hepimiz açısından ne denli acil bir ihtiyaç olduğunu iyice görünür kılıyor bence.

Bugünden saysak 64 gün sonra, 24 Haziran’da sandıklar bir kez daha kurulacak. İttifakın belirlediği ucube seçim usulleri çerçevesinde oy vermeye gideceğiz, ya da gitmeyeceğiz. Oy versek de vermesek de bu seçimin anlamı değişmeyecek. Siyasal partilerde örgütlenmiş neredeyse bütün muhalefetin de yaptığı hatalarla pekişmiş bir anlam bu. CHP sözcüleri, milletvekilleri, yöneticileri sık sık ne zaman yapılırsa yapılsın seçime hazır olduklarını bildirmek için, bir siyasal partinin eşyanın tabiatı gereği her an seçime hazır olması gerektiğini söylüyorlar. Haklılar.

Siyasal partilerin ortaya çıkışlarından itibaren şekillenmiş, seçimlere ilişkin işlevleri vardır. Seçim, siyasal parti için yalnızca oy değil ama üye devşirmenin, kendi kadrolarını oluşturmanın, ideolojik-politik stratejisini yeniden düşünüp, kurgulayıp yaygınlaştırmanın, iktidara hazırlanmanın başat yollarından biridir. Ancak bütün bunların bir siyasal partinin kazanımı haline gelebilmesi için meşruluğu tartışılmaz demokratik, anayasal bir düzenin, arkada, bütün kurumlarıyla işler olması gereklidir. Seçimler bu düzeninin güvencesi altında yapılır; ancak bu tür bir güvence varsa meşru ve adil varsayılan rekabet koşulları söz konusudur.

Peki o halde soralım: Bugünün Türkiye’sinde, demokratik usullerin hiçe sayıldığı, anayasal kurumların yozlaştırıldığı, işlevlerinden yoksun bırakıldığı bir ortamda siyasal partiler için seçim hâlâ bu anlamı taşır mı? Üstelik bu seçim, süresiz OHAL’in kişi haklarını ve özgürlüklerini askıya aldığı, ülkeyi bir açık hava hapishanesine çevirdiği, demokratik aklın almadığı uygulamalarla muhalefeti sindirmeye soyunduğu gerçeği hilafına yapılıyorsa, muhalif partilerin hep bir ağızdan hileli, şaibeli olduğunu, dolayısıyla kendilerince meşru kabul edilemeyeceğini ilan ettikleri 16 Nisan referandumuyla getirilen -adı her ne ise- yeni düzenin resmen uygulamaya konulmasının miladı olacak bir seçime “Hodri meydan!” nidalarıyla koşturarak gitmelerinin hakikaten bir anlamı var mıdır?

Bu iki soruda seçimin yapılacağı ortama dair iktidardaki ittifaka muhalif olanların da üzerinde uzlaştıkları saptamalar var. Elbette ortamı belirleyen unsurlar bunlardan ibaret değil. Özetlersem:

1. 24 Haziran’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim, anayasal kurumların, parlamenter sisteme özgü hukukun işlerliğini yitirdiği bir çöküş ortamında yapılacak.

2. OHAL’in devam ediyor olması, seçim güvenliğini ortadan kaldırıyor. Seçmen açısından OHAL, ağır bir baskının tepeden tırnağa hissedildiği, iktidarın devletin kolluk güçlerini kendi keyfince muhalif seçmen üzerindeki baskıyı arttırmak için seferber etmesine izin veren bir ortam yaratıyor ki bu durum seçmenin seçim yapabilme zeminini yerle bir ediyor.

3. Aslında meşruluğu bütün muhalefetçe tartışılan bir anayasa değişikliğinin bütünüyle yürürlüğe girmesi anlamına gelecek olan bir seçim olacak 24 Haziran’da yapacağımız.

4. Bunlara, sorduğum iki soruda içerilmeyen ancak muhalif partilerin söylemlerinin başat unsuru haline gelen derinleşmekte olan ekonomik krizi, bu krizin halk üzerindeki baskısını da eklemek gerekiyor.

5. Yine sorularda içerilmeyen ancak seçim ortamını belirgin biçimde şekillendirecek olan bir başka unsur, iktidarın milliyetçi hassasiyetler temelinde kendi söylemine eklemlemeyi başardığı Kemalist, muhafazakar ve milliyetçi bir muhalefetin desteğiyle Türkiye’yi içeride ve dışarıda sürekli bir savaş içinde tutabilmesidir. Kürtlerle yürütülen savaş, meşruiyeti “beka” sorunu bağlamında inşa edilirken paradoksal biçimde bu meşruiyet zeminini de yerle bir ederken gerçek bir beka sorunu yaratan, Türkiye’nin evrensel demokratik değerlerden giderek uzaklaşmasına neden olan en can alıcı sorundur. Savaş ortamı, seçim güvenliğini imkansız kılar.

Böylesi koşullarda yapılacak bir seçimin gerçek bir seçim olup olamayacağı tartışmalıyken muhalefet partileri, seçim güvenliği ve sandığa sahip çıkma meselesini bir süredir öne çıkartıyorlar. Belli ki seçim stratejilerini de bu mesele odağında oluşturacaklar. Olası ittifaklar için de oylara sahip çıkılması, seçimlerin güvenliğinin muhalefetin çabasıyla inşası birleştirici bir unsur olacak anlaşılan. Bu elbette önemli bir mesele, ancak seçimler göz ardı edilmemesi gereken çok daha önemli bir sorunu kapsıyor:

Seçeceğimiz Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, nihayetinde Türkiye’ye özgü bir seçimli dikta rejiminin resmen ilk “diktatörü” olacak. İngiliz The Guardian gazetesinin 19 Nisan tarihli sayısında yayımlanan Simon Tisdall imzalı haberde veciz bir şekilde belirtildiği gibi, seçilecek Cumhurbaşkanı Rusya’nın Putin’inden, Mısır’ın Sisi’sinden pek de farkı olmayan, demokrasiyi “Oy ver ki kazanayım” meselesi sanan bir tek adam olacak. Genel seçimler ise, bu tek adamın emrindeki parlamentonun, Salvador Dali tablolarına taş çıkartacak gerçeküstülükte, Beckettvari bir varoluşsal hiçliği durmaksızın kafamıza kakacak olan oyununun oyuncularını seçmekten öte bir anlam taşımayacak. Bir başka deyişle seçmenlerin önünde, diktatörlerden diktatör beğen bir durum dışında pek de bir şey yok.

Muhalefet bu durumun farkında elbette. Seçimlerin muhaliflerin zaferiyle sonuçlanması halinde, parlamenter demokrasiye dönüş vaatlerini farklı siyasal partilerin temsilcilerinin ağzından sık sık duyuyoruz. Beklenir ki seçime kadar bu vaat daha sık tekrarlanacak. Ancak burada benim aklımı kurcalayan soru şu: Vaat, yalnızca bir vaat olarak kalır da bu vaadi gerçekleştirme iradesi, “iyi niyetli bir diktatöre” bırakılırsa, seçmenin seçim yaparken “iyi niyet” dışında bir ölçütü olmazsa, oy vermenin ne anlamı kalır? İyi niyet, sahici bir politik olanağı yaratabilecek bir zemin sunar mı bize? Cevabım hayır ama seçenek olarak nihilizmi de önermiyorum. Muhalefetin önünde, ilkelerini birlikte belirleyip üzerinde uzlaştıkları ve halka sundukları, demokratik bir anayasanın temel ilkeleri haline gelecek olan bir yeniden yapılanma stratejisi, yeni bir “kurucu sözleşme” oluşturma fırsatı var. Bunu yapabilirlerse seçimin anlamını da kısır döngüyü kıracak biçimde değiştirme olanağı yaratmış olacaklar. Bu onlar için de gerçek bir muhalefete dönüşme sınavı.

Umudum, 25 Haziran’da bu fırsatın sahici hale geldiği bir sabaha uyanmak…


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI