Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Deniz hamamlarından plajlara, İstanbul'un denizle imtihanı

Cuma, 20 Nisan, 2018
Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde yer alan İstanbul'da Deniz Sefası, Deniz Hamamından Plaja Nostalji sergisi İstanbulluların denizle olan ilişkisini ele alıyor. Serginin küratörü Prof. Dr. Zafer Toprak'la sergiyi ve deniz kültürünü konuştuk.

İstanbulluların denizle olan ilişkisi çok gerilere gitmiyor. Her ne kadar dini ya da toplumsal bir yasak olmasa da denize girme kültürü Osmanlı’nın son döneminde başlıyor. Doktor kontrolüyle girilen deniz hamamlarından, Beyaz Rusların gelişiyle yükselen plaj kültürüne ve Atatürk’ün plaj merakına kadar birçok konu Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan İstanbul’da Deniz Sefası, Deniz Hamamından Plaja Nostalji sergisinde ele alınıyor. Serginin küratörlüğünü tarihçi, yazar ve akademisyen Zafer Toprak gerçekleştirdi. Toprak’la sergiyi ve deniz kültürünün oluşumunu konuştuk.

İstanbul’da Deniz Sefası – Deniz Hamamından Plaja Nostalji sergisinin fikri nasıl oluştu? Sergiye giden süreç nasıl oldu? Araştırmanız ne kadar sürdü?

İstanbul’da Deniz Sefası – Deniz Hamamından Plaja Nostalji sergisi fikri İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde oluştu. Enstitü bünyesinde yer alan arkadaşlarla daha önceleri değişik sergiler vesilesiyle birlikte çalışmıştım. Bu konulara olan ilgimi biliyorlardı. Bana teklif ettiler. Böylece geçen yaz aylarında yola çıktık. Özellikle enstitü bünyesinde Zeynep Ögel, Gülru Tanıman ve Emir Alışık’la düzenli toplantılar yapıldı. Yedi sekiz aylık bir çabanın sonucu sergi ortaya çıktı. Aslında başlangıçta enstitü mekânında küçük bir sergi tasarlanmıştı. Ancak potansiyelin çok daha geniş olduğu görülünce Pera Müzesi’ne taşındık. O da yetmedi. Her iki mekânda birden sergiyi açmaya karar verdik.

.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün arşivini temel alarak sergiyi oluşturdunuz. Ancak farklı kurum ve kişilerden de materyaller var. Nasıl bir arşiv taraması yaptınız?

Bu konuda enstitü bünyesinde önemli bir fotoğraf koleksiyonu vardı. Ben de uzun yıllardır değişik sergiler vesilesiyle bir birikim oluşturmuştum. Bu arada Gökhan Akçura’nın da konuyla uzun yıllardır ilgilendiğini biliyorduk. Uygulama alanına girince her taraftan destek geldi. Herkes projeyi ilginç buldu ve katkıda bulunmaktan çekinmedi. Dört bir yandan fotoğraf ve efemera geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan da film aldık.

Sergiye dair bir nostaljinin öyküsü tanımlaması yapıyorsunuz. “Ama bu nostalji aslında Cumhuriyet’in yaşam tarzındaki köklü değişimleri simgeleyen bir tarihsel belgesel” diye de ekliyorsunuz. Sizce denizle olan ilişkimiz Türkiye modernleşmesine dair neler söylüyor?

Sergide nostalji sözcüğünü kullanmamızın nedeni bu plaj tutkusunun İstanbul’un belirli bir dönemine özgü oluşundan… Evet deniz hamamları 19’uncu yüzyıldan beri var. Ama İstanbul’da plaja yönelim Cumhuriyet’le birlikte başlıyor. Atatürk’ün ilginç bir sözü var “Denize inmek medeniyetin şiarıdır” diyor. Yani uygarlığa inen yol anlamına geliyor. Gerçekten plaj bizim insanımız için özgürlüğü simgeledi. İnsanımız uzun yıllar deniz konusunda ürkekti. Çok az kişi yüzme biliyordu. Ama plajlarla birlikte insanımız yepyeni bir yaşam anlayışı benimsedi. Yaz ayları bundan böyle deniz kenarlarında geçirildi.

Osmanlı’da denize girmenin tuhaf yansımaları olmuş. Osmanlı’da insanların denize herhangi bir dini ya da toplumsal yasak olmadığı halde girmediğini belirtiyorsunuz. Sonrasında da doktorların sıkı uyarıları, saat kısıtlamalarıyla denize alışmaya başlamışlar. Siz Osmanlı’da insanların denizle olan bu sorunlu ilişkisini nasıl yorumlarsınız?

Evet, insanımız yüzyıllarca denize mesafeli durmuş. Deniz bir muamma, bilinmez bir ufuk ve derinlik… Giden gelmemiş birçok kez. Bu nedenle insanımız ayağını her zaman karaya, toprağa basmayı yeğlemiş. 19’uncu yüzyılla birlikte deniz hamamları gündeme geldiğinde onlar da ancak serinleme amacıyla kullanılmış. İnsanlar denize dalıp çıkmışlar. O da çok kısa bir süre için. İşte bu tarihlerde tabipler, doktorlar devreye girmişler. Sıkı uyarılarda bulunmuşlar. Denize girmeyi kayıt altına almışlar. Deniz banyosu için yaş sınırı getirmişler. Sergide tüm bu yasakları ve sınırlamaları ayrıntılarıyla veriyoruz.

.

Yazdığınıza göre deniz hamamından plajlara geçiş hızlı bir süreç olmuş. Beyaz Rusların etkisi burada büyük. Bu dönüşüme İstanbullular nasıl ayak uydurdu? Sanırım bunu bekliyorlarmış…

Denizi keşfetmemizde Bolşevik Devrimi nedeniyle kaçıp İstanbul’a sığınan Beyaz Rusların önemli bir rolü olmuş. Florya çevresine yerleştirilen bu yoksul insanlar kendi ülkelerinde olmayan denizi ve güneşi keşfetmişler. Soyunup denize girmişler. İstanbullu önce bu insanları seyretmekle yetinmiş. Ardından bir cesaret, onlar da denize dalmaya başlamışlar. Böylece deniz sevdası başlamış. İstanbul’un dört bir yanında plajlar, plaj gazinoları açılmış. Plaj İstanbul insanının yaz aylarında boş zamanlarını değerlendirdiği mekân olmuş. Plajlar sabah akşam eğlence mekânlarına dönüşmüş.

Atatürk’ün denize olan ilgisinin ve mayoyla fotoğraflarının yayınlanmasının sizce nasıl bir etkisi oldu?

Denizin bu kadar hızlı bir biçimde İstanbul insanı tarafından benimsenmesinde Atatürk’ün önemli bir rolü olmuş. Florya’yı Ruslar keşfetmiş, ama orasını Atatürk şenlendirmiş. Florya deniz köşkü onun için inşa edilmiş. Çevresi halk plajı olmuş. Atatürk deniz aracılığıyla halkla kaynaşmış. Sergide yer alan Atatürk’ün mayolu fotoğrafları ve filmi çok ilginç. Bu fotoğraflar sayesinde Atatürk’ün ne denli halk adamı olduğunu görüyoruz.

İstanbulluların denizle olan bağı nasıl koptu? Hangi yıllarda denizden uzaklaşmaya başladık?

İstanbul’un deniz tutkusu 1970’li yıllara kadar sürmüş. Ama İstanbul’a göç ve hızlı nüfus artışı plajlarımızı da yok etmiş. Öte yandan Marmara’yı temiz tutamamışız. Kısa sürede kıyıları işgal etmişiz. Betonlamışız, asfaltlamışız. İstanbullu artık denize girmektense denizi uzaktan seyreder olmuş. Bu hazin bir öykü… Artık İstanbullu yaz mevsiminde kentten kaçıyor, uzak diyarlarda denize giriyor.

Araştırmaya ve arşive dayalı sergilere ilgi artıyor. Tarih Vakfı’nın sergileriyle başlayan bu tarz çalışmalara şu an birçok kurum yer veriyor. Siz de zaten benzer birçok serginin küratörlüğünü yaptınız. Araştırma ve arşiv bazlı, sosyal bilimlere yönelik sergilere bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Görselliğin eğitici yönü çok güçlü… Sayfalarla ifade etmeye çalıştığınız bir husus tek bir fotoğrafla çok daha etkin bir mesajın verilmesine neden oluyor. O nedenle ben yazarlık kadar küratörlüğü de önemsiyorum. Uzun yıllardır müze ve sergi küratörlüğü yapıyorum. Görsel bellek çok önemli… Tabii bu sergilerin geri planında yer alan mesaj da en az görsellik kadar önemli oluyor. Plaj sergisini bu açıdan önemsiyorum. Zira plaj bir ölçüde özgürlüğü çağrıştırıyor. İnsanın denizi fethetmesi ona güven veriyor, cesaret veriyor. Onu bir başka özgür kılıyor. Türkiye’de sergi tutkusu giderek güç kazanıyor. Bu çok güzel bir şey. Ve bu süreçte Pera Müzesi’nin ve İstanbul Araştırmaları Ensititüsü’nün apayrı bir yeri var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI