Selim Temo
Selim Temo
  • stemo@gazeteduvar.com.tr

ErKan

Çarşamba, 18 Nisan, 2018
Filtresiz sigaralarımızdan kalan tütün, fuayedeki yüksek ayaklı küllüklerde biriken gösterişli izmaritler içinde içli içli parıldıyor.

13 Mart’ın erken sabahı, yüksek sesli bir telefon. Neyse ki Erkan bu. Serseri mayın, her saat arayabilir. Zaten son görüşmemizde ona “telefonumun ekranına ‘dikkat Erkan arayabilir’ diye yazdıracağım” demiştim. Ağzıma bir ton “ilkel neşe” doldurup “bak Türk polisi kıymet verip dinliyor telefonumu, küfürlü konuşma lan” diye haşlayacakken hayat arkadaşı Yaldız hecelerin arkasındaki haberi veriyor.

Bu bir kardeşliğin kısa tarihidir.

Eski Site, yeni Atatürk Öğrenci Yurdu. 1992. Bir yurt kartı. Mezun birinden alınıp üstüne başka birinin vizöre kocaman gözlerle bakan bir vesikalığı beceriksizce yapıştırılmış. Artık o yurdun hangi odasında boş bir yatak varsa orada yatılacak. O şehirde her sabah gri bir göğe bakılacak.

Erkan Demir

İncecik parmaklarını sapın üç santim üstünde duran berbat Rus gitarının tellerine sıkıca basarak İngilizce bir şarkı söylüyor ipince bir adam. Dipteki blok, sağdaki dip odalardan biri. Gecenin daha koyu olduğu bir gece. “Erkan Demir” dedikten sonra “Memnun oldum Erkan” deyişimdeki “k” harfine takıyor bu. “En önemli harfim” diyor. Bir türlü istediği gibi telaffuz edemiyorum. Bunu ciddiyetin değişik tonlarıyla çeyrek asır boyunca başıma kakacak.

Adını duymadığım kitapların adını bilmediğim yazarlarından söz edip duruyor bu. Kulak verdiği bir cümle kurmak çok zor. Kafasının içinde yankılı notalar. Ne zaman birkaç cümle kurulsa, bir cümle ile o paragrafa dalıp konuyu başka bir yere taşıyor. İnsanın kazandığı bir üniversiteye başlarken ya da bir öğrenci yurduna yerleşirken tanıması gereken ilk insanlardan. Çünkü sonra başka bir hayat başlayacak, çünkü sonra insan uzak bir şehirde kendini daha önce de yaşamış sanacak.

Benden dört beş yaş büyük, ama bırakıp giderken daha genç. Öyle uzun biri değil ama yaylanarak yürüyor. Neredeyse her klasik romanda geçen şu “yaylanarak yürüyordu” cümlesi, onu tanıyınca kafamda oturdu. Zaten insan onu bir yerden tanıyordu. Sonra Cebeci’de berbat bodrumlar. Temiz hava girince kararan kömürlükler. Azıcık deterjan konmuş plastik leğenlerdeki suyun içinde beş gün kaldı mı kendi kendine yıkanmış sayılan kotlar. Yakası ters çevrilmiş gömlekler içinde bir ilk gençlik.

Politik biri değil, devrimci hiç değil. Çok yoksul, ama fazla şehirli. O yüzden gericilerden, faşistlerden uzakta. Doğal politik. Sürekli biçimde “İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi” diye takılmamın nedeni de o. Açlıktan ağzımız kokuyor, ama her akşamüstü “beş çayımı içeceğim” diyor bu. Bir de çay olsa!

Bir sürü ev, sayısız ev arkadaşı, ev baskınları, paramparça edilen dergilerimiz. Devletin büyük ayak izleri dolaşıyor odalarımızda. Sonra da. Erkan uzakta. Bir süre görünmüyor. Zaten ortamlarımız da aynı değil. 1994 mü? Bir matbaada çalıştığını duyuyorum. Matbaacılık sertifikası var tabii. Aşçılık sertifikası da var. Ona bakarsan gemi adamı sertifikası da. Amatör fizikçi aynı zamanda. Amatör kimyacı bir de. Kavanozlarda bir sürü tuhaf madde. Bir ara, taşınırken, “dikkat edelim, kamyonet çok sallansa bunlar patlayabilir” dediydi. İçimi rahatlatan bir uyarıydı!

Matbaada çalışırken beni DTCF önünde buluyor. Matbaa sahibinin eşyalı evi varmış 100. Yıl’da. Adamlar muhafazakâr filan ama iyiler. Fazla kira da istemiyorlar. Evde telefon bile var. Hatta termosifon da. Ev sahibinin oğlu filan şehirde kütüphane memuru. 15 günde bir gelip evde kalacak. O zaman arkadaşlarda kalırız, diyor. Yatak da olabilen saçma bir tasarım ürünü iki kişilik kırmızı-siyah koltuğumu ve kitaplarımı yüklenip taşınıyorum. Mutfak ağzına kadar dolu. Fındık kreması bile var. İki haftada mutfağı sildik süpürdük. Buzdolabının dibine konmuş kocaman çuvaldaki barbunyaya geldi sıra. Sabah barbunya, öğlen barbunya, akşam barbunya, gece acıkana barbunya!

Muhafazakâr ev sahibinin evdeki bütün çekmeceleri cihatçı dergilerle doldurmuş oğlu ayın ortasında nişanlısı, ayın sonunda ise sevgilisiyle birlikte eve geliyor. Ertesi gün eve her dönüşümüzde buzdolabında üçte biri içilmiş bir roze şarabı buluyoruz! Buna dikkat eden de o. Saatlerce ağız kaslarını yıllarca gergin tutmaya yetecek bir geyik çeviriyor.

Ankara için garip bir hastalık kışın ortasında buluyor beni. Kardeşim Ekrem’le, nasıl bir lüks ise, bir taksiye atıp İbni Sina’nın intaniye servisine yetiştiriyorlar; pijama ve terlikle. Ama sekizinci gün taburcu olduğumda paraları olmadığı için almaya gelemiyorlar. Kimseden para istememek için Sıhhiye’den eve kadar kar altında, terlik ve pijamayla yürüyorum. Abdi İpekçi Parkı’nda bir erkekle el ele yürüyen kız arkadaşımla karşılaşıyorum! Eve darmadağın varıp anlatıyorum. Bu ise üzülüp sıkılacağı yerde niye geç kaldın, insan bir haber verir diyor! Aynı günlerde sevdiği kadına şu şiiri yazıyor:

Altın

Atom numarası 79
İyi iletken
Ama aşkımı iletemez.

Tuhaf sesli kadın oralı bile olmuyor. Hem kim bir dâhiyi sever ki! Üstüne bir parkın bütün yaprakları dökülmüş gibi bakıyor Erkan. Ayda bir yıkansa, “fazla yıkanınca vücut nem kaybediyormuş” diyor. 100. Yıl’daki belediye marketinden çaldığımız sucuğu günah diye yemiyor. Dindar olsa içim yanmayacak! Sanki o sucuğu cebime ben koydum! Market kapısında iyilik perimiz Gülderen teyzeyle karşılaşıyoruz. Vurgunumuzu öğrenince gülmekten kalbi duracak gibi oluyor. Ne zaman acıksak gittiğimiz kapısında “Yine mi aç kaldı benim oğullarım” diyen teyzemiz. Fırça bıyıklı Hakan, “anne alma bu aç köpekleri eve” diyor ama ocak yanmaya başlıyor bile. Pis adam bu Hakan. Sadece o mu? Zafer de pis ona bakarsan, Paris’te canına kıyan Kemal de, Okan da pis, ben zaten pisim, Uğur da pis, İsmail de. Hemen hepimiz Erkan’ın kırık ön dişine bakıp bakıp hep aynı soruyu soruyoruz:

-Boş mu abi, öğrenciye veriyor musunuz?
-Yok abi, onlar kirli bırakıyor!

Ankara’daki bütün klasik müzik konserlerine gidiyoruz. Her yılın açılışını Nazi işbirlikçisi Carl Orff’un “Carmina Burana”sıyla yapan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Başkent Oda Orkestrası, İngiliz Kültür’deki dinletiler, nerede ücretsiz bir dinleti varsa. Biletli olanlarda birkaç tanıdık iş görüyor. Bazen polis veya asker okulu öğrencileri, resmî kurum personeli filan bu konserlere getiriliyor. Emir almışlar, sıkıldıklarını belli etmeyecekler. O zaman bütün koltuklar dolu oluyor, ya ara merdivenlerde oturuyoruz ya da ışıkçı ağabeyin orada. Bazen sadece gerçek izleyiciler geliyor. O zaman arka koltuklarda oturabiliyoruz. Filtresiz sigaralarımızdan kalan tütün, fuayedeki yüksek ayaklı küllüklerde biriken gösterişli izmaritler içinde içli içli parıldıyor.

.

Konser olmadığı zamanlarda da heyecanıyla herkesi sıkan genç adamların taşkınlığıyla odalara dalıyoruz. Senfonik şiir yazmışız sonuçta. Yarı tanrı Ionescu Galati bizi sabırla dinliyor. Erkan dünya müzik tarihini alt üst edecek, bense şiir tarihini! Sennur Sezer de bir kitap fuarında onun “diyalektik müzik” teorisi ile benim “tefelsüfî şiir” teorimi ara sıra sabırlı sandalyesinin arkasına yaslanarak dinliyor. Teorisine uygun değil ama benim kötü bir şiirimi o kötü gitarıyla besteleyip fena olmayan bir telaffuzla okuyor: “Wa dîsa şevê dest pê kir / Wek nifirekî dîsa…”

Radyoda bakırların, yaylıların, nefeslilerin birbirine karıştığı istasyonları buluyor. Feodal kulaklarım Bach’ı tanıyor, Rachmaninoff’u, Verdi’yi, Mahler’i tanıyor. O tuhaf notalar, kanatsız kuşlar gibi rüyalarımın göğünde ışıldıyor. Sapsarı ruhum her yaz Batman’ın kuzeyindeki köyümde kabarıp sıcaktan kavrulan Orta Avrupa kırlarında dolaşıyor!

Sonra bir gün ince bir kardeşliği fark ediyorum onda. Meğer gece ya da gündüz, sürekli biçimde beş santim kadar önümde yürümesi sebepsiz değilmiş. Çok kimlik soruluyordu Ankara’da. Onun doğum yeri Eskişehir’di. Kimliğini hemen uzatıyordu. Benim kimliğime bakma gereği ortadan kalkıyordu. Var olmadan da yaşayabiliyordum!

Bu büyük deha günbegün sistemle daha fazla karşılaştı. Orta zekâlı akademisyenler saçma sorular için çizgisiz kâğıtlara cevaplar yazmasını istediler. Kıbrıs’ta yarım bıraktığı okuldan sonra DTCF’deki Hungaroloji’yi herhalde 15 yılda filan bitirdi. Sonra aynı okulda Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans yaptı. Ermenice bilen bir Balkanlı. Macarca ve İngilizceden kitaplar çevirdi. Biri “Mecdel Parşömenleri”ydi. Bana şöyle imzaladı, 11.12.2006’da: “Dostum Selim’e, fazla eleştirmemesi dileğiyle… : )”

Hayat gailesi işte. Kimse az ilerideki bir kapıyı açıp buyur etmedi. Çeviri bürolarında dirsek çürüttü. Müzikten, bilimden, edebiyattan uzaklaştıkça uzaklaştı. Sonunda kendi bürosunu açtı. Ama büro oradan oraya taşınıp küçüldükçe küçüldü, bir masaya dönüştü. Sabırsız bir telaşla bitmesini beklediği cümleleri başka yana çeken gürültülü cümlelerini kuramaz oldu. Fazla sigara. Fazla stres. Aynı telaş. Kalp krizi. Kan. Pıhtı. O sabahın o saatinde onun telefonundan arayan kişi o değildi.

Devletin kendimizi Yozgat’ta hissetmemiz için canla başla çalıştığı Mardin’de durduk yerde bir saat geri aldığım saatim, ayakkabılığın önünde unutulmuş sırt çantam, askıda unutulmuş ceketim. Havaalanına bırakan bir dostumun uzattığı ceketi sırtıma atıp gece yarısı varıyorum kadınların dostumla beni gençliğimizde çok incittikleri Ankara’ya. Oraya her varışımda en azından haber vermem gerekirdi. Öğrenilmiş bir hareketle telefonumu aldım. Yok pin kodu, yok puk kodu. Telefon kilitleniyor. Danışmada, nedense beyaz çerçeveli gözlük taktığını düşündüğüm annesiyle telefonda konuşan görevli, görev tanımı içine girmemesine karşın yardımcı oluyor. Ama Erkan’a “geldim dostum” diyemedim bu sefer, o da “ben de Yaldız’la kızımı alıp hemen İsviçre’ye kaçıyorum, öptüm” diyemedi. Yine de onu bir halk mezarlığının kuzey yamacına yasladıktan sonra da defalarca gördüm. Bulvardaki uğultulu kalabalığın içinde yaylanarak yürüyordu. Bir kitapçıdaki dergi bölümünün önünde durmuş, gözlüğünün üstünden bir dergiye bakıyordu. Hızlı başlayan bir cümleyi gerip gülüyordu. Ama ne zaman bir “ilkel neşe”yle ona doğru yürüsem, tabutunun sol omzumda sızlayan ağırlığı geliyor aklıma. Konuşabilsek ve adını söylesem, o “k” harfinin telaffuzunu sorun edecekti, eminim.

Çeyrek asırdır bir türlü telaffuz edemedim be ErKan. Ne “kef”in “ke”si bu, ne “kaf”ın “ka”sı. Kardeşliğin “ka”sı be qurban, kardeşliğin “ke”si!


Selim Temo kimdir?

27 Nisan 1972’de Batman’ın Mêrîna köyünde doğdu.2000 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Etnoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1997’de Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, 1998’de Halkevleri Roman Ödülü’ne değer görüldü. Yüksek lisansını (“Cemal Süreya Şiirinde Bedenin Yazınsallaşması”) ve doktorasını (“Türk Şiirinde Taşra: 1859-1959”) Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 2009’da Mardin Artuklu Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. 2011’de, Exeter Üniversitesi’ndeki (İngiltere) Centre for Kurdish Studies’de konuk hocalık yaptı. Hrant Dink Vakfı tarafından “dünyada, geleceğe dair umudu çoğaltan kişiler”den biri sayılarak “2011’in Işıkları” arasında gösterildi. Radikal gazetesinde başladığı köşe yazarlığına (Kasım 2013-Kasım 2014), Ocak 2017’den beridir Gazete Duvar’da devam ediyor. Dört Türkçe iki Kürtçe şiir kitabı, bir romanı, iki antolojisi, 12 çocuk kitabı, yedi roman-öykü çevirisi, iki şiir kitabı çevirisi, bir çevrimyazısı, bir gazete yazıları ve iki edebiyat kuramı kitabı yayımlandı. 6 Ocak 2017’deki 679 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Amed’de yaşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI