YAZARLAR

Sis girerse araya

Memleketin üstüne sisler çökmüş. Gazeteler, ekranlar kin saçıyor. Öğrencilerin, gazetecilerin, dostların, yoldaşların gözaltına alınışına, tutuklanışına çentikleniyor her gün. Aynaya bakıyorum. Havadaki sise katlanmayı öğrendim. Beterini gördüm çünkü. Yeter ki kendi yüzüme bakabileyim. Yeter ki sis girmesin suretimle arama.

Eskiden beri sevmem sisi. Öğrencilik yıllarımın sıkıntılı bir anısıdır. Sabahın köründe koyulmuşun okul yoluna; derken vapur iskelesine vardığında, bir bakarsın sis. Kalakalırsın öylece.

Kalakalırdım öylece. Bir tuhaf basiretsizlik çökerdi üzerime. Böyle hayatla arama bulanık bir tabaka girerdi sanki. Ne edeceğimi bilemezdim. Hani hür iradenle okul kırmamışsın ki, maruz kalmışsın sise. Üstelik nasıl da güvenilmezdir meret. Tam sen artık okula varmaktan umudu keser, havaya girersin, pat sis dağılmaya başlar. Sonra gelsin vapur seferleri, gelsin kös kös okul yolu.

Kaçamaktan bir sigara bile içmemişsin, herkes “Saçın sigara kokuyor” der. Sisin uzun saçlarla da derdi vardır. Havalandırma borusuna dönersin. Sis saçını mesken tutar, üstüne siner.

Ne istediğini bilmeyen, kaçak güreşen insanların adıdır sis. Sen güneşe koşuyorsun zannederken kim olduğunu bile unutur hale gelirsin o boz bulanık tülün arasında. Acıyı dindirme yolunu masumlara kastetmekte bulanlardır sis insanları. Bir çizik atarlar en güvendiğin anda.

Yıllar geçer, semtler, mahalleler tanınmaz hale gelir ama İstanbul’un sisi hiç değişmez. Yine dönemi geldi. Geceden gündüze ısı farkı oldukça, ne giyeceğini şaşırmanın ötesinde sisle de müşerref oluyor insan bu aralar. E haliyle işte bütün bu anılar da ziyarete geliyor, usulca yazıya konuyor.

Yine o öğrenci yıllarımın sisli günlerinde Bülent Ortaçgil’in ‘Çığlık Çığlığa’sını dinlerdim. Nasıl denk gelirdi. Gelirdi de gitmezdi.

Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Sesler değişti, renkler değişti

Yüzümdeki çizgiler başkalaştı

Geçmişim değişti oyunlaştı

Yeşilin ortasındaki gelincik gibi

İnceleşti, yabancılaştı.

Siste bağıran vapur düdükleri gibi

Geliyor muyuz, gidecek miyiz, yoksa çığlık çığlığa...

Öyleydi aşk. Saf, masum, biricik. Sanki ilk kez keşfedilmiş, bir benim başıma gelmiş. Öyle çoğaltıcı, coşkulandırıcı. İçimden bir ışıkla parlardım. Kahkaham rüzgâra karışırdı. Bir önce vardı sanki, çünkü artık sonraydı, başkaydı. Zaman ve mekân hükümsüz iki koordinattı. İstediğim yere ışınlanabilirdim aşkın gücüyle. Zamansa çizgisel değil dairesel akardı. Bir sarmalın içine bırakırdım kendimi. Kendini bırakabilmek diye bir şey vardı.

Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Hiçlik değişti yokluk değişti

Karşılıksızlığım dengeleşti

Günler değişti sana dönüştü

Nasıl gördüğün düşü yeniden istersen

Nasıl bir yılgınlıktır sabah zilleri

Zamanı gelince nasıl terk eder kuşlar

Kaçıyor muyuz, kalacak mıyız, yoksa çığlık çığlığa...

Hayallerine da gelir bazen hayat, sığışmazsın. Kendi bendinden taşarsın. Dahan olduğun, ötesinin mümkün olduğunu anlarsın. Yetinemezsin o düzen diye yutturulan esaretle. Bedelini göze alıp özgürlüğünün peşinden koşturursun. Kendin olmak, hep öyle kalmak için. Aşk bunu yapar en çok. Kendini tanırsın.

Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Yüzler değişti, dostlar değişti

Yorgun sokaklar bile karşı çıktılar

Adresler değişti evler değişti

Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Gökyüzü değişti geceler değişti

Çocuklar bile bana çiçek diye baktılar

Yaşıyor muyuz, unutacak mıyız yoksa çığlık çığlığa...

Sonra elbet usulca soluklaştı bir şeyler. Yarattığın ilahların ölümlü insan olduklarını anladın. Bazılarının kalastan hallice olduğunu da. Yanın kâr kalan, kendinin aşık halini bilmek oldu. Sissiz, pussuz.

Memleketin üstüne sisler çökmüş. Gazeteler, ekranlar kin saçıyor. Öğrencilerin, gazetecilerin, dostların, yoldaşların gözaltına alınışına, tutuklanışına çentikleniyor her gün. Bir şeyler kopuyor sürekli içinde. Öfke, isyan, kahır sonra kendini bırakmamak için emek, güç, umut diye kurulu bir labirentte debeleniyorsun. Her günümüz ayrı bir sınav. Korkmak insana mahsus ama işte korkuna rağmen yaptın mı elinden geleni? Geç kalmadın ya, susmadın ya, yalnız bırakmadın ya, unutmadın ya… Böyle uzuyor sorular, halleşmeler listesi.

Aynaya bakıyorum. Havadaki sise katlanmayı öğrendim. Beterini gördüm çünkü. Yeter ki kendi yüzüme bakabileyim. Yeter ki sis girmesin suretimle arama.


Karin Karakaşlı Kimdir?

1972’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün ardından Yeditepe Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1998’de öykü dalında Varlık dergisinin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Karakaşlı’nın eserleri şunlardır: Başka Dillerin Şarkısı (Öykü, Varlık Yay., 1999; Doğan Kitap, 2011) , Can Kırıkları (Öykü, Doğan Kitap, 2002), Müsait Bir Yerde İnebilir Miyim? (Roman, Doğan Kitap, 2005), Ay Denizle Buluşunca (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2008), Cumba (Deneme, Doğan Kitap, 2009), Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş (İnceleme, Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile, Bilgi Üniversitesi Yay., 2009), Benim Gönlüm Gümüş (Şiir, Aras Yayıncılık, 2009), Gece Güneşi (Çocuk Kitabı, Günışığı Kitaplığı, 2011), Her Kimsen Sana (Şiir, Aras Yayıncılık, 2012), Dört Kozalak (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2014), Yetersiz Bakiye (Öykü, Can Yayınları, 2015), İrtifa Kaybı (Şiir, Aras Yayıncılık, 2016), Asiye Kabahat’ten Şarkılar Dinlediniz (Anlatı, Can Yayınları, 2016). Karakaşlı halen Kültür Servisi, Gazete Duvar siteleri ve Agos gazetesinde yazmaktadır.