Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Kendini imha etmeye mahkum iktidar

Pazartesi, 9 Nisan, 2018
Austin ve Searle’i takip eden dilbilimciler, terimin kapsamını genişleterek aslında her sözün aynı zamanda bir ya da birden çok edimi yerine getirdiği sonucuna varırlar. Örneğin, birisi barış imzacısı akademisyenler için “kanlarında banyo yapacağız” dediğinde, yalnızca niyetini beyan etmiş olmaz.

Dil felsefecisi John R. Searle, hocası Austin’in geliştirdiği söz edimi kuramı üzerine kaleme aldığı Söz Edimleri adlı kitabında her dilsel iletişimin bir söz edimi olduğunu ileri sürer. Searle’e göre bir dili konuşmak, “bildirimde bulunmak, emir vermek, soru sormak, söz vermek, göndermede (imada) bulunmak ve yüklemek” gibi söz edimlerinde bulunmak anlamına gelir (i). Aşırı basitleştirmek pahasına açıklayacak olursak, söz edimleri kuramında, bir sözü söylemek, aynı zamanda bir eylemde bulunmaktır; çünkü dilin işlevi, bir bakıma yalnızca doğruyu ya da yanlışı söylemek ya da bir mesajı aktarmak değil, eyleme dönük zorunluluklar yaratmak ya da kaldırmak, başkalarının düşünce ya da tutumlarını etkilemektir. Örneğin gittiğiniz restoranda arkadaşınıza “Tuzu verebilir misin?” diye sorduğunuzda bir ricayı dile getirme ediminde bulunmuşsunuzdur. Bu bir söz edimidir. Beklediğiniz, “evet verebilirim” ya da “hayır veremem” yanıtı değil, arkadaşınızın sizin için bir eylemde bulunmasıdır. Bu nedenle, dil yalnızca bildirimde bulunmaz; aynı zamanda içinde bulunduğu bağlama uygun düşecek biçimde anlam üretir ve bir eylemi doğurur. Tuzu size uzattığı için arkadaşınıza teşekkür ettiğinizde ise, doğrudan “teşekkür etme edimi”ni yerine getirmiş olursunuz. Emretme, rica etme, yalvarma, selamlama, söz verme gibi edimler, ancak dile geldiklerinde, yani birisi tarafından söylendiklerinde gerçekleşmiş olurlar.

Bu noktada, Austin ve Searle’i takip eden dilbilimciler, terimin kapsamını genişleterek aslında her sözün aynı zamanda bir ya da birden çok edimi yerine getirdiği sonucuna varırlar. Örneğin, birisi barış imzacısı akademisyenler için “kanlarında banyo yapacağız” dediğinde, yalnızca niyetini beyan etmiş olmaz. Bu tümce, aynı zamanda bir tehdit edimini ve bir hedef gösterme edimini de barındırır. Elbette, bu sözün dinleyicisinde ya da okuyucusunda ne tür bir karşılık bulacağı, kişinin yapmaya niyetlendiği eylemi gerçekleştirme gücüne sahip olup olmadığı ile de ilişkili biçimde, sözü söyleyenin kim olduğuna bağlıdır. Bir meczubun dişlerinin arasından dökülen sözcükler ile bir suç örgütü liderinin sarf ettiği sözlerin aynı edimsel güce sahip olduğunu düşünemeyiz. Benzer şekilde, cumhurbaşkanı “Beyoğlu’ndaki marjinaller edepleriyle durdukları müddetçe bu ülkenin renklerinden biri olarak kalabilecekler.” diye buyurduğunda ya da böyle davranmadıklarında onları “kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız” dediğinde, söylenen sözün aynı zamanda bir tehdit edimi olduğu açıktır. Bunun ötesinde, bu sözler cumhurbaşkanının kişiliğinde temsil bulan iktidarın marjinal olarak tanımladıklarının, onlara izin verilen edep çerçevesi içinde davrandıkları ölçüde bu ülkede yaşamalarına izin verilebileceğini, bu şartlar altında bile bu ülkenin (çoğunluğun) asli unsurlarından birisi olamayacaklarını ilan etmiş olur: İktidarın bu şekilde dıştaladığı kesimler, bu ülkede ancak bir “renk”, bir “çeşitlilik” olarak hoşgörülebilirler.

Yine aynı örnekten devam edecek olursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu sözleri sarf ettikten birkaç gün sonra “Türkiye’de yaşayamam diyenlerin bilet paralarını verip gönderelim.” dediğinde, yalnızca bir niyet beyanında ve bir tehdit ediminde bulunmuş olmaz; aynı zamanda şu ya da bu sebeple Türkiye’deki gidişattan memnun olmayıp buna muhalefet edenlerin dışarı atılması, sürgün edilmesi ya da belki vatandaşlıktan çıkarılması gereğini beyan etmiş olur.

Söz edimleri kuramının açtığı yoldan bir anlamlandırma sistemi olarak dilin bu gücüne odaklandığımızda, politik söylemin analizinin neden önem taşıdığı da açığa çıkmış olur. Genel olarak iktidar gücüyle donatılmış olanların ya da bu güce talip olanların söyledikleri sözler (burada geniş anlamıyla, bulundukları iletişim edimlerinin tümünü kastediyorum), aynı zamanda bir edimsel güçle donatılmışlardır. Böylelikle politikacılar yapmış oldukları konuşmalarla içinde bulunduğumuz dünyaya dair bir anlamlandırma çerçevesi sunarlar; bu çerçeve bize hem onların dünya görüşlerine, hem de devlet-toplum ilişkisine, siyasal süreçlere ve yurttaşlara tanınan alanın genişliğine ya da darlığına ilişkin çok şey söyler. Söylem analizi bu yolla, temel analiz birimi olarak cümleleri ele alan söz edimi kuramından bir adım ileriye gider; sözün içinde söylendiği bağlamı, alıcısı tarafından nasıl anlamlandırıldığını, cümlelerin birbirleriyle ve başka metinlerle kurduğu ilişkiyi dikkate alır. Bu durumda politik söylemin analizi, söylenen sözün ötesindeki anlama ve bu anlamın içinde kurulduğu ideolojik çerçeveye bakar; söylenen kadar söylenmeyene odaklanır. Her fırsatta ve özellikle seçim dönemlerinde sandıktan ibaret olduğunu ilan ettiği demokrasiye âşık olduğunu belirten hatibin ne söylediğinin yanı sıra ne söylemediği de önem taşır. Yukarıdaki örnekten devam edersek, hatip marjinallerin bu ülkede bir renk olarak yaşayabileceklerini söylerken onlara koşulları ve sınırları kendisi tarafından belirlenen bir yaşam alanı çizmiştir. Eninde sonunda toplumun bir arada kalmasını mümkün kılacak birlikte yaşama iradesi bu sözlerin ardında yoktur. Söylenmeyendir. Tanımlanan alanın dışına çıkanların başına ne geleceği açıkça telaffuz edilmiş, hatta kampüsteki Afrin şehitleri anmasına karşı çıktıkları için göz altına alınan Boğaziçi öğrencilerine üniversite okutulmayacağı ilan edilmiştir. Henüz mahkeme önüne çıkmamış öğrencilerin terörist, terör sevicisi ve komünist olmakla itham edildiği konuşma, iktidarın uzun süredir bir yandan seçmen tabanını konsolide etmek ama öbür yandan da her türlü muhalefeti susturmak adına başvurduğu kutuplaştırıcı söylemin örneklerinden yalnızca biridir. Bu söylem, barış isteyen akademisyenleri, savaş karşıtlarını, öğrencileri, gazetecileri, avukatları ve hatta anamuhalefet partisini hedef alır. Böylece AKP sözcüsü Mahir Ünal, rahatlıkla Hatay’daki sınır birliklerini ziyaret eden sanatçıların şarkılı-türkülü ve 1 Nisan şakalı seyahatlerini eleştiren Kılıçdaroğlu’nu “Türkiye terör sevici muhalefeti hak etmiyor” sözleriyle suçlayabilir. Barış bildirisini imzalayan akademisyenler söyledikleri değil, söylemedikleri sözler nedeniyle terör destekçisi olmakla suçlanır ve hapis cezasına mahkûm edilirler. Kılıçdaroğlu’nun hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını ilan eden “ünlüler” kendilerini eleştiren CHP liderinin bölgeye gitmekten imtina ettiğini iddia ederek yaptığı değil, yapmadığı bir işten (ya da kendi seyahatlerini desteklememiş olması dolayısıyla söylemediği bir sözden) yargılanmasını isterler. Ne var ki, aslında söylenmemiş sözlerden niyet okuma yoluyla suç üretmeye meyleden iktidar, kendini imha etmeye mahkûmdur. Bu, yalnızca toplumu bir arada tutan bir tür harç olarak görebileceğimiz adalet duygusunu zedelemesi nedeniyle değil, toplumun gelecek tasavvurunu yok etmesi nedeniyle de böyledir. Söylenmemiş sözlerden suç üretmek, eninde sonunda herkesi bu suça ortak olmak zorunda bırakmak anlamına gelir. Sonuçta kendisi gibi olmayan ya da düşünmeyen herkesi terörist olmakla itham ettiğinde, gerçekte terörist olan ve cezalandırılmayı hak edenle etmeyen arasındaki ayrım ortadan kalkmış olur. Eğer herkes teröristse, hiç kimse terörist değildir.

Not: Dinleyici olarak katıldığım bir söyleşideki bu yazıya esin veren konuşması için Özkan Agtaş’a teşekkür ederim.

(i) John R. Searle, Söz Edimleri, Ankara, Ayraç Yayınevi, 2000, s. 69


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI