Dillerin altında ne baklalar gizli

Cumartesi, 7 Nisan, 2018
Cinsel istismar faillerine yönelik cezalar hem arttırılıp hem takdir hakkına dokunulmadığında, hakimlerin erkek suçluya yönelik yufka yüreği cezasızlık sayılacak indirimler takdir eder her zaman. E bir de kimyasal hadım varken ve infazın bir parçası sayılmışken düzenlemenin meali şöyle oluyor: Suçlular fiyakalı bir kravat takıp iğne korkusunu da yenerse sorun bitti gitti. Kadınlar ve çocuklar ağlasın, zırlasın, bağırsın; yoksa suçu da suç saymam.

Deizm ve ateizm gibi konuların gündemi doldurmasıyla birlikte İslami kesimde başlayan güncellenme tartışmaları yeni boyutlara yelken açmış gibi görünüyor. Dindarların kendi dindarlık biçimlerini ve kendi din algılarını yeniden sorgulamalarını mümkün kılacak tartışmalar yapılabilse keşke. “Ey müminler, iman ediniz” ilahi emri doğrultusunda imanını, inancının esaslarını ve hayatındaki karşılığını sorgulayarak, kişisel özeleştiri yaparak tazelense. Dindarların İslam’ı anlama ve anlatma çabasının yanına tam da olması gerektiği gibi İslam ahlakını yaşama gayreti eklense.

Günün sonunda gerek gençlerin itikadi soruları çerçevesinde gerekse hukuk (içtihat/fetva) alanındaki eskiye saplanıp kalma alışkanlığı üzerine özgürlükçü yorumlar yapılabilir belki. Bu konuların gündeme gelmesi, tartışılır olması başlı başına iyi bir şey ancak iyi şeyler her zaman iyi sonuçlanmayabiliyor. Hele de tartışmalar belli amaçlara matuf başlatıldıysa… Kim ne söylerse söylesin konuyu açanların kafasındaki hazır kalıplarla konuyu kapatacağını görmek için müneccim olmaya lüzum yok. Gidişat tartışmaların, “Müslümanın ötekisine” yapılan ayrımcılıkları pekiştireceğini gösteriyor. Konya’daki çalıştayın sonuç bildirgesi böyle izlenim veriyor mesela.

Öncelikle biçim yönünden çalıştayı mercek altına almak gerek. Adı çalıştay olunca ve hükümet destekli yapılınca, konusu da gençlik/inanç/eğitim olunca çoğulcu ve kapsayıcı tartışmalar yürütülmesi gerekir. Hadi uzun yıllardır uygulanmayan demokratik ilkelerden umudu kestik diyelim. Mevzuat hazretleri yönünden bakalım, çalıştayın gerçekleştirilişindeki usul hatalarına. Web sitelerinde pek çok bilgi yer almasına rağmen tüzüklerine erişilemeyen iki dernek, hükümetten güçlü destek elde etmiş. Dernekler kanunu doğrultusunda tüzel kişiliğini, tüzükle ispatlayan dernekler, tüzüklerinin açık olmaması nedeniyle Dernekler Dairesi ve İl Müdürlüklerince sıkı takip altında tutulurken, aynı kamu idaresinin bir diğer il müdürlüğü tüzüklerine erişilemeyen iki dernekle ortak çalışma yürüttüğünde sorun var demektir.

İlkesel sorunlar önemli. Özellikle OHAL şartlarında pek çok dernek kapatılmış, kayyım atanmış, mal varlığına el konulmuşken tüzüklerinin ilan edilmeyişi başlı başına hukuksuzluk olan iki dernekle hükümet birimlerinin işbirliği içinde oluşu affedilemez hatalardan. Hukukun tarafgir uygulanışı, yani adaletsizlik… Ülkemizde yaşanan adaletsizliklerin ilki değil ve sonuncusu da olmayacak kuşkusuz. Ancak temel ilkelerin çiğnenmesi her zaman art niyetlerin sahne almasını mümkün kılar. Gülen cemaatinin paralel devlet yapılanmasına evrilişi uzun yıllar süren bunun gibi temel idari ve hukuki ilkelerin çiğnenmesi ve usulsüzlüklere göz yumulmasıyla gerçekleşmişti. Şimdi o yapıyla mücadelenin sürdüğü söylenen zamanlarda benzer göz yumuşların başka başka oluşumlar için yapılması en hafif söyleyişle hatada ısrar. İttifakın MHP kanadına duyurmuş olalım. Güncellenme direktifinin, Bahçeli tarafından cinsiyetçi, ayrımcı, hadsiz dini söylemlere itiraz edildikten sonra geldiğini hatırlayarak ve hatırlatarak. Biçim ya da usul hataları böyle…

İçerik de hayli düşündürücü. İKDAM Eğitim Derneği ( ilim, kültür, düşünce, araştırma, medeniyet) ve Uluslar Arası Öncü Eğitimciler Derneği tarafından Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü desteğiyle 4 Mart’ta gerçekleştirilen Gençlik ve İnanç Çalıştayı’na ait sonuç bildirgesi, ağızda ıslanmayan bakla misali. Sadece din öğretimi değil genel olarak öğretim metotları ve eğitim sisteminde görülen aksaklıklara değiniliyor. Herhangi bir çalıştay yapılmadan hatta uzman görüşüne dahi başvurulmadan her birimizin söyleyebileceği olumsuzlar yer almış bildirgede. Eğitim materyallerinin pedagojik açıdan uygunsuzluğu, öğretmenlerin donanımsızlığı, ders kitaplarının öz ve biçim yönünden yetersizliği gibi bilindik tespitler, çalıştayın suret-i haktan görünen yönü. Önceki yazıda ele aldığım deizm, ateizm meselesi de gündemi meşgul eden süsü çalıştayın. Özü ise “ayrımcılık ve hak ihlallerini nasıl daha etkili gerçekleştirmeliyiz” şeklinde özetlenebilecek temel iki dertleri: Eşcinsellik ve kutsal aile.

Eşcinsellik, çalıştayın sonuç bildirgesinde şu şekilde yer almış: “Gençlerde karşılaşılan ve gün geçtikçe daha da yaygınlaşan başlıca ahlakî sorunlardan biri eşcinsellik konusundaki tutum ve bakış açılarıdır. Özellikle medyatik kişilerle ülke gündemine sokulmaya çalışılan eşcinsellik, pek çok lise öğrencisinde normal ve hatta sempatik görülebilmekte ve bir sapkınlık olarak değil cinsel bir tercih olarak nitelendirilmektedir. Öğrenciler eşcinselliği özgürlük bağlamında anlamakta, özgürlüğün ne olduğu öğrenciye yeterince anlatılamamaktadır.”

Ülkemizde eşcinsellere yapılan hak ihlallerini sorun olarak görmek yerine, yeni çıkmış ve medya aracılığıyla ülkemize sokulmaya çalışılan bir olgudan bahsedişleri cidden üzücü. Lafa gelince “bütün dinlerde günah” der, diğer yandan “kapitalizmin, siyonizmin icadı popüler kültürün, modernizmin ürünü” gibi izahlarla tuhaf çelişkilere düşerler. Bütün dinlerde günahsa yeni bir icat olmadığını, semavi dinlerin ilk vahyedildiği zamanlardan beri insanlığın tanıdığı bir olgudan söz edildiği idrakinden uzaklar. İslamda eşcinsellikle ilgili hükümlerin eşcinselliğin zorbalıkla dayatılmasına, ekomomik ve siyasi yönden hakim zümrenin hükmetme gücünü kullanarak insanları, eşcinsel ilişkilere zorlamasına dair olduğunu anlamalarını beklemek de bizim saflığımız olsun. Ancak temel insan haklarını eşcinsellerden esirgemenin İslam’ın gereği gibi sunulup bu görüşün gençlere dayatılmasını sağlayacak çalıştaylar yapmaları ve hükümetten destek bulmaları üzerinde durulmalı. LGBTİ+ bireyler topluma eşcinselliği dayatacak olursa onların karşısında durmak gerekir evet. Tıpkı eşcinsel insanların yaşam ve çalışma hakları başta olmak üzere tüm insan haklarının ihlaline dini alet edenlerin karşısında durmak gerektiği gibi.

Erkek şiddetiyle mücadele bağlamında hazırlanan 6284 sayılı kanuna ve İstanbul sözleşmesine ilişkin itirazlardan tanırız bu yaklaşımı. Kanunun ve sözleşmenin iptali için çok çalıştıklarını da biliriz. Henüz iptale muvaffak olamasalar da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı, kanunu yürütemez, çalışamaz hale getiren baskıları da malum. En büyük dertlerinden biri sözleşmede ve kanunda erkek şiddetine karşı kadını koruduğu için aileyi “dinamitlediği” inancı. Diğeri de şiddet mağduru her bireyi kapsaması. Yani eşcinselleri de şiddetten korumakla devleti yükümlü kılan hükümlere karşı çıkarlar. Eşcinselliği meşrulaştırma olarak görürler devletin eşcinselleri şiddetten koruma görevini. Lafa gelince kimsenin ölmesini, şiddete uğramasını istemezler ama şiddetle mücadele kanununa, onların da kapsandığı ifadeler nedeniyle itiraz ederler. Bu, eşcinseller şiddetle karşılaştığında devlet onları korumakla yükümlü olmasın demek. Eşcinsellere şiddet uygulansın sonucunu getiren uygulanan şiddeti cezasız bırakarak teşvik eden bir yaklaşım. Dar din anlayışlarına sığdırdıkları şey bu. Asıl sapkınlık olan, insana insan olarak eşref-i mahluk gözüyle bakamayan haksız tutum.

Zaten eşcinselliğini açıklayan -ya da bir şekilde açığa çıkan- kişiler kamu görevinden uzaklaştırılıyor. Bizde hangi sebeple olursa olsun kamudan ihraç edilen kişilere özel sektör de iş vermez malum. Çalışma hakkından ve sosyal güvenceden mahrum bırakılarak fuhuşa ötelenir eşcinseller, aile desteğinden ve maddi güçten de yoksunsa. Şiddet görürler ama eşcinsellerin uğradığı şiddet vakaları gazetelerde haber olmaz. Şiddete ilişkin anketlerde bile “bilinmeyen” sütunlarında yer alır eşcinsel adı kullanılmadan. Anlaşılan çalıştayda bundan daha fazla ne yapabiliriz arayışına girmişler. Körpe dimağları daha fazla zehirlemenin yollarını arıyorlar.

Çalıştayın ve bir kısım dindarların temel derdi olan bir diğer konu da kutsal aile meselesi. Tıpkı eşcinsellik meselesinde olduğu gibi ahlakçı damarları kabarmış. Aile, mahremiyet, sadakat gibi olguları kullanarak televizyon dizilerine sarmışlar: “Özellikle diziler eliyle, aldatma ve gayrı meşru beraberlik normalleştirilmekte, aile ve sadakat kavramları büyük darbe almakta; bunun sonucunda da gençlerde pek çok ahlakî değer zarar görmektedir. Bununla beraber pek çok film ve dizide konu edilen aile içi gayrı meşru ilişkiler de normalleştirilmektedir. Bu diziler sadece gençler değil çoğu kendini dindar olarak tanımlayan aileleri tarafından da ilgiyle izlenmektedir.”

Kadına ve çocuğa hayatı zindan edip, toplum vicdanını sızım sızım sızlatan erkek şiddeti, çalıştayın gündemi olamamış ama ailenin korunması için resmen sansür istemekten geri kalmamışlar. Sonuç bildirgesinin ilk yarısında tek yönlü bir özgürlük anlayışı diyerek olumsuzlanan ve yukarıda belirttiğim aile ve eşcinsellik bağlamında yer alan özgürlük kavarmı tabii ki cinsel hazzı konu ediyor. Tüm hazları ve insanın bütün hırslarını değil.
Bildirgenin sonlarında “ha şunu bileydin” dedirten çok kıymetli bir tespit de yer almış özgürlük hakkında: “Din eğitimcisinin İslam itikadını öğretirken bireyi özgürleştiren ve ona tercih hakkı veren yönünü vurgulaması gerekmektedir.” İslam, bireyi özgürleştiren ve ona tercih hakkı veren inanç esasıyla, bu çalıştayı, yapılış şeklini ve sonuç bildirgesinde yer alan tespitlerin çoğunu ret etmemizi gerektiriyor.

VE BEKLENEN İSTİSMAR DÜZENLEMESİ

Altı bakanlıktan oluşan istismar komisyonunca bakanlar kurulunda imzaya açılan yeni düzenlemeler hakkında bu yazıya başladıktan sonra gelen haberler üzerine ilk izlenimlerim “beklendiği gibi dağ fare doğurdu” şeklinde özetlenebilir. 12 maddelik olduğu Recep Akdağ tarafından açıklanan yeni düzenlemenin tam metnini görmeden bile söylenecek çok şey var.

En başta dile getirdiğim(iz) kimyasal hadımın çare olmadığı görüşüne hiç itibar etmeyip sadece iki yıl önce yaptıkları hatayı düzeltebilmek için altı bakanlıkça bunca zamandır boşuna konuşulduğu anlaşılıyor. Kanunla düzenlenmesi gereken bir konuyu yönetmelikle halletme kolaycılığı AYM tarafından iptal edildiği için hatalarını düzeltmeye yönelmişler. Ancak kimyasal hadımın çocuğun cinsel istismarını önleyecek tedbirlerden sayılmasının yanlışlığına ilişkin görüşleri hiç dikkate almamışlar.

Görülüyor ki asıl mesele çocuk istismarını önlemek değil. Cinsel istismarı yaygınlaştıran çarpık toplumsal algıyı dönüştürmek hiç değil. Asıl istenen şey toplumu istismarcılardan temizlemek de değil. Sadece hapishaneleri istismarcılardan temizleyecekler. Oradaki gazeteciler güvende olsun istiyorlar anlaşılan. “Takdir indirimine dokunmama kararı” ifadesi de destekliyor, “tacizcileri, tecavüzcüleri hapiste tutmak yerine toplum içine salıverme yönündeki güçlü siyasi irade” tespitini. Hem cezalar arttırılıp hem takdir hakkına dokunulmadığında, hakimlerin erkek suçluya yönelik yufka yüreği cezasızlık sayılacak indirimler takdir eder her zaman. E bir de kimyasal hadım varken ve infazın bir parçası sayılmışken düzenlemenin meali şöyle oluyor:

Suçlular fiyakalı bir kravat takıp iğne korkusunu da yenerse sorun bitti gitti. Kadınlar ve çocuklar ağlasın, zırlasın, bağırsın; yoksa suçu da suç saymam.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI