Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Sanatın kasası: Tamtakır hakikatin kumu

Pazar, 1 Nisan, 2018
Sanatçı ve akademisyenler Elif Çelebi ve Çağrı Saray, siyasal ve ekonomik rant mağduru, 1'inci derece doğal SİT alanı İstanbul Validebağ Korusu üzerinden, Karaköy'deki Kasa Galeri'de 'Prevantoryum' sergisini düzenledi. İkili, 'olay yeri'nden elde ettikleri zihinsel ganimetten bizlere birtakım deliller savurup, kasanın kapısını da açık bırakıp firar eden bir çift sabıkalıdan farksız.

Elif Çelebi (1973, Montreal) ve Çağrı Saray (1979, İstanbul), İstanbul Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki 3 bin 484 metrekarelik, tarihi beş katlı betonarme işhanı Minerva Han’da (1913) 20 yıldır hizmet veren Sabancı Üniversitesi’nin İletişim Merkezi’nin bulunduğu, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’ne bağlı ‘Kasa Galeri’de, ‘Prevantoryum’ isimli bir sergi düzenledi. Sergi, Rum mimar Vasilios Kouremenos tasarımı yapının yeraltındaki alanda, 2 Mayıs 2018’e dek (g)izleniyor.

Minerva, meraklısı için sembolü Baykuş olan, kaynağı Eski Yunan’da ‘bilgi, bilgelik ve sanat’ı temsil eden Tanrıça Athena’nın Roma mitolojisindeki karşılığı. Bunu söylüyorum, çünkü dış cephe kabartmalarında ticaret ve sanayiyi temsil ettiğine inanılan bir kadın ve erkeğin tasvir edildiği, vaktiyle kapitalizme yuva bu dönüşmüş yapıda, yaratıcılık ve tanıklıklarını bizimle paylaşan Çelebi ve Saray’ın projelerinde de, Minerva’msı bir ‘çoklu aydınlanma’ ideali olduğu sezinleniyor.

‘Prevantoryum’, Sultan 6’ncı Mehmed’in (Vahideddin) halifelik ve padişahlık döneminde açılmış, önce Atina Bankası, ardından Doyçe Bank ve daha sonradan da Cumhuriyet Türkiyesi’nde, Doğan Sigorta’ya ev sahipliği yapmış handaki Kasa Galeri’nin ağır demir kapıları ve yeraltına merdivenle inilen özgün, üç kısımlı ‘Kasa’ mimarisi nezdinde, estetik, ekolojik, sosyolojik bir/çok okuma önerisi vadediyor.

Sergi, dış cephe kabartmasının en tepesinde eski Yunan haber tanrısı Hermes’in de betimlendiği Minerva Han’da yer alan Kasa Galeri’nin direktörü, küratör, akademisyen ve eleştirmen Derya Yücel’in (AİCA) hazırladığı, kasa-galeri girişinden bedelsiz aldığınız, antibiyotik hassaslıkla yazılmış dezenfekte metin ve kroki refakatinde tarif ve tecrübe ediliyor.

Her ikisi de, İstanbul Anadolu yakası Acıbadem semtinde yer alan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi sanatçıların düzenlediği etkinlik, kendini 354 dönüm ile İstanbul Anadolu yakasının ikinci en büyük yeşil alanı ve birinci derecede doğal SİT alanı olarak tarifleyen Validebağ Korusu üzerinden var ediyor. Bölgede yaşları 25 ile 400 arasında değişen 4 bin ağaç bulunurken, 20’nin üzerinde de kuş türünün konakladığı biliniyor.

İkilinin, ‘kovuldukları cennete dönmüşçesine’ Adem ve Havva’msı, günahsız bir duruş ve gereksinimle kurguladıkları sergide, şehrin göbeğinde bir koruya girdiğinizde nasıl davranacağınızı bilemeyeceğiniz türden, uçucu bir aidiyet, uyum ve davranış krizi yaşıyorsunuz. Kendinizi nereye koyacağınızı, kimin, neyin adına bu sergiyi gezdiğinizi ilk bakışta çıkarmanız, popüler tabiriyle bu sergi üzerinden kendinize ‘konum atmanız’ hayli zor. Yani en basit tarifle, vicdanınızın burada ‘çekmesi’ gerekiyor.

Çünkü yaban bir sergi, Prevantoryum. Sizi kapılarda karşılamıyor. Tersine, hissettiğiniz, hani iş güç hayhuyu içinde canınıza tak eder de İstanbul Emirgân / Yıldız Koruları, ya da ne bileyim, işte Londra Hyde Park veya New York Central Park filan, oralar içinde birdenbire kendinizi bulabileceğiniz türden, fanî, bedelli bir turistik özgürlük saçıyor. Sizin değil, aslında doğa diye bildiğiniz şeyin size çoktan ne kadar yabancılaştığını, çekip gittiğini, inzivasını yansıtıyor.
Telaşlı bir tavşanın işgüzar saatine razı olup ardına koyulduğunuz, bir nevî Alice tüneli, Prevantoryum sergisi. Gördüğünüzü doğru algılamakla akla karayı seçtiğiniz, duygusal türbülans içerikli bir zaman – mekân deliği. Ölü bilgiyle diri olanı, hayalî olanla gerçeği birbirine kayırmayan, ama içerdiği realist tartışma tohumlarıyla, bir yanıyla sanatçılar ve biz izleyicilerin, kendilerini içinde iki aylığına buldukları, gözaltına alındığı bir nezarethane de aslında.

Çelebi ve Saray, Bonnie ve Clyde sanki. Susması gerektiği yerde susmuş ve davasını bile beklemeden, size ‘olay yeri’nde elde ettikleri zihinsel ganimetten birtakım deliller savurup, kasanın kapısını da öylece açık bırakıp, firar etmiş bir çift sabıkalı gibi. Prevantoryum, Kasa Galeri’nin kameralı, dedektörlü, nöbetçili yoğun güvenliğinin, ziyaretçiyi neredeyse rahatsız eden güvencesi parantezinde, sanki suç işlemişçesine, oksijen ‘tüketir’ gibi ihtiyat ve itinayla teneffüs ettiğiniz bir sergi.

Serginin başlangıç panosunda, sanatçı isimleri, sergi adı ve açılış – kapanış tarihlerine, küçük bir imge refakat ediyor. Minerva Han’ın girişine de asılı devasa haliyle hayranlık verici bu ‘sepya’ imge replikası, bize, ‘Prevantoryum’ adına düzenlenmiş kum havuzunda, beyaz başlıklı bir grup kız çocuğunun öğretmenleri nezaretinde güneşlenmelerini aktarıyor. (Çelebi’den öğrendiğime göre) Bu kum havuzunun ihtiyacı olan kumlar, yine Anadolu yakasında, koruya yakın bölgede yer alan Üsküdar’daki tarihi Zeynep Kâmil Hastanesi’nin alt tarafında bulunan depodan edinilmiş.

Çağrı Saray’ın, sergide bölgeyi bütün sismik, mimarî ve hissî sarsıntısıyla imleyen, düne ve bugüne ait birer ‘ak’ ve ‘kara’ yapı siluetiyle baskı resimlerinde mukayese etmek suretiyle nüfuz ettiği ‘Prevantoryum’, korudaki geçici (şifa) mekân / bedenini, 32’nci Osmanlı padişahı, 111’inci İslâm halifesi Sultan Abdülaziz’in, 1853’te kız kardeşi, şair ve hayırsever Adile Sultan anısına, Ermeni Mimar Nigoğos Balyan’a yaptırdığı kasırda bulmuş. Adile Sultan Kasrı, 1927 yılında 60 yataklı prevantoryuma dönüştürülmüş ve 194 şehit çocuğu, bol açık hava, oyun ve güneş tedavisinin de faydası ile, veremden burada kurtarılmış. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, korunun daha sonra da nasıl kullanılacağını Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e o sene danışmış. Atatürk, buranın tamamen eğitimciler için kullanılmasını isteyince, koruya daha sonra, sırasıyla sanatoryum, öğretmenler hastanesi, sağlık meslek lisesi yapılmış.

Naçizane, bence bu sergideki oto-biyografik ilişkilere gelirsek, örneğin, her ikisi de aynı okulda öğretim veren Çelebi ve Saray’ın, uğruna sergi açtıkları Validebağ Korusu’nda halen, içinde TOKİ’nin de yer aldığı, epey ‘doğru alanda projeler’ üretiliyor ve bu projelerin mümessillerinden biri olan ticari yapı kuruluşu, yine sanatçılardan birinin evine komşu sayabileceğimiz, eski Marmara Üniversitesi Hastanesi’nin 24 dönümlük arazisini çoktan satın almış durumda. Yine, Validebağ Korusu’nda da, vaktiyle 50 dönümlük bir alanında, Marmara Üniversitesi’nin başka sağlık kurumlarının bulunduğu ve satıldığını hatırlatalım. Bu açıdan, Çelebi ve Saray, bu koru üzerinden bir bakıma kendi pozisyonları ve temsiliyetlerini de alabildiğine sorgulama şansı yakalıyor. Yine, hatırlanacağı gibi, Çağrı Saray yakın zaman önce, geçen yılın Ekim ayında, İstanbul Sultanahmet’teki Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi ve Sanat Galerisi’nde, benzer farkındalık ve kaygılarla yüklü ‘Saklı İşler’ sergisini ‘içeriden’ dışarıya sunmuştu.

Elif Çelebi

Serginin ilk kısmında bizi, Elif Çelebi’nin yapı, yapıt, anıt ve kanıt kavramları arasındaki vicdani ve estetik tercihi bize yeniden düşündürdüğü, hani ‘Ağaç, yaşlıyken önünde eğilinir,’ dedirten cinsten bir ‘anıt ağaç mangası’ karşılıyor. Çelebi burada, koruda rastladığı, tamamıyla değil, toprakla kurdukları ilişkiyle kadrajladığı anıt ağaçların bir kısmının ‘Dendrokronolojik’ künyelerini bizimle paylaşıyor. Bu organik ve mahzun ‘gövde gösterisi’nin karşısında ise, korudan edinilmiş bir dizi bayraksız, cılız ve iktidarsız, sinematografik bayrak direği imgesiyle, Çağrı Saray’ın ‘spor sahası’ kadrajı, yine arkalarında onları izleyen koru ağaçların şahadetinde hazır, yatay bekliyor.

Çağrı Saray

Bu yönüyle Kasa Galeri’nin yer aldığı hanı da artık başka şeylerin şifası derdine düşmüş, bir nevî ‘Prevantoryum’ olarak ‘içeriden çalıştığını’ söylemek, mümkün görünüyor. Zaten, bu ‘içeriden çalışma’ hali, sergideki devasa, ahşap Validebağ ‘vaziyet planı’ ‘Heykel’ini de bir nevî Truva Atı – daha – kılıyor.

Elif Çelebi

Ancak ne yazık ki bir başka talihsiz – karşı benzerlik, kendisini 1025 dönümlük Sabancı Üniversitesi Tuzla Kampüsü’nün inşası sırasında – her ne kadar yasal izinli olursa olsun – eğitim amaçlı yok edilen yüzde 15’lik arazi ile belli ediyor. Bu, 153,75 dönümlük bir alana karşılık geliyor ve üniversite, Kasa Galeri açıldığı dönemde bu alanın kalanını da ‘yeşillendirdiği ve ağaçlandırdığını’, TBMM kayıtlarına işliyor. Öyle ki, tam da bu sıcak tartışmalara dair olarak, bugün büyük bir ağaçlandırma kampanyasına da imza atan, bugünün Cumhurbaşkanı ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ana akım medyaya da yansıyan 2013 tarihli bir konuşmasında durumu şöyle analiz ediyor:

“…Aynı şey Sabancı Üniversitesi için de geçerli. Orası da orman alanıdır. Yani, bazı gerçekleri lütfen bilelim de, ona göre değerlendirmeleri yapalım. Çünkü bu ülkede bugüne kadar belli bir kaymak takım maalesef istediği gibi istediği yeri değerlendirmeye, istediği yerde isteği şekilde konuşlanmaya alışmıştı. Bizim iktidarımız bunları ortadan kaldırdı.”

Sergiye dönecek olursak, Çelebi’nin, ticarî ve ideolojik rantın getirdiği tüketim ve mülkiyet hastalığı gereğince giderek ‘kelleştirilen’ Validebağ Korusu’na, acıklı bir çarpıklıkla ahşap bir ‘vaziyet planı’ üzerinden getirdiği bu iradî kaba – saba yorum, işte tam da çıplaklığı, dayanılmazlığı ve rahatsız edici ebatlarıyla, serginin biz ‘müşterileri’ni, en odun hislerle, adeta sado-mazo bir titreşimle, (olduğumuz yere) çiviliyor.

Çağrı Saray

Bu kadar çatık kaşla gezdiğiniz sergide daha sonra bir anda, çimlerin tüm şefkatiyle tekrar kaplamaya çalıştığı atıl spor sahasının Çağrı Saray imzalı foto-perspektifleri refakatinde, bölgede süren yapı inşaatından, Çelebi imzalı bir video kesit gözümüze çarpıyor. Acı bir karikatür bu. Devasa bir kent saksısı. Bölgeyi kemiren yapı silsilesinin ürettiği şantiyede bir ağaç, koruma mazeretiyle köküne kadar yalnızlaştırılmış, çevresindeki kepçelerin, adeta vinçlerin gürültüsüne gidiyor.

Saray, serginin finali de diyebileceğimiz son odada bununla da kalmayıp, üç hücreden menkul kasa-galerideki serginin son ‘mertebe’sinde, mevzunun, parkın kendisini yatak çarşafında imleyen bir dışavurumcu deseni, Çelebi’nin bulduğu orijinal tasarım hasta yatağı vesilesiyle, bilhare gerçeküstü bir müşahade ve istirahate yatırıyor.

Yine, Elif Çelebi de, zemininde dört ton kumun yığılı olduğu bu ‘araf’ odasına, korunun, İstanbul ve Türkiye’nin süresiz ziyaretçilerinden, ‘Kızıl Amiral’ olarak da bilinen Vanessa Cynthia Atalanta’yı, koza, tırtıl gibi yaşam dönemlerinde tasvir eden bir kelebek deseni biçiminde bırakıyor. Desene Armut Çiçeği ile refakat eden Atalanta, Yunan mitolojisinde avcılığa ve atletizme yatkınlığıyla bilinen bir bakire olarak kayıtlara geçmiş. Onun mahrem öyküsünü de, onu merak edenlere bırakalım.

Çağrı Saray-Elif Çelebi

Prevantoryum’un nihayetinde, bu son odanın en kıymetli şeyi, zeminindeki dört tonluk kum taneleri olarak ayaklarımıza kadar geliyor. Kum tanelerinin sarısı, son yenilemede elden geçirilen Minerva Han’ın giriş tavanındaki altın tozunu aklıma getiriyor. Sanatın kasası, bu kez tamtakır hakikatle dolu gibi. Ben de, yazdıklarımda neyin hayal, neyin gerçek, neyin tavan, neyin taban yapmış olduğunu, o andan sonra artık boş verip, kumlara uzanıyorum.

Ne de olsa, “Sous le pavé la plage” (Taşların altında plaj/kumsal var-Mayıs ’68) değil mi ?

Madem bugün nisanın biri, Kasa’nın kum havuzuna, narsist iliğimize, liberal kemiğimize dek işleyen şu kapitalizm veremine şifaen, güneşin çıplak hakikatiyle niye girilmesin ki ?

Bilgi: kasagaleri.sabanciuniv.edu/validebag.org

YAZARIN DİĞER YAZILARI