Hürriyet’in ‘alınması’ ya da el değiştiren cam kırıkları

Cuma, 30 Mart, 2018
Bugün olan, Erdoğan-AKP öncülüğündeki iktidar blokunun devletleşmesinin Hürriyet gazetesine kadar olan kaçınılmaz genleşmesi bir bakıma. Ve bu genleşme, artık kavga etmek ve karşı kampta işaret ederek suçlamak için bir Doğan Medya, hatta belki bir ‘Cehape’ bile istemeyecek noktaya da getiriyor iktidarı. Peki bu ‘dertlere deva’ mı?

19 Mayıs 2015… Türkiye tarihinin en önemli, siyasal ve toplumsal olarak en çok alt üst oluşa neden olmuş seçimlerinden 7 Haziran 2015’e 18 gün kalmış. Henüz resmi anlamda ‘partisiz’ olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şubatta başladığı seçim mitinglerinin bilmem kaçıncısını Ankara Keçiören’de “Esertepe Rekreasyon Alanı Açılış Töreni” vesilesiyle yapıyor. ‘Rekreasyon alanı’ falan gibi afili isimler yanıltmasın. Orta boy bir ‘park’tır açılmakta olan. Alanın büyük bölümünü kaplayan bir ‘fıskiyeli havuz’ ile tartan pist üstüne sabitlenmiş çocuk parkı oyuncaklarının etrafını, epey aralıklı dikilmiş bir miktar ağaç fidesi ve çimle ‘yeşillendirilmiş’ eğimli setler sarmalıyor. Törenle açılan bu. Ama işte seçime, o hayati seçime 18 gün kalmışken, bir göbek salata bile ‘yeşil alan’ vesilesine dönüştürülüp açılabilir, yasal ve anayasal olarak henüz ‘partiler üstü ve tarafsız’ olması gereken reis-i cumhur da böylelikle miting edebilir.

Nihayetinde amaç hasıl oluyor. Ankara’nın akşam alacası çökerken Erdoğan kürsüye çıkıyor ve park çevresinde toplanmış yurttaşlara sesleniyor. Zaten gündeminin birinci sırasında bir süredir Doğan Medya Grubu var. Mısır’ın devrik cumhurbaşkanı Mursi hakkında verilen idam kararının internet sitesindeki başlığı vesilesiyle (“Dünya şokta! Yüzde 52 oy alan Cumhurbaşkanı’na idam”) subliminal mesaj vermekle suçlanan Hürriyet gazetesi o 19 Mayıs günü 1. sayfasında “Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyoruz” başlıklı bir mektup yayınlamış. “Kanıtınız nedir Sayın Cumhurbaşkanı” diye sormuş bu mektupta: “Bizden ne istiyorsunuz? Apaçık haksızlıklarla, apaçık çarpıtmalarla, apaçık zorlamalarla, niyet okumalarla neden bize saldırıyorsunuz? Bizi neden hedef gösteriyorsunuz? Ne istiyorsunuz bizden?”

İşte o mektubun yayınlandığı gün Keçiören’de konuşuyor Erdoğan ve konuşmasının önemli bir bölümünü yine Aydın Doğan’a ve sahibi olduğu medya organlarına ayırıyor. Şöyle diyor:

“Eyy Doğan, niye rahatsız oldun? Sen değil misin ‘411 el kaosa kalktı’; sen değil misin benim seçilme hakkım elimden alındığı zaman ‘muhtar bile olamaz’ diye başlık atan? Bütün köşe yazarlarınla bize saldırdığın o günleri unutacağımızı mı zannediyorsun? Cumhurbaşkanı oldum, yine aynı şekilde devam ediyorsun. Milletin verdiği oya saygın yok.”

Bu esasında, 2007’den beri ‘çalışan’ bir seçim numarasının tekrarıydı. Erdoğan, 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan muhtırasından sonra yapılan temmuz seçimleri de dahil olmak üzere, izleyen tüm seçimlerde ‘bizler ve onlar’ diye kurduğu dikotominin onlar hanesine, dönemin meşrebine göre, ‘askeri vesayet’, ‘azgın azınlık’, ‘mankurt’, ‘haşhaşi’, ‘bölücü’ gibi kavramları kullanarak siyasal yelpazenin hemen her kolunu yerleştirdi. Ama bunu yaparken şaşmaz şekilde karşısında tarif ettiği iki şey oldu: ‘Cehape’ ve Doğan medyası… ‘Ergenekoncu’ların da ‘FETÖ’cülerin de arkasında bu ikisi vardı mesela. Türkiye’de toplumsal tarihin son derece basite indirgenmiş ve (kasıtlı olarak) eksik bir okumasından yola çıkan bu öfkeli kamplaştırma, 2007, 2009, 2011 ve 2014’teki seçimlerde gözle görülür bir ‘fayda’ sağlamıştı iktidara.

Kritik 7 Haziran seçimlerine de bu denklemin yine çalışacağı varsayımıyla girmişlerdi. Öyle ki, şu ara işi neredeyse eski Doğan çalışanlarından kime ne kadar tazminat verileceğini yazmaya kadar vardırmış olanlar, o sıralarda da 7 Haziran seçimi için “Ya Tayyip Erdoğan ya da Aydın Doğan kazanacak” diye yazıyorlardı.

Ama olmadı. O eski emektar kampçılık tek başına işe yaramadı. Türkiye toplumu değişim konusundaki iradesini güçlü şekilde gösterdi ve –Aydın Doğan’ın kazanması bir yana– AKP ve Erdoğan o seçimi kaybetti. Oyları iktidara yerleşmelerinden sora ilk kez yüzde 40’lara vekil sayıları hükümet için gerekli sayının altına düştü. Seçim kampanyası boyunca şeytanlaştırılan HDP tarihi bir başarı kazandı.

Zaten ne olduysa da bundan sonra oldu. Daha haziran ayında başlayan ve temmuzda katliam saldırılarına dönüşen bombalar; ‘yakaladık işte’ denilen faillerin başka gerekçelerle cezalandırıldığı ve ‘karanlıkta kalması bile karanlıkta kalan’ polis cinayetleri; istikşafi görüşmeler; ‘Devlet’ parantezinde Bahçeli, Baykal, Cemil Çiçek… İstikşafi koalisyon görüşmeleri buhar olup gitti, ‘tekrar seçim’ geldi.

2015 Temmuz-Ağustos yangınının tozu, dumanı, alazı arasında ‘denklem’ çarçabuk değişmişti. Herkesin (ama ‘herkesin’) kendisini mecbur hissettiği bir ‘yeni’ denklem kuruldu. Daha sonra ‘milli birlik beraberlik’, ‘Yenikapı ruhu’ ve nihayet ‘Cumhur ittifakı’ gibi isimler alacak olan bu ‘yeni’ denkleme de en kolay uyum sağlayan Erdoğan oldu. 7 Haziran ona, AKP’nin artık kalabalıkların umudu olacak bir siyasi proje gibi gösterilebilmesi olanağı kalmadığını göstermişti. Kendi adının yanında, kah bir seçim-propaganda makinesi, kah ‘kitlesel tepki gösterileri’ organizatörü olarak iş görecek bir dış ünite haline gelecekti parti.

Bunun ilk denemelerinden biri de aynı yazın sonunda, hedeflerden birinin yine Doğan medyası olduğu bir ‘tepki örgütlemesi’ ile yapılacaktı. 6 Eylül 2015’te, Dağlıca’daki bir PKK baskınının ardından TV programına katılan Erdoğan’ın, 7 Haziran sürecinde çok popüler olan “400 vekil” talebi ile bu saldırının bir arada bağlandığı bir soruya verdiği yanıt hakkında Hürriyet’in attığı başlık ‘kasıtlı’ bulunarak ‘protesto çağrıları’ yapıldı. Aynı gece, parti yöneticilerinin de aralarında bulunduğu bir grup tekbirlerle gazetenin önüne gelerek camı çerçeveyi indirdi. Binaya girmeye çalıştı, kısmen girdi, gazetecileri kovaladı. Saatlerce slogan atarak gazetenin önünden ayrılmadı. Polis önemsiz bir ‘kuvvetle’ gelmişti. Hürriyet yönetimi ve grup saldırıya sert tepki gösterdi.

Ama iki gün sonra, aynı nitelikteki bir topluluk, bu kez daha kalabalık olarak, kamyon damperlerine, çekici araçlara, kamyonetlere doluşmuş olarak bir kez daha gazete önüne geldi. Yine cam çerçeve indirdi, tehditler savurdu ve saatlerce kaldı.

O aynı günlerde, yine Dağlıca baskını bahanesiyle ülkenin dört bir yanındaki HDP binalarına, Kürtlerin işyerlerine ve yaşadıkları mahallelere, kitapçılara, turistik otellere, kalabalık gruplar tarafından saldırılar düzenleniyordu. İnşaat ve tarım işçilerine saldırılar düzenlendi, insanlar darp edilerek Atatürk büstü üzerine çıkarılıp büst öptürüldü!

Mesaj gayet açık ve net veriliyor, o tarihten sonra olacaklar, bugün yaşadıklarımızın bir fragmanı gibi akıyordu. ‘Yeni’ iktidar bloku, çimentosunu Kürt sorununda çözümsüzlük konseptinin oluşturduğu bir makara etrafında sarılıyordu. O güne dek Türkiye’nin bütün sorunlarıyla ‘kurcalama’ düzeyinde ilgilenen ve her birini eskisinden daha çözümsüz, daha zorlu hale getiren iktidarın şu ya da bu liberalliği artık söylem, vaat, istismar düzeyinde bile söz konusu olmayacaktı. Kurt ve Rabia işaretleri, İstanbul’da Hürriyet’i basan, Ankara Beypazarı’nda mevsimlik Kürt işçileri silahla kovalayan güruhlarda çoktan birleşmişti.

Aynı günlerde Doğan Grubu gazetelerine, hükümet yanlısı bir günlük yayının fantezi manşeti ihbar kabul edilerek ‘terör propagandası’ yapmaktan soruşturma açıldı. İstanbul sermayesinin, sanayi burjuvazisinin ve onun başlıca politik-kültürel eğilimlerinin (de) sesi olagelmiş Hürriyet gazetesi, can güvenliği noktasına varmış baskıların altındayken bu sınıflardan da yeterince destek alamadı. ‘Faili’ gazetenin önüne gelen üç beş çapulcuya indirgeyen yasak savma kınamaları, işlevsiz destek ziyaretleri falan filan… Türkiye’deki egemen sınıf matrisinin, o Hürriyet’e bile sahip çıkamadığını, demek yeterince ihtiyaç duymadığını ortaya koyan soğukkanlı bir sessizlikti ortaya çıkan toplam. Basın ve ifade özgürlüğü bir kez daha esasen emekçi sınıflara ait bir sorun olarak kristalize oldu. HDP’nin atıldığı, Doğan Medya’nın ayaklarından tutulup içine sarkıtıldığı kızgın kazanda Türkiye’nin yakın geleceğinin kaynatıldığı ve o kazanın, giderek çevresindeki her şeyi yutan bir kara deliğe dönüşeceği ana muhalefetçe de görülmedi.

Ve aslında temsili bir ‘el değiştirme’ 2015 sonlarında yaşanmış oldu. Fakat, 7 Haziran’dan sonra MHP’nin AKP saflarına iltihakı, AKP’nin de MHP fikriyatına tam entegrasyonuyla oluşan siyasal alaşım; kendi ‘organik burjuvası’ olmayan sermaye sahiplerinden de destek bulmaya devam ettiği koşullarda, nihayetinde fiili olarak da ‘kendi Hürriyet gazetesi’ne sahip olmak isteyecekti elbette. Bugün olan, Erdoğan-AKP öncülüğündeki iktidar blokunun devletleşmesinin Hürriyet gazetesine kadar olan kaçınılmaz genleşmesi bir bakıma. Ve bu genleşme, artık kavga etmek ve karşı kampta işaret ederek suçlamak için bir Doğan Medya, hatta belki bir ‘Cehape’ bile istemeyecek noktaya da getiriyor iktidarı. Devlet oldukça siyasetten, indirgenmiş, basit ve kötü siyasetten bile vazgeçiyor. Peki bu ‘dertlere deva’ mı? Kendinden başka her şeyi örtecek kadar genişleme isteği, bir yandan da gerilmek, yıpranmak, incelmek ve yırtılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına gelmiyor mu? Hürriyet’i her ‘kim’ alıyorsa, 2015’te memleketin tuzla buz edilmiş camlarının kırıklarını almış oluyor aslında.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI