Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

İyi insanları korkutmak bir işe yaramaz...

Perşembe, 29 Mart, 2018
Bahar kapıda, biz hepimiz okulumuzdaydık o gün. “Hayır gitmiyoruz, buradayız” demiştik zaten... "Önce Mülkiye’yi kazanacağız" da demiştik. Sağınıza solunuza, doğunuza batınıza o kadar da güvenmeyin yani...

Yetiştik Çünkü Biz grubunun ikinci başkanı Pınar Ecevitoğlu ve bir öğrencisi. Fotoğraf: İlker Yavuz

Ağır bir grip geçirmenin en berbat tarafı, gün boyunca yataktan çıkamamaktan dolayı, gece uykusunun da muntazam olmaması. Hatta daha beteri hiç uyuyamamak. Uyuyamıyorsun. Dönüp duruyorsun. İnsanın feleği şaşıyor. Dön annem dön…

Feleğin şaşmasından söz etmişken, “Doğu’mu Batı’ya koydun” diye bir Rus atasözü varmış. Rus asıllı Estonyalı bir Türkolog arkadaşım söylemişti. Sohbetlerimizde sık sık Estonca ve Rusça’daki deyimleri Türkçe’dekilerle karşılaştırırdı. Zaten her jest ve mimiğinde üç farklı ulusun konuştuğunu hissederdiniz onunla sohbet ederken. Bu atasözünün bizdeki karşılığı, “Sağımı solumu şaşırttın” olabilir ki, o da beklenmedik bir etkiyi ima ediyor. Yaratılan bu etkinin sevinç ya da coşkudan çok, belirsizliğe sürüklenmekle ve şaşkınlıkla bir ilgisi var.

Belirsizlik kadar da insanı rahatsız eden bir şey yok. Her tür belirsizliğin korkutucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela çok ağır bir uykuya gömülmüş birinin odasına parmaklarınızın ucunda girdiğinizi düşünün: Zemin malzemesinin halı, ahşap ya da laminant olmasına bağlı olarak, bir elektriklenmeye veya küçücük bir çıtırtıya yol açan bir adım atıp sonra duruyorsunuz… Bir adım atıp sonra… Uyuyan kişinin horlama sesi –genellikle- anında durur, bedeni içeri süzüldüğünüz kapıya doğru hafifçe döner. Kıpırdamadan beklemeye devam ederseniz, kafasını doğrultur, karanlıkta gözlerini gözlerinize diker… Bırrr. Korku filmi gibi değil mi?

Aynı odaya kendinden emin ama yavaş adımlarla girin, bir çekmeceyi açarak, bir pijamayı ya da başka bir şeyi tam da bulunması gereken yerde ışığı yakmadan aramayı deneyin. Uyuyan kişinin horlaması yine kesilir çoğu kez. Fakat bu kez düzenli nefes alışlarla yer değiştirir. Bedeni kapının aksi tarafına, duvar yönüne doğru rahatça döner ve uyumaya devam eder. Uyuyan bir beden, odaya giren kişiyi temkinsizliğinden, odanın sahibiymiş gibi emin adımlarla yürüyüşünden tanımış, güvende olduğunu bilerek kendini uykunun kollarından koparmamıştır.

Belirsizliklerde sinsi bir şeyler var. Uykuda sırta saplanma ihtimali olan bir bıçak gibi. Sağı solu, doğuyu batıyı zaten net bilemiyorsanız, bu belirsizlik sizi iyiden iyiye tedirgin eder. Hayatım boyunca en zorlandığım şeylerden biri de sağı solu tereddütsüz bilmektir.

İnsan işaretsiz bir boşlukta sağı ya da solu nereden bilsin? Neye göre sağ, neye göre sol? Neye göre Doğu, neye göre Batı? Olmayana ergi yöntemiyle mi buluyoruz? Sol değilse sağdır? Olmayana ergi yönteminin böyle bir şey olduğunu da hiç sanmıyorum üstelik.

Konu basit gibi görünüyor ama öyle değil. Bu yön duygusunun olmayışı, trafik fobisini de tetikliyor. Uçuş korkusunu da. Ben düz yolda sağımı solumu bilemezken, o demir-çelik-plastik yığını dev kütlenin göklere şımarıkça tırmanıyor olması. Uçsuz bucaksız bir boşlukta yolunu bulması. Uçağa epeyce sık biniyor olsam da yaşadığım gerilim budur…

Neyse ki bu fobilerin cesaretle pek ilgisi yok. Tam da bu fobiler nedeniyle insan epeyce cesur olabilir. “Normal” insanın şapadannak sahip olduğu yön duygusuna sahip değilsen ve çeşitli fobilerin de varsa o zaman hayatındaki diğer birçok belirsizliği elimine edecek cesarete de sahip olman gerekir.

Kişisel düzlemde cereyan eden belirsizlikler neyse de, toplumun ve toplumsal hayatın bir “belirsizliğe” sürükleniyor olma ihtimali çok tedirgin edici. Çeşitli konularda siyasi iktidarın yeğleyeceğinden farklı düşünen ülke gençlerine, “bu teröristlere üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” diyen, işinden aşından edilmiş insanlara ağaç kabuğu kemirmelerini buyuran devlet ve siyaset aklından tabii ki çok korkuyoruz. Aklı olan herkes korkar, nasıl korkmasın? Fakat bu sözlerin, diğer birçok şeyle birleşerek getirdiği ifrat derecesindeki belirsizlik ve nereye gidiyor olduğumuzu bilmemenin yarattığı infial öyle ürkütücü geliyor ki, bu belirsizlikten kurtulma arzusu bir cesaret de zerk ediyor insana. Hiçbir şeyden korkmuyorsunuz o vakit. Ya da korkmaktan korkmuyorsunuz, geri durmuyorsunuz.

İnsan başka türlü davranmayı bilmediğinden ve sinsiliklerle dolu bir hayat yaşamayı reddettiğinden, korktuğu şeyleri de inadına yapar. İyi insanları korkutmak bir işe yaramaz… Hayatın adaletsizliklerine ancak başka türlü yapmayı bilmeyen, başka türlü yapmak elinden gelmeyen çocuksu bir hesapsızlık, cesaret ve “iyilik”le direnebilir insan. Korkusuz olmak ve her türlü fobiden azade olmakla değil. Bana öyle geliyor. Yoksa dünyanın bütün direnişçilerinin ve devrimcilerinin öncelikle 10 bin feet’ten paraşütle atlayacak cesarete sahip olması gerekirdi ki, yok öyle bir şey.

Ağır bir grip insana bol bol düşünme fırsatı da veriyor. Böyle birbiriyle ilişkisiz şeyleri ilişkilendirerek düşünüp duruyorsun.

Bu düşüncelerle yine pek ilgisi olmayabilir ama değinmeden geçemeyeceğim. Geçtiğimiz hafta sonu Mülkiyeliler Birliği’nin olağan genel kurulu ve seçimleri vardı. Yetiştik Çünkü Biz adını alan ve ihraç edilmiş akademisyenlerin ağırlığının olduğu grup seçimlerin galibi oldu. Bu gruba daha çok gençlerin oy kullandığı sandıklardan oy çıktı.

En kıdemli ve yaşça ileride olan üyelerin oy kullandığı ilk beş sandıkta ise Yetiştik Çünkü Biz grubuna çıkan oy sayısı toplam oyların yüzde onundan bile azdı. Geçmişi ve geleceği, doğuyu ve batıyı, sağı ve solu iyi bilen üyelerin büyük kısmı, onlara güven göstermedi. Maazallah Birliğin doğusunu batıya kaydırabilirdi bu “yetişenler.” Bu gruba güvenmemeleri için muhakkak ki epeyce bir bilgi de kendilerine önceden verilmişti.

Fakat nedense ilk beş sandıkta neredeyse tümden mevcut yönetime verilmiş olan oylar değil de, son sandıklardan çıkan Yetiştik Çünkü Biz oyları şaşırttı bazılarını. Oysa o sandıklarda grup üyesi ihraç hocalarını tanıyan, bilen, onlara güvenen, onların ihraçlarıyla okullarının nasıl ağır bir darbe yediğini gören ve yaşananların toplumsal sonuçlarını değerlendirebilen genç üyelerin oyları çoğunluktaydı. Bu oylara şaşırdılar, kızdılar, söylendiler… Gençlerin kararlılığı doğularını batıya kaydırdıysa demek…

Mülkiyeliler Birliği seçim sonuçları, alışılmadık biçimde dalga dalga yayılan, büyüyen, bu kurumun ve Ankara’nın sınırlarını aşan büyük bir sevinç, heyecan ve umut yarattı. Görülmeliydi. Gerçekten.

Bir pazar günüydü. Seçimler geleneğe uygun olarak Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yapıldı. İhraç edilmiş olan hocaların hiçbir biçimde giremediği fakültede.

Sonraki gün SBF dekanı istifa ettiyse de, “Bu işte bir ibişlik yok” diyorlardı. Öyle denk gelmişti… Gelmiştir. Neden olmasın?

İnanmaya, mücadeleye, direnmeye ve “başarmaya” nasıl kavurucu bir susuzluk hissetmişsek artık, sahiden iklimimiz değişti. Bahar kapıda, biz hepimiz okulumuzdaydık o gün.

“Hayır gitmiyoruz, buradayız” demiştik zaten…

“Önce Mülkiye’yi kazanacağız” da demiştik.

Sağınıza solunuza, doğunuza batınıza o kadar da güvenmeyin yani…

Yazıyı bitirmek üzereyken, sözünü ettiğim arkadaşıma Whatsapp’tan şu Rus atasözünü tekrar sordum. Emin olayım istedim. “Rusça’da böyle bir atasözümüz yok” demez mi bana! “Yapma ya” dedim, “Bütün yazıyı değiştiremem, iyi düşün, sen söylemiştin.” “Ben söylemedim, yok öyle bir şey” dedi yine.

Ne yapalım, bu sözü de ben Rus ulusuna armağan etmiş olayım o halde. Güzel söz ne de olsa.


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI