Murat Sevinç
Murat Sevinç

Halklardır kendilerini teslim edenler, ezdirenler...

Perşembe, 29 Mart, 2018
Söylev’in yazılma gerekçesi nedir? La Boétie’nin eserinde belli bir yönetimin tercih edilmediğini ya da savunulmadığını görüyoruz. Yazar, yönetim biçimlerinin iyiliği ya da kötülüğüyle ilgilenmez. Ağaoğulları’nın ifadesiyle, La Boétie, siyaseti geniş anlamı içinde ele alır, onun doğrudan doğruya ‘özünü’ açıklamaya çalışır. Yapıtının odak noktasında, ‘insanların nasıl olup da itaat ettikleri’ sorusu vardır.

Bizi nasıl ezebiliyorlar? Bir insan neden ezilir, sömürülür? Bir insan, sömürüldüğü için neden mutlu olur? Neden insan, kendisini diğer insanlara, kurumlara, devlete feda eder? Neden, kendisinin feda edilebilecek bir mahluk olduğu kanısındadır ve bu düşünce onu mutlu eder? Bir insan, bir diğer insanın kendi üzerinde hakimiyet kurmasına, neden ve nasıl izin verir? Peki o hakimiyet nasıl kurulur? Nasıl giderek sağlamlaşır, hâkim olanın iradesi? Kulluk etmek, gönüllü mü yoksa zorunlu mudur? Eğer gönüllü kulluk olmasa, muktedirler kimin üzerinde ve nasıl iktidar kurar?

 

Herhalde pek çoğumuzun aklına gelen sorulardır bunlar. Neden yönetiliyoruz? Ve daha da önemlisi ‘nasıl’ yönetilebiliyoruz? Örneğin bundan yaklaşık otuz yıl önce, üniversitede hemen yan sıramda oturan ve tek kaygısı sivilceleri olup belirgin hiçbir niteliği, yeteneği bulunmayan genç insan, otuz yıl sonra beni nasıl yönetebiliyor? Nasıl oluyor da benim kaderimi belirleyecek kararları alabiliyor? İktidarın kökeni, kaynağı ve temsil ilişkileri konularına, daha önce bir iki kitap nedeniyle değinmiştim. Asırlardır sorulan ve yanıt üretilmeye çalışılan sorular bunlar.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Étienne de La Boétie, Çeviri ve Yorum: Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Yayınevi, 3. Baskı, 127 syf

Bugün söz edeceğim kitap için ‘tanıtma’ sözcüğü gülünç olur, zaten herkes haberdardır. Belki, özellikle bizim alanlarda yeni çalışmaya başlayan ya da meraklı okur için bir kez daha, ‘hatırlatma’ diyebilirim. Biraz eskilere gidelim bugün. 16’ncı yüzyılda yaşamış Étienne de La Boétie’nin (1530-1563) eseri, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev.

Elimde iki ayrı baskısı var. İlki, 1987’de B/F/S’den çıkmış. İkincisi ve bu yazıda kullanacağım nüsha, İmge Kitabevi’nden 2011’de yayınlanmış (3’üncü baskı). Çeviren, sevgili hocamız Mehmet Ali Ağaoğulları. Ancak Hoca, yalnızca çevirmemiş kuşkusuz. Çünkü metni tek başına okuduğunuzda pek çok göndermeyi ve ifadeyi anlamak çok zor. Ancak, siyasal düşünce tarihini, o çağı ve düşünürü çok iyi bilen birinin aydınlatmasıyla anlaşılabilir. Tahmin edilebileceği gibi Hoca’nın çevirisi, ‘Önsöz’ü ve ‘Değerlendirme’ yazısı, yazarın derdini ve dönemi anlayabilmek için eşsiz bir fırsat sunuyor okuyucuya. Ben de bu tanıtım yazısında, Mehmet Ali Ağaoğulları hocanın yorumlarını ve Söylev’deki düşünceleri, bir arada aktarmaya çalışacağım.

16’ncı yüzyıl Avrupa ve Fransa’sı son derece sarsıcı bir altüst oluş yaşıyor. Bir yandan güçlenen burjuvazinin neden olduğu kabuk kırılması ve iktidar savaşları, diğer yanda Rönesans/Reform ve kanlı din çatışmaları. Protestanlar ile Katolikler arasındaki şiddetli ve kanlı çatışma, merkezi otoriteyi zayıflattığı için en ciddi sorun olarak görülüyordu. Koşullara uygun olarak dönemin popüler düşüncesi, merkezi devletin güçlendirilmesi. Çünkü burjuvazinin, güçlü kralların ‘ulusal sınırlarına’ ve ‘koruyucu ticarete’ ihtiyacı var. İtalya’da, La Boétie doğmadan üç yıl önce ölen ve başlıca tasası ‘birlik’ olan Machiavelli, Prens’in yazarı. İngiltere’de Thomas More Ütopya’yı kaleme alıyor ve La Boétie’nin doğumundan beş yıl sonra, Vatikan’dan ayrılıp Anglikanizm’i ‘icat eden’ VIII’inci Henry’nin gazabına uğruyor. Almanya’da Martin Luther, Reform hareketinin öncüsü olarak 1517’de Protestanlığın ilkelerini kilise kapısına asıyor. Ölümünden dokuz yıl sonraysa, tarihin gördüğü en bağnaz dinsel katliam yapılıyor Saint-Barthélemy kıyımında. İngilizlerin Stuartlar döneminde Amerika’ya göçmeye başlamasına üç çeyrek yüzyıl var. La Boétie öldükten yirmi beş yıl sonra doğacak olan Thomas Hobbes ise, ‘Leviathan’ı yazacak.

La Boétie, tüm bu karmaşa ve kralların feodal kurumlara karşı güç kazandığı heyecan verici değişim döneminin ortalarında bir yerde, bir Rönesans düşünürü olarak çok kısa ömür sürmüş. Hukuk eğitiminin ardından II’nci Henry’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olmuş ve ölene dek orada çalışmış. Çok yakın dostluk kurduğu Montaigne ile danışmanlık görevi esnasında tanışmış. Gerek Önsöz’de, gerekse değerlendirme makalesinde Ağaoğulları, yazarın ve eserinin zamanında ve düşünce tarihinde ne anlama geldiğini, nereye denk düştüğünü, kimleri etkilediğini, kimlerce kullanıldığını ve Montaigne’nin eser hakkında yarattığı kısmen yanlış algıyı ve bunun gerekçelerini, anlatıyor. Bu kısımları okuyucuya bırakarak, La Boétie’nin günümüzde de gündem olabilmesini ve okunmasını sağlayan temel düşüncelerine geçelim.

 

Söylev, din çatışmalarının yatışmasıyla unutulur gibi olmuş, yıllar sonra bu kez demokrasi ve cumhuriyet için verilen savaşlar esnasında, örneğin Fransız Devrimi’nde ‘iki ayrı kitapta’ yer aldığı görülüyor. Ardından yeniden uykuya dalmış ve bir kez daha hatırlanmak için 1970’leri beklemiş. Ağaoğulları’nın sözcükleriyle; “…70’li yıllarda Fransa’da ‘iktidarın, devletin (fiziksel ve ideolojik) baskıcı, otoriter özü’ sorununu ortaya koyup araştırma konusu edinen entelektüel bir akımın belirmesi ve La Boétie’nin bu yönde yeniden okunması ile mümkün olmuştur.”

Mehmet Ali Ağaoğulları-Foto: İlker Yavuz

Söylev’in yazılma gerekçesi nedir? La Boétie’nin eserinde belli bir yönetimin tercih edilmediğini ya da savunulmadığını görüyoruz. Yazar, yönetim biçimlerinin iyiliği ya da kötülüğüyle ilgilenmez. Ağaoğulları’nın ifadesiyle, La Boétie, siyaseti geniş anlamı içinde ele alır, onun doğrudan doğruya ‘özünü’ açıklamaya çalışır. Yapıtının odak noktasında, ‘insanların nasıl olup da itaat ettikleri’ sorusu vardır. ‘Devlet’ sorununa yönelir ve Fransa’da belirginleşmeye başlayan modern devlet gerçeğine ulaşır. Yazara göre tüm siyasal rejimler kötüdür. Ona göre siyasal iktidarın özü hiçbir zaman değişmez, özü itibarıyla tümü ‘tiranlıktır.’

La Boétie, devleti ‘doğal gerçek’ kabul eden düşünceden ayrılır. Çünkü, devletin bireylerden bağımsız bir varlığı yoktur yazara göre. İnsanın doğasında özgürlük vardır ve insan zaman içinde yozlaşmıştır. Zaman içinde özgürlüğünü unutmuştur. Bu aşamadan sonra artık yalnızca boyun eğmeye rıza göstermez, ‘kul olmayı’ sevip ona bağlanır. Bu yozlaşmanın sonucu, insan, artık hayvan bile değildir yazara göre. Zira hayvanlar, özgürlüklerini hiçbir şeye değişmez: “Eğer insanlar fazla sağır olmasaydılar, hayvanların onlara ‘yaşasın özgürlük’ diye haykırdıklarını duyarlardı. Hayvanların birçoğu yakalandıkları anda hemen ölür. Örneğin balık sudan çıkar çıkmaz yaşamını yitirir; aynı biçimde ışığı terk eden bazı hayvanlar doğal bağımsızlıklarının yok olmasından sonra yaşamak istemezler… En büyüğünden en küçüğüne tüm hayvanlar yakalanınca tırnaklarıyla, boynuzlarıyla, ayaklarıyla, gagalarıyla öylesine büyük bir direnç gösterirler ki, bu da kaybettikleri şeyin onlar için ne denli değerli olduğunu gösterir.” La Boétie, hayvanların özgürlüklerini yitirseler dahi koşullarını benimsemeyi her zaman reddettiklerini şöyle ifade ediyor: “Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır, kuşlar ise kafes içinde yakınır.” Çünkü hayvanlar arasındaki iktidar ilişkileri, siyasal bir nitelik taşımaz. Haliyle hayvanlardan bir onay ya da rıza beklenmez. Oysa insan, kulluğu gönüllü olarak benimser ki bu da yalnızca baskıyla değil, yeni ilişkilerin geliştirilmesiyle mümkündür. Ağaoğulları, Pierre Clastres’e atıfla, “İktidarın gerçekten var olabilmesi için iktidar arzusunun kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğunun,” altını çiziyor.

Demek ki bir iktidarın varlığın sürdürebilmesi, ancak ‘gönüllü kulluk’ olgusunun yerleşmesiyle mümkün olabilir. İktidarın meşruiyeti ve ideolojik koşullanma ancak bu şekilde mümkündür. Bu bağlamda önemli olan gönüllü kulluğa dayalı iktidarın varlığıdır. Yoksa, siyasal rejimin şu ya da bu olması önemli değildir. Devletsiz toplumdan (rasyonel yaşam) devletli topluma (irrasyonel yaşam) geçişiyse, bir kaza anı, bir tür ‘kolektif delilik’ olarak tanımlar. Bu noktada, yazarın bir ‘16’ncı yüzyıl düşünürü’ olduğunu hatırlatmak gerekir!

Ağaoğullarına göre, devletin insanlık için bir kader olmadığını ortaya koyan La Boétie, her ne kadar Machiavelli ve Hobbes gibi modern siyasal düşünürlere yaklaşmış olsa da, ‘devletin toplumun varlığı için gerekli olmadığı’ görüşüyle onlardan ayrılır ve genel kabul gören ‘toplum, devletten bağımsız düşünülemez’ düşüncesine başkaldırıdır. La Boétie’ye göre iyi toplum, ‘insanların siyasal iktidar tarafından koyun sürüsüne indirgenmediği’ toplumdur.

Étienne de La Boétie

Tiranı yaratan ve koruyan, nasıl bir sistemdir? La Boétie’den biraz uzun bir alıntıyla:

“Tiranı koruyanlar süvari bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır… Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorsa, bu altı yüz kişi de, altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişi tutar; kendilerinin para hırslarında ve gaddarlıklarını uygulamalarında yardımcı olmaları, gerektiğinde bu gaddarlıklarını uygulamaları için ve öylesine çok kötülük yapsınlar ki ancak kendilerini yasa ve ceza araçları sayesinde koruyabilsinler diye bu altı bin kişiye, toplumsal konumlarını yükselterek, ya eyaletlerin ya da maliye işlerinin yönetimini verirler. Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır…”
Bugünün terminolojisiyle ‘saadet zincirini!’, tirana gücünü veren ve tiranlığın sürmesini sağlayan yapıyı bu şekilde tasvir ediyor, La Boétie.

Peki ‘insan,’ hangi yollarla kabullenir ve ‘sever,’ gönüllü kul olmayı? Bir kişi, milyonlarcasına nasıl hükmeder? Kuşkusuz yalnızca ‘korkuyla’ olmaz bu. Onun da sınırı vardır. İnsan doğası yozlaşır ve insan, yozlaşarak ikinci bir doğaya sahip olur. İktidarın sahip olduğu şiddet tekeli önemli ama bu da tek başına yetmez. Mutlaka meşruiyet sağlayacak bir şeylere gereksinim vardır. İnsan, bir süre sonra kul olmayı bir ödev kabul eder. Hakim ideolojinin beslediği gelenekler, eğitim ve tabii dinin kullanılması. La Boétie: “Tiranlar bile… Dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta, mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için bir kaç tanrısallık örneğinden faydalanırlardı.”

Öyleyse ‘insan,’ kaybedilmiş özgürlüğe nasıl kavuşacak? Şöyle diyor La Boétie: “Üstelik bu yalnız olan tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider. Ondan herhangi bir şey eksiltmek gerekmez, ona hiç bir şey vermemek yeterli olur… Demek ki halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır.

İnsan, kulluk etmeye nasıl son verecek, bir kez kul eden ve kulluğu sevdiren iktidar oluştuktan sonra? Zor soru! Söylev’in tartışmalı kötümserliği, ‘devlet ve kulluk’ ilişkisine dair vardığı noktanın bir kısır döngüden ibaret olmadığı, 16’ncı yüzyıldan Gramsci’ye varan yolu, modern devlet düşüncesine katkısını ve yazarın düşünce tarihindeki yerini, ben aktarmayayım; nasıl olsa okursunuz.

 

Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz… kötüler… dost değil, suç ortaklarıdır, diyen yazarın sözleriyle bitsin yazı: “Eğer onlara (tiranlara) hiçbir şey verilmezse, onlara hiçbir şekilde boyun eğilmezse, savaşıp vuruşmaya gerek olmadan tiranlar çıplak ve zayıf kalır; artık onlar hiçbir şey değildir; ya da tıpkı su ve besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidir.”

La Boétie, 16’ncı yüzyılın ikinci çeyreğinde; 17, 18 yaşlarındayken yazmış okuduğunuz satırları…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI