Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Turuncu saçlarından sen sorumlusun yahut Facebook

Cumartesi, 24 Mart, 2018
Siyasi propagandanın enstrümanları ile sıradan yahut küresel çapta bir içecek markasının enstrümanları arasında epeydir çok az fark var. Amerika’nın başını çektiği bu reklam/pazarlama dünyasının son yıllardaki dijital malzemelerinin sınırı çok çok silik. Propaganda ile reklamın, seçmen eğilimleri ile siyasi seçim kampanyalarının, içecek pazarlaması ile seçim sandığı süreçlerinin nerede ayrılıp nerede birleştiği konusu bizi bambaşka bir meseleyle baş başa bırakıyor.

Türkiye’de yaşamanın mütemmim cüzlerinden biri “şaşırmak”tır. Dünya âlemin bildiğini sandığımız şeylere halen şaşırılması, bunun “şaşkınlıkla karşılanması” bitmez bir spordur. Şaşırma kasları oldukça gelişkin bir vatandaştır Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Gezi’de “Ya bu medya penguen medyasıymış!” der, şaşırır. Dilinde biten –bitmiş olan– tüyle kalakalırsın. Ama spor bu, kaslar çalışmak ister. Ekşi Sözlük, varoluşunun ayağına sıkarak yazarının IP adresini verir, tweet attığı için insanlar tutuklanır, literatüre “sosyal medya gözaltıları” diye bir şey girer. Ama insanlar tuhaf biçimde şaşırmaya devam eder. Her halükârda şaşırmak için bir sebep bulunabilir.

Adlı adınca söylemek lazım: Türkiye’de artık bir merkez medya “da” yok. Uzundur sinyalleri veriliyordu, gak dediği için uyarılanlar, guk dediği için işten atılanlar vakayi adiyeden olmuştu zaten de, artık merkez medya denen “medium”u temsil eden bir Doğan medyası yok. Daha önceden Milliyet ile Vatan’ı alan Demirören grubuna satıldı. Şimdi Doğan grubunda çalışan herkes (D&R müstesna tutuldu satıştan) bütün kaderleri bir patronun iki dudağı arasında olduğunu bir daha keşfetti ve gene hepimiz şaşırıyoruz. Bitemiyor şaşkınlığımız.

 

Dahası, Facebook’un verileri paylaşma ve bu paylaşılan verilerle ABD seçimlerinde seçmenlerin kanaatini değiştirme, bu kanaatleri maniple etme haberleri var. İşte burada Türkiye halklarının sporu beynelmilel bir görünüm alıyor. Dünya da şaşırıyor. Propaganda ile reklamın, seçmen eğilimleri ile siyasi seçim kampanyalarının, içecek pazarlaması ile seçim sandığı süreçlerinin nerede ayrılıp nerede birleştiği konusu bizi bambaşka bir meseleyle baş başa bırakıyor.

Düşünelim: Bu ülkede Genç Parti diye bir oluşum, bütün medya gücünü kullanarak seçim propagandası yaptı. Dönemin medya patronlarından Cem Uzan’ın (şimdilerde sosyal medya fenomeni oldu sanırım) propagandasını hatırlayalım. Orada manipülasyon, kanaati etkileme, elindeki insan kaynağını kendi seçimi için kullanma yok muydu? Dijital bütün araçlar, “bulut”lar, Facebook ile bağlandığımız muhtelif aplikasyonlar zaten insan eğilimlerini depolamıyor muydu? Ama konu Amerikan seçimleri olunca bulut dünyaya yağmur yağdırabiliyor. Buradaki bulut, az önceki tırnak içindeki bulut değil tabii. Gerçek bulut.

Kurgu ile gerçek (“post-truth” denen şeyin konuşulduğu yerin ABD olduğunu not olarak düşelim) epey zaman önce birbirinin sınırını ezdi. Sözgelimi, House of Cards’ı düşünelim. Kendisi bir Amerikan dizisiydi, Netflix’te yayınlanıyordu, Beau Willimon tarafından tasarlanmıştı, Kevin Spacey (Frank Underwood) ile Robin Wright (Claire Underwood) başrolündeydi, dizi epeyce ödüllendirilmişti, nihayetinde Spacey’nin özel hayatına dair ortaya çıkan kimi şeylerle çekilmeyeceği duyuruldu. Dizide Spacey, Amerikan başkanı olmak için her yolu mubah sayan haris bir politikacıyı oynuyordu. Ve evet, bu Facebook meselesinin neredeyse aynısı dizide işleniyordu. Bilgisayar uzmanı bir adam, mümkün mertebe gizli bilgileri kullanarak dijital dünyada insanların kanaatine etki edecek şeyler yapıyordu ve dizi gereği, bu durum ortaya çıkmak/Underwood’un politik kariyerinde çok büyük bir gedik açacakken sümen altı ediliyordu. Diziyi sanırım kimi Amerikalılar da izlemiştir. Ve onlar da Facebook’ta son olan meselelere şaşırıyor. Tuhaf gerçekten.

Siyasi propagandanın enstrümanları ile sıradan yahut küresel çapta bir içecek markasının enstrümanları arasında epeydir çok az fark var. Amerika’nın başını çektiği bu reklam/pazarlama dünyasının son yıllardaki dijital malzemelerinin sınırı çok çok silik. Retro örnek vermek değil niyetim, sadece bu denli “markalaşmış” iki şeyin nasıl iç içe kullanıldığını göstermek için ufak örnekler vereceğim.

Bence dünyadaki tek sorumluluğu turuncu saçları olması gereken Trump’ın seçimlerde kanaat etkilemek için dijital verilen kullanması, bayağı “masum” geliyor öteki kararlarını düşününce. Ya da benim şaşırma kaslarım güçsüzleşmiştir, bilemiyorum.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI