Bir şemsiye nezaketi

Perşembe, 22 Mart, 2018
O kente geldik. Hala hatırlamıyorum adını. Üç ülke arası bir yerdi. Akşam oluyordu. 'Nereye gideceksiniz?' dedi. Bilmiyoruz dedik. Bagaja gittik beraber. Yağmur yağıyordu. Şemsiye ısrarla dışarı çıkmıyordu. Yorulmuştu belki yağmurdan.

Otostop yapıyorduk Avrupa’da. Bir kız arkadaş vardı yanımda, yoksa beni almaları zordu ya da ne biliyim her zaman tehlikeli bir insan gibi göründüğümü düşünüyorum. Hatta hala sınır kapılarında sağa çekip aradıklarında, -dikkat edin sağa çekerler genellikle- kendime yaşlanmamışım diye pay çıkarıyorum. Mobil bir Polyana uygulaması bu ve en çok gezen insanların ihtiyacı var. Ve devrimcilerin. Ve insanların, herkesin bence…

Hollanda’da otostop yapan el işaretinin altında duruyorduk. Tam Avrupa kültürüydü. Otostop yapmak serbestti ama trafik işareti olduğu yerde. Yağmur başladı. Kocaman bir şemsiye açtık. Belçika’ya giderken otostop yapan bir araba vermişti. Islak kimseyi arabasına almaz kimse. Hiçbir insan otomobil koltuğu kadar değerli değildi çünkü. Şoförler baktığında koşar gibi bir kaç adım atıyorduk. İyi bir taktikti bu. Vicdanlarını yakalıyoruz diye düşünüyorduk. Çok hızlı giderlerse zor oluyordu tabii ki. Hızla savrulup gidiyor vicdan dediğin. İktidar ve hızın ensest ilişkisi bu.

Bir araba durdu. Almanya’nın oralardaki bir kentine gidiyordu. Çok önemi değildi nereye gittiği. Çünkü bir yere gitmek zorunda değildik. Yoldaydık işte. Olur dedik. Küçük bir arabaydı şemsiye zor sığdı bagaja. Bırakabiliriz dedik. Garip baktı adam. Ne biliyim belki otomobil bagajı da şemsiyeden değerlidir diye düşündük. Otomobiller dünyanın efendisidir ya. Sonra hep beraber arabaya bindik. Konuşmaya başladık. O yüzden alır sürücüler zaten. Hikayeler anlattık otostop temalı. ‘Çok tehlikeli’ dedi adam. Hep böyle söyler sürücüler. ‘Kimse almaz aslında’ dedi. ‘Yaa’ dedik. Sürücüyü pek kırmamak lazımdı. Bütün Avrupa’yı böyle dolaştığımızdan söz etmedik, Latin Amerika, oldukça Asya, biraz Afrika.. Bir kısmı sonra ama olsun nasıl olsa hiç birşey demediğimiz için aynı statüde kalıyor artık. ‘Siz ne yapıyorsunuz’ dedik. Türkiye’de ‘nerelisin’ diye sorular ya Avrupa’da da ‘ne iş yaptığın’ sorulur. Batılı bir muhabbet bu. Bana işini söyle sana kim olduğunu söyleyim durumu bu. Öğretim üyesiyim dedi. Sosyolog. Biz de etiketlerimiz koyduk önümüze o zaman. Hukuk, avukat filan. Çantada taşıyoruz bunları ne zaman lazım olsa çıkarıyoruz. Boşuna mı dirsek çürüttük o kadar yıl. Müebbet hapisten uzun tedrisat tutsaklığı bu. İşe yarasın bari…

O kente geldik. Hala hatırlamıyorum adını. Üç ülke arası bir yerdi. Akşam oluyordu. ‘Nereye gideceksiniz?’ dedi. Bilmiyoruz dedik. Bagaja gittik beraber. Yağmur yağıyordu. Şemsiye ısrarla dışarı çıkmıyordu. Yorulmuştu belki yağmurdan. Marihuana içmek için Amsterdam’dan dönen bir Belçikalı vermişti bize.  Arabasından indiğimizde yağmur yağmıyor gibi gelmişti zaten. Belki de yağmıyordu ama iyi ki verdi diyorduk hep. ‘Bana gelin’ dedi sürücü. ‘Gece kalırsınız muhabbet ederiz’. Şemsiye gülümsüyor gibi geldi belki de ilaç markasının sembolü böyle…

‘Tamam dedik’. Sürücüyü pek kırmamak lazımdı…

YAZARIN DİĞER YAZILARI