Güncellemeden önce lazım olan hukuk

Çarşamba, 21 Mart, 2018
Kadına yönelik ayrımcılık ve nefret söylemiyle, çocuğun cinsel istismarını teşvik eden erken evlilik söylemiyle eril şiddeti besleyen fallussantrik din anlayışına karşı devlet mevcut kanunları uygulasa elverir. Niyet, kadın ve çocuk haklarını araçsallaştırarak din ve bilim alanlarında yeni kontrol/vesayet odakları geliştirmek değilse akademisyenleri yönlendirmeden önce iktidar, üzerine düşenleri yapmalı.

Düşünce özgürlüğünün güçlendirilmesiyle aşılabilecek sorunların, iktidar direktifiyle, kamu gücüyle çözülmeye kalkışılması eski hastalıklardan. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8 Mart Dünya Kadınlar günü vesilesiyle, kadın düşmanı din adamlarının söylemlerine itiraz ederken “İslam’ın güncellenmesi” gerektiği görüşüyle Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nu göreve çağırması, bin küsur yıllık hastalığın tekrarından ibaret.

Güncelleme direktifinin çağrıştırdığı “mihne” olayını dile getirmiştim bir önceki yazımda. Düşünce özgürlüğünü yok eden ilk büyük kırılmasıydı, İslam tarihinin. İki yüzyıl kadar süren özgür düşünce, serbest tartışma ve dolayısıyla bilimsel gelişme ortamını yok eden şey özgürlük yanlısı iktidarın düşünce ve bilim adamları üzerine kurduğu baskıydı. Mihne olayından sonra yaklaşık ikişer yüzyıl aralıklarla İslam düşünce ve bilim hayatında özgürlüğü kısıtlayan başka kırılmalar da yaşandı. Gazali’nin felsefe karşıtlığının, Filozofların Çöküşü (Tehafütü’l Felasife) adlı eserinde topladığı fikirlerinin, dönemin halifelerince resmi görüşe dönüşmesi gibi. Ehl-i Sünnet-Şia karşıtlığının iktidar mücadelesine konu oluşuyla medreselerin Şia karşıtı misyonla görevlendirilmesi gibi ana kırılmalar takip etti.

Burada yeri gelmişken bir önceki yazıda Mutezile alimleri himaye eden Büyük Selçuklu devletinin Nizamiye medreselerini anmadan geçmek olmaz. Devletin kuruluş aşamasında özgürlükçü alimleri desteklerken yıkılışına doğru medreseleri, Şia karşıtı bilgi üretmekle görevlendirişi, akademik özgürlüğe vurulan en büyük darbe olmuştu. Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet çizgisi boyunca devletlerin baskın karakteri olarak din ve bilim alanları üzerindeki iktidarı, Nizamülmülk’ten miras dersek hiç abartmış olmayız.

İşte Erdoğan’ın, ilahiyatçı akademisyenlerle Diyaneti göreve çağırışı da tarihte izini kalın çizgilerle sürebildiğimiz mirasın eseri. İktidarın emrindeki bilim, iktidarın kontrolündeki din anlayışıyla Orta Çağ aklını bu yüzyılda hâlâ sürdürme merakı. İktidarını sağlamlaştırma arzusuyla dini ve bilimi yönlendirerek geniş kitleleri, yeniden biçimlendirme gayreti. Bir tür seçim yatırımı, güncelleme çıkışı. Çünkü ülkede dindarların çoğunluğu da seküler kesim de kadın düşmanlığının, çocuk istismarını teşvik eden yorumların din gibi sunulmasından son derece rahatsız. Popülist politikacı Erdoğan, bu rahatsızlığın seçim sandığına yansımasını istemiyor.

Siyasi kaygılarla değil gerçekten düşünen bir Müslüman dindar hassasiyetiyle güncelleme konusunu dile getiriyor olsaydı bilim ve din alanını yönlendirmek yerine iktidar, hukukun gereğini yapardı.

İKTİDARIN YAPMASI GEREKENLER

Kadına yönelik ayrımcılık ve nefret söylemiyle, çocuğun cinsel istismarını teşvik eden erken evlilik söylemiyle eril şiddeti besleyen fallussantrik din anlayışına karşı devlet mevcut kanunları uygulasa elverir. Niyet, kadın ve çocuk haklarını araçsallaştırarak din ve bilim alanlarında yeni kontrol/vesayet odakları geliştirmek değilse akademisyenleri yönlendirmeden önce iktidar, üzerine düşenleri yapmalı:

1- Mevcut hukuku işletmek: Kadın karşıtlığını din gibi sunan kişilerden birisi olan İhsan Şenocak, devlet memuru. İlkin Diyanet İşleri Başkanlığı Samsun Aşıkutlu Eğitim Merkezi Müdürlüğü görevine son vermeli devlet. İlahiyatçıların özgür düşüncelerini serbestçe(?) tartışmaları yönünde irade buyurmadan önce İhsan Şenocak görevden alınmalı. Sadece halkın vergileriyle maaş alırken kadın karşıtı ve cinsel suçlara azmettirici söylemi nedeniyle değil yöneticilik ve eğitimcilik yaptığı bu kurumun aynı zamanda din görevlilerinin hizmet içi eğitim merkezi olması nedeniyle de görevden alınmalı. Ki hastalıklı din görüşü, hizmet içi eğitim yoluyla tüm imam ve din görevlilerine bulaşmasın.

2- İnsan Hakları ve Ayrımcılık Kurumu görevini yerine getirmeli: Ayrımcılık ve nefret suçuyla mücadele kanunu hazırlanarak ayrımcılık ve eşitlik kurumu oluşturulmalıyken yanlış yola sapıldı hatırlanacağı gibi. Mevcut İnsan Hakları Kurumu, görevlerine ilave edildi ayrımcılık suçu. Nefret söylemi ve eşitlik kavramlarına da yer verilmeden yapılan düzenlemeyle İnsan Hakları ve Ayrımcılık Kurumu’na dönüştürüldü. Bu haliyle bile yetersiz düzenlemeye rağmen canlılık kazandırılsa bu kağıt üzerindeki kurula, dini söylemlerle kadın karşıtlığını önlemek mümkün olur. İhsan Şenocak “Pantolon giyen kızların arkasına delikanlıların takılması” benzeri sözlerle cinsel suçları adeta meşrulaştıran, erkekleri taciz suçuna azmettiren vaazlarındaki hak ihlali ve ayrımcılık suçundan cezalandırılabilir. Nurettin Yıldız ve Cübbeli de öyle.

3- Anayasanın 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesinin ihlali, TCK 301’e göre halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek, Medeni Kanun’a muhalefet suçları kapsamında kadını ikincilleştirerek, erkek şiddetini normal ve hatta gerekli gören, gösteren söylemler cezalandırılabilir.

Hukuk kurallarını, yeni bir düzenlemeye bile gitmeden işler kılmakla, cumhuriyetin hukuk devleti niteliğini güçlendirmekle aşılabilir bu sorunlar. Kaldı ki zaten güncelleme denilen şey İslamın muamelat hükümleri için kullanılmakta. Muamelat hükümleri de zamana ve şartlara göre değişebildiğinden, değişime göre yeni yorumlara ihtiyaç duyulduğundan doğmuştur fıkıh. Fıkıh İslam hukuk sistemi ve hukuk da yorum ilmi. Dolayısıyla Din işleri Yüksek Kurulu’nun yapması gereken de önceki yazılarımda sıkça dile getirdiğim gibi günün hukuku içerisinde, mevcut hukuk sistemi dairesinde cevap üretmeli. Mutezile alimleri gibi, Maturidi gibi, Farabi gibi, İbni Sina gibi bilgiyi tevhid süzgecinden geçirerek, yeniden yorumlayarak güncel fetva üretmek olabilir Diyanetin ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun görevi. İlle de fetva gerekiyorsa…


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI